DOLAR
Alış: 45.87
Satış: 46.06
EURO
Alış: 53.37
Satış: 53.59
GBP
Alış: 61.63
Satış: 62.08
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
6.06.2026
Üvey annem babamın eşi olarak hayatımızda sadece üç yıl kaldı
- Üvey annem babamın eşi olarak hayatımızda sadece üç yıl kaldı… Ama babam öldüğünde evi satıp onun borçlarını ödedi, yeniden evlenmeyi reddetti ve gençliğini, güzelliğini, sağlığını kendi kanından olmayan dört çocuğu büyütmek için harcadı. Öz annem, en küçük kardeşim doğduktan kısa süre sonra hayatını kaybetmişti. En büyük ablam Elif on yaşındaydı. Ben sekiz yaşındaydım; zayıf, sık sık hastalanan, çabucak yorulan bir çocuktum. Sonra beş yaşındaki kardeşim Emre geliyordu. Sürekli annesini arayan, dalgın bakışlı bir çocuktu. En küçüğümüz Yusuf ise henüz hiçbir şeyin farkında değildi. İki yıl sonra babam yeniden evlendi. Yeni eşinin adı Aylin’di. İzmir’in saygın ailelerinden birinin kızıydı. Çok güzeldi ve daha yirmi yedi yaşındaydı. Biz ona “anne” diyorduk. Babam sabah erkenden işe gider, gece geç saatlerde dönerdi. Evin ve dört çocuğun bütün sorumluluğu Aylin annemin omuzlarındaydı. O ise hiç şikâyet etmeden çalışırdı. Karnımız doyuyordu, üstümüz başımız temizdi, evimiz düzenliydi ve soframızda her zaman sıcak yemek bulunurdu. Annemizle geçirdiğimiz üçüncü yılın sonunda babam ağır bir hastalığa yakalandı. Çok geçmeden onu kaybettik. Ölmeden önce artık konuşamıyordu. Sadece anneme bakıyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Annem çok gençti. Çok güzeldi. Ve bizim öz annemiz değildi. Babamın cenazesinin üzerinden daha on gün bile geçmemişti ki alacaklılar kapıya dayanmaya başladı. Borçlar birikmişti. Evi, eşyaları ve elimizde kalan son şeyleri almak istiyorlardı. Annemin ailesi onu yanlarına dönmeye ikna etmeye çalışıyordu. “Daha gençsin,” diyorlardı. “Hayatını bu şekilde harcama. Yeniden evlen.” Ama annem başka bir karar verdi. Evi sattı. Babamın bütün borçlarını ödedi. Sonra sessizce dört çocuğun elini tuttu ve bizimle birlikte yeni bir hayata başladı. Yıl 1982’ydi. Bursa’nın kenar mahallelerinden birinde yaşayan uzak akrabası Fatma teyzenin yanına taşındık. Fatma teyze dul ve fakir bir kadındı. Pazarda balık temizleyerek geçimini sağlıyordu. Küçücük teneke çatılı evi vardı ama yine de bizi kabul etti. Bir gün, pazarda tanıdığı birine birkaç tavuk vererek anneme devlet hastanesinde temizlik görevlisi yardımcılığı işi buldu. Annem her sabah saat üç buçukta kalkıyordu. Hastaneye gidiyor, erken uyanan hastalar için sıcak su hazırlıyordu. İnsanların çay yapmasına, yüzünü yıkamasına yardım ediyordu. Kazandığı birkaç kuruşla bize defter ve kalem alıyordu. Saat altıda eve dönüp kahvaltımızı hazırlıyor, bizi okula gönderiyordu. Yedide tekrar hastaneye gidiyordu. Koridorları siliyor, merdivenleri temizliyor, tuvaletleri yıkıyor, çarşaf değiştiriyor, çöpleri topluyordu. Akşam mesaisi bittikten sonra bile durmuyordu. Bazı hastaların çamaşırlarını yıkayarak ekstra para kazanıyordu. Eve döndüğünde saat sekizi buluyordu. Yağmurlu günlerde biraz erken geldiğinde bize kestane ya da sıcak simit getirirdi. Hepimiz eski bir yatağın üzerine toplanır, onun anlattığı hikâyeleri dinlerdik. En küçük kardeşim Yusuf soğuktan korkardı. Annemize sıkıca sarılırdı. “Anne, sen ne kadar sıcaksın…” derdi. Emre sırtını kaşımasını isterdi. Bazen annem bize eski Türk halk türküleri öğretirdi. Hep birlikte söylerdik. Seslerimiz güzel değildi ama mutluyduk. Her yıl öz