DOLAR
Alış: 49.05
Satış: 49.25
EURO
Alış: 55.14
Satış: 55.36
GBP
Alış: 64.85
Satış: 65.34
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
6.10.2026
Evlendiğim gece karım bana adet olduğunu söyledi.
- “Çünkü o kadının sol elini sana asla göstermemesi gerekiyordu.” Nihat dayım bu sözleri söyledikten sonra avucundaki eski anahtarı bana uzattı. Tam nedenini soracaktım ki beni susturdu. Sonra çiftlik evinin arka tarafındaki, çocukluğumdan beri kilitli duran eski taş odayı işaret etti. — Cevabı gerçekten öğrenmek istiyorsan önce o kapıyı açman gerekiyor. Anahtarı elime bıraktığında parmaklarının titrediğini fark ettim. Ardından kulağıma eğilip öyle bir cümle söyledi ki o anda babamın odasında gördüğüm kadının Ceyda olmamasını dilemeye başladım. — O yüzük annenindi. Bir süre nefes alamadım. Dayımın yüzüne baktım. — Ne dedin? — Sol elde gördüğün yüzük… annenin yüzüğüydü. — Annem dört yıl önce öldü. — Biliyorum. — O zaman bana ne anlatmaya çalışıyorsun? Nihat dayım cevap vermedi. Sadece taş odaya bakmaya devam etti. Sinirle kolundan tuttum. — Dayı, yeter artık! Dün gece babamın odasında bir kadın gördüm. Karıma benziyordu. Parmağında düğün yüzüğüne benzeyen bir yüzük vardı. Şimdi bana annemin yüzüğü olduğunu söylüyorsun. Açık açık konuş. Dayım başını eğdi. — O oda açılınca anlayacaksın. Birlikte çiftlik evinin arkasına yürüdük. Taş oda çocukluğum boyunca yasaklı bir yer olmuştu. Babam bana oranın eski tarım aletleriyle dolu olduğunu söylerdi. Kapısına yaklaşmamı bile istemezdi. Anahtarı kilide soktum. İlk denemede dönmedi. İkinci kez bastırdığımda paslı mekanizma sert bir sesle açıldı. Kapıyı ittim. İçeri ağır bir rutubet kokusu yayıldı. Ama ortada ne saban vardı ne de eski motor parçaları. Duvar boyunca raflar uzanıyordu. Kutular. Dosyalar. Eski fotoğraf albümleri. Bir köşede anneme ait olduğunu hemen tanıdığım ahşap sandık duruyordu. Üzerinde adı yazılıydı. “Meral.” Dizlerimin bağı çözüldü. Sandığın kapağını kaldırdım. İçinde annemin şalları, eski mektupları ve fotoğrafları vardı. En üstte küçük kırmızı bir kutu duruyordu. Kutuyu açtım. Boştu. Ama içindeki kadife yüzeyde bir yüzüğün yıllarca durmuş olduğu belliydi. Nihat dayı arkamda konuştu. — Ablam ölmeden iki ay önce o yüzüğü bana verdi. “Bir gün Barış’ın bilmesi gerekirse ona göster,” dedi. Başımı çevirdim. — Neyin bilmesi gerekirse? Dayım raftan bir dosya aldı. Dosyanın içinden eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğraf yaklaşık otuz yıl öncesine aitti. Babam gençti. Yanında annem vardı. Ama yanlarında üçüncü bir kadın daha duruyordu. Fotoğrafı elime aldığım anda boğazım düğümlendi. Kadının yüzü Ceyda’ya inanılmaz derecede benziyordu. Aynı gözler. Aynı çene. Aynı saç yapısı. — Bu kim? — Adı Sevil. — Kim Sevil? Dayım uzun süre sustu. Sonra: — Ceyda’nın annesi. Elimdeki fotoğraf titredi. — Ceyda’nın annesini hiç görmedim. Küçükken öldüğünü söyledi. — Ölmedi. Başımı kaldırdım. — Ne? — Yaşıyor. O an taş odanın içi daralmış gibi hissettim. — Dün gece babamın odasındaki kadın…
- Nihat dayım başını salladı. — Büyük ihtimalle Sevil’di. Bir adım geriledim. Her şey bir anda yerli yerine oturuyor ama aynı anda daha da karmaşıklaşıyordu. Saçları. Boyu. Silueti. Ceyda’ya benzemesi. — Peki neden düğün gecemde babamın odasındaydı? Dayım gözlerini kaçırdı. — İşte bilmediğim kısım bu. Elimdeki fotoğrafın arkasını çevirdim. Tükenmez kalemle bir tarih yazılmıştı. Altında da annemin el yazısını tanıdığım bir cümle vardı: “Üçümüzün de hayatını değiştirecek gerçeği bir gün çocuklarımız öğrenecek.” Kalbim yeniden hızlandı. — Çocuklarımız mı? Nihat dayım cevap veremeden arkamızdan bir ses geldi. — O dosyayı yerine koy. Babamdı. Kapıda duruyordu. Yüzü hayatımda hiç görmediğim kadar sertti. Ama sertliğin altında korku vardı. — Baba, bu kadın kim? Fotoğrafı havaya kaldırdım. Babam gözlerini kapadı. — Bu konuşmayı bugün yapmak istemezdim. — Ben de düğün gecemde senin odanda karıma benzeyen bir kadın görmek istemezdim. Babamın bakışları bir anda değişti. — Ceyda’yı mı sandın? — Başka ne düşünebilirdim? Babam ağır ağır içeri girdi. — O kadın Sevil’di. — Neden odandaydı? — Bana veda etmeye gelmişti. Acı acı güldüm. — İnsanlar gece yarısı birbirlerine böyle mi veda ediyor? Babam yumruklarını sıktı. — Duyduğun her şeyi yanlış yorumladın. — O zaman doğrusunu anlat. Babam taş duvara yaslandı. Sanki otuz yıldır sırtında taşıdığı yük bir anda ağırlaşmıştı. — Sevil gençliğimde sevdiğim kadındı. Boğazım kurudu. Babam devam etti. — Annenle evlenmeden önce. Nihat dayı araya girdi. — Sadece “sevdiğim kadındı” diyerek anlatamazsın, Ahmet. Babam ona sertçe baktı. — Karışma. — Otuz yıldır karışmadık. Sonuç ortada. Babam yeniden bana döndü. — Sevil’le evlenmek istiyordum. Ama ailelerimiz arasında eski bir kavga vardı. Dedem buna izin vermedi. Beni annenle evlendirdiler. — Annemi sevmiyor muydun? Babamın gözleri doldu. İlk kez babamın gözlerinde yaş gördüm. — Sonradan çok sevdim. Bu cevap beni hazırlıksız yakalamıştı. — Sevil hamile olduğunu benden sakladı. Nefesim kesildi. — Ceyda… Babam hemen: — Hayır, dedi. Yüzümdeki dehşeti anlamıştı. — Hayır, oğlum. Sakın düşündüğün şeyi düşünme. Ceyda benim kızım değil. Duvara yaslandım. Bir an için bütün bedenim boşalmıştı. Babam devam etti. — Sevil’in o dönemde doğurduğu bebek birkaç günlükken öldü. Sonra Konya’dan ayrıldı. Yıllar sonra başka biriyle evlendi. Ceyda o evlilikten doğdu. — Peki annem bütün bunları biliyor muydu? — Evet. Şaşkınlıkla ona baktım. — Nasıl? Babam derin bir nefes aldı. — Sevil geri döndüğünde ilk gittiği kişi annen oldu. — Ne zaman? — Sen on yaşındayken. Zihnim geçmişi taradı. O yaşlarda evimize gelip giden kadınları hatırlamaya çalıştım. Hiçbir şey bulamadım. Babam raftan başka bir zarf aldı. — Annen onu benden uzak tutmadı. Tam tersine, konuşmamızı istedi. Çünkü geçmişte kalmış bir şeyin bütün hayatımızı zehirlemesini istemiyordu. — Dün gece neden geri geldi? Babam sustu. Nihat dayım cevap verdi. — Çünkü Ceyda annesinin kim olduğunu öğrendi. Donup kaldım. — Ne zaman? — Düğünden üç gün önce. Başımı çevirdim. — Ceyda biliyor muydu? — Sevil’in geçmişte babanla ilişkisi olduğunu bilmiyordu, dedi dayım. Sadece annesinin yaşadığını öğrendi. O sırada taş odanın kapısında bir gölge belirdi. Ceyda. Yüzü bembeyazdı. — Artık biliyorum, dedi. Hepimiz sustuk. Ceyda gözleri dolu dolu içeri girdi. — Sabah odada uyandığımda Barış yoktu. Sizi ararken konuşmalarınızı duydum. Bana baktı. — Dün gece aşağıya gerçekten su almaya indim. — Seni babamın odasına girerken görmedim yani? Başını salladı. — Hayır. — Peki adet meselesi? Yüzünde kırgın bir ifade oluştu. — Gerçekti, Barış. Utandım. Ama hâlâ aklıma takılan şeyler vardı. — Sevil neden senin sabahlığına benzeyen bir şey giyiyordu? Ceyda gözlerini babama çevirdi. Babam: — Çünkü o sabahlık Sevil’indi, dedi. — Ne? — Düğünden önce çiftlikte kaldığı kısa süre içinde Ceyda’nın odasına bazı eşyalar bıraktı. Ceyda farkında olmadan onun sabahlığını kendi eşyalarının arasına koymuş. Ceyda şaşkınlıkla: — Annemin burada kaldığını bile bilmiyordum. Babam başını öne eğdi. — Seni uzaktan görmek istedi. — Neden karşıma çıkmadı? Tam o anda dışarıdan bir araba sesi geldi. Babam yüzünü kapıya çevirdi. — Çünkü gitmesi