annemizin ölüm yıldönümünde küçük bir masa hazırlar, birkaç karanfil koyar ve bizi etrafına toplardı. “Bu sizin öz anneniz,” derdi. “Sizi dünyaya getirdi. Elinden geldiğince sevdi. Şimdi burada değil ama yukarıdan sizi izliyor.” Babamın ölüm yıldönümünde de aynısını yapardı. Çocukken de şimdi de annemle babamın bizi gökyüzünden izlediğine inanırım. Bir sabah annemi eve taşıyarak getirdiler. Bir hasta yanlışlıkla ona çarpmış, kaynar su dolu kazan bacağına dökülmüştü. Yanık çok kötüydü. Yetersiz beslendiği ve sürekli çalıştığı için yara aylarca iyileşmedi. Geceleri acıdan uyuyamıyordu. Zayıfladı. Yürümekte zorlanıyordu. Ablam Elif ağlayarak onun yerine çalışmak istediğini söyledi. Annem kabul etmedi. Dişlerini sıkarak tekrar işe döndü. Yıllar sonra bile o yanığın izi ayak bileğinden ayağının üstüne kadar uzanıyordu. Ve annem bir daha asla eskisi gibi yürüyemedi. Bir süre sonra Fatma teyze yeni bir ev aldı. Eski evini bize çok uygun bir fiyata sattı. Aynı yıl Elif öğretmenlik fakültesini kazandı. Annemin ne kadar yorulduğunu görünce okulu bırakmak istedi. Ama annem buna izin vermedi. Hayatımda onu hiç o kadar kararlı görmemiştim. Babamın fotoğrafının önüne geçti. Bir mum yaktı. Ve sanki onunla konuşuyormuş gibi dedi ki: “Büyük kızın okulunu bırakmak istiyor. Bir gün öldüğümde senin yanına gelirsem sana nasıl hesap vereceğim?” Elif ağladı. Özür diledi. Ve eğitimine devam etti. İki yıl sonra ben de üniversiteyi kazandım. Annem beni otogara kadar uğurladı. Valizimi açtığımda gözyaşlarıma engel olamadım. Kıyafetlerimin yanına dikiş iğnesi, iplik, yara bandı, merhem, grip ilacı ve küçük notlar koymuştu. Sanki sevgisini küçük eşyaların içine saklayabilmişti. Yıllar geçti. Ben ve ablam mezun olduk. İş bulduk. Bu sırada Emre hukuk fakültesine girdi. Bir yıl sonra Yusuf tıp fakültesini kazandı. Annemin o yıllarda ne kadar yorulduğunu ölçebilecek bir şey var mı? Sırtı yavaş yavaş kamburlaştı. Saçları beyazladı. Elleri sertleşti. Yüzündeki çizgiler çoğaldı. Ama hiçbir zaman şikâyet etmedi. Yıllar sonra üç çocuğunu evlendirdi. Yusuf ise eğitimini tamamlayana kadar onunla yaşamaya devam etti. Bugün aynı hastanede cerrah olarak çalışıyor. Bir gün bana şöyle dedi: “Gece nöbetinde biri ‘sıcak su’ dediğinde içim sıkışıyor. Çünkü bir an için annemin sesini duyduğumu sanıyorum.” Boş günlerde çocuklarımızı ona götürürdük. Torunları etrafında civcivler gibi dolaşırdı. Biri saçındaki beyaz telleri çekiştirir, biri ellerini tutar, biri ayaklarını okşardı. Bir gün kızım Zeynep annemin ayağındaki izi gördü. “Babaanne,” dedi. “Ben elim biraz yanınca çok ağlamıştım. Senin canın çok acımış mıydı?” Annem gülümsedi. “Üzerinden o kadar zaman geçti ki artık hatırlamıyorum.” Yağmurlu bir akşam onu ziyarete gittim. Yanına uzandım. Çocuklarımdan, eşimden ve hayatımdan bahsettik. Dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Üşüdüğümü söyleyince üzerimi örttü. Ben de onu örttüm. Tıpkı çocukluğumdaki gibi. Ayakları buz gibiydi. Onları ısıtmak isterken ayağım o eski yara izine dokundu. Hayatımızın sessiz tanığı olan o uzun iz… Ve sebepsiz yere ağlamaya başladım. Kendi hayatımı düşündüm. Eşimi… Çocuklarımı… Sıcak yuvamı… Ve annemi… O sadece üç yıl eş olmuştu. Ama sonraki kırk yıl boyunca anne olmayı seçti. Belki onun da hayalleri vardı. Belki yeniden âşık olmak istemişti. Belki geceleri yalnız kalmaktan korkmuştu. Belki birinin omzuna yaslanmaya ihtiyacı olmuştu. Ama o bizi seçti. Dört çocuğu seçti.
- Gençliğini… Güzelliğini… Sağlığını… Ve bütün hayatını… Kendi kanından olmayan dört çocuk için harcadı. Anne… Ne kadar ağır bir seçim yaptın. Torunlarıma yıllarca masallar anlattın. Prenseslerden, kahramanlardan ve iyilik perilerinden bahsettin. Bir gün onlar büyüdüğünde ben de onlara gerçek bir perinin hikâyesini anlatacağım. Saçları bembeyaz olmuş… Elleri nasır tutmuş… Ayağında uzun bir yara izi taşıyan bir perinin hikâyesini… Bizim annemizin hikâyesini. Onun yazdığı masalda ne şatolar vardı ne de taçlar. O masal; Yorgunlukla, Acıyla, Gözyaşıyla, Alın teriyle, Uykusuz gecelerle ve koca bir ömürle yazıldı. Bölüm 2 Yıllar böyle geçti. Biz büyüdük. Çocuklarımız büyüdü. Ama annemiz sanki hep aynı kaldı. Aynı mütevazı evde yaşıyor, aynı küçük bahçedeki çiçeklerle ilgileniyor, her gelen misafire çay demliyor, torunlarının sevdiği kurabiyeleri yapıyordu. Ta ki o güne kadar… Bir sonbahar sabahıydı. Yusuf ameliyattan çıkmış, hastanedeki odasına geçmişti. Telefonu çaldı. Arayan komşuydu. Sesi titriyordu. —Yusuf Bey… Anneniz bayıldı. Ambulans geldi. Yusuf’un eli buz kesti. Hayatı boyunca yüzlerce hastanın hayatını kurtarmıştı. Ama o an, korkudan nefes alamıyordu. Çünkü bu kez söz konusu olan annesiydi. Hastaneye getirildiğinde bütün kardeşler koşarak geldik. Doktorların yüzleri ciddiydi. Yapılan tetkikler kötü sonuç vermişti. Yıllarca ağır çalışma, yetersiz beslenme ve ihmal edilmiş sağlık sorunları bedeninde sessizce birikmişti. Kalbi artık çok yorulmuştu. Doktor açık konuştu. —Zamanımız olabilir… ama ne kadar olduğunu kimse bilmiyor. O gece ilk kez hepimiz korktuk. Gerçekten korktuk. Çünkü çocukken her düştüğümüzde bizi kaldıran kadın ilk kez düşmüştü. Ve biz onu nasıl kaldıracağımızı bilmiyorduk. — Sonraki haftalarda sırayla yanında kaldık. Ama annem değişmedi. Bir gün bile kendinden söz etmedi. Sürekli bizi soruyordu. —Elif çok çalışmasın. —Emre’nin tansiyonu nasıl? —Zeynep sınavını geçti mi? —Yusuf yine nöbetten çıkınca yemek yemeden uyumasın. Sanki hasta olan o değilmiş gibi… Bir akşam odasında yalnızdım. Yağmur yağıyordu. Eskiden olduğu gibi. Annem pencereye bakıyordu. Bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça sordu: —Kızım… Bana kızdınız mı hiç? Kalbim sıkıştı. —Ne için anne? Gülümsedi. —Hayatınızı eksik bıraktığım için… Anlamadım. Elini tuttum. —Ne demek istiyorsun? Gözleri doldu. —Sizin öz anneniz değildim. Bazen düşündüm… Belki sizi yeterince mutlu edemedim. O an içimde yıllardır biriken her şey patladı. Ağlamaya başladım. Sonra koridora çıktım. Kardeşlerimi çağırdım. Dört kardeş yatağının etrafında toplandık. Yusuf dizlerinin üzerine çöktü. Hayatı boyunca güçlü duran kardeşim ilk kez çocuk gibi ağlıyordu. —Anne… Eğer sen olmasaydın ben bugün doktor olamazdım. Elif hıçkırarak konuştu. —Ben öğretmen olamazdım. Emre gözyaşlarını silemedi. —Ben avukat olamazdım. Ben de annemin ellerini öptüm. —Biz hiçbir şey olamazdık anne… Hiçbir şey… Odayı sessizlik kapladı. Sonra Yusuf cebinden eski bir dosya çıkardı. Kimseye söylemeden aylarca hazırlamıştı. Dosyanın içinde resmi belgeler vardı. Annem şaşkınlıkla baktı. —Bu ne? Yusuf gözyaşları içinde gülümsedi. —Bugünden itibaren sen sadece kalbimizin annesi değil, resmen de annemizsin. Meğer dört kardeş yıllar önce ortak karar almışız. Ama işlemleri tamamlamak uzun sürmüştü. Yetişkin yaşta evlat edinme işlemleri için başvurmuş, bütün yasal süreçleri tamamlamıştık. Artık resmi kayıtlarda da annemizdi. Soyadımızı taşıyordu. Biz de onun çocukları olarak kayıtlıydık. Annem belgeleri görünce titremeye başladı. Dudakları hareket etti ama konuşamadı. Sonra yüzünü elleriyle kapattı. Hayatım boyunca onu çok ağlarken görmüştüm. Ama o günkü gözyaşları farklıydı. Sanki kırk yıllık yük omuzlarından iniyordu. — Aradan altı ay geçti. Bir pazar sabahı bütün aile yine o küçük evde toplandık. Torunlar bahçede koşuyordu. Çay demlenmişti. Kurabiyeler masadaydı. Annem sallanan sandalyesinde oturuyordu. Yüzü huzurluydu. Bir ara hepimize baktı. Uzun uzun… Sanki her yüzü hafızasına kazımak ister gibi. Sonra fısıldadı: —Babanız sözünü tuttu… Hepimiz şaşırdık. —Hangi söz anne? Gülümsedi. —Ölmeden önce bana bakmıştı ya… O bakışın anlamını yıllarca düşündüm. Şimdi anlıyorum. Bana çocuklarını emanet etmiş. Ben de elimden geleni yaptım. Ve galiba… Galiba onu mahcup etmedim. Bunlar annemin bize söylediği son sözler oldu. O gün öğleden sonra, torunlarının kahkahaları arasında, sevdiği insanların ortasında, sessizce gözlerini kapattı. Korkmadan… Yalnız kalmadan… Bir ömrü adadığı ailesinin yanında… — Cenazesine yüzlerce insan geldi. Eski komşular. Hastanede birlikte çalıştıkları. Yıllar önce yardım ettiği insanlar. Bazıları elinde çiçeklerle ağlıyordu. Bazıları sadece dua etmek için gelmişti. O zaman fark ettik. Biz annemin hayatını biliyorduk. Ama iyiliklerinin ne kadar uzağa ulaştığını bilmiyorduk. — Bugün mezar taşında sadece şu cümle yazıyor: “Anne olmak için aynı kanı taşımak gerekmez. Aynı sevgiyi taşımak yeterlidir.” Her bayram çocuklarımı ve torunlarımı oraya götürüyorum. Sonra onlara aynı hikâyeyi anlatıyorum. Bir prensesin değil… Bir kahramanın değil… Kendi mutluluğunu dört yetim çocuğun geleceğine dönüştüren bir kadının hikâyesini… Çünkü bazı insanlar dünyaya iz bırakmak için gelmez. Bazıları dünyaya başka insanların hayatını değiştirmek için gelir. Ve benim annem… Bizim annemiz… Tam da öyle bir insandı. Onun bize bıraktığı miras bir ev değildi. Bir banka hesabı değildi. Bir servet değildi. Onun bize bıraktığı miras; İyilikti. Fedakârlıktı. Merhametti. Ve sevginin, kandan daha güçlü olabileceğinin kanıtıydı. İşte bu yüzden… Aradan ne kadar yıl geçerse geçsin, Biz hâlâ ona “anne” diyoruz. Ve her söylediğimizde, İçimiz biraz daha ısınıyor.
Benzer Galeriler
-
Doğum yapmak için hastaneye tek başına girdi
-
Milyoner bir adam, nişanlısını eve götürüyordu
-
Kocası metresiyle Bodrum’a kaçtı ve arkasında acımasız bir not bıraktı
-
Kayınvalidem, ailesinin borçlarını ödediğim halde üniversite mezunu olmadığım için benimle alay etti
-
Torunuma bakmam için Amerika’ya gelmemi isteyen kızım oldu
-
Üvey annem babamın eşi olarak hayatımızda sadece üç yıl kaldı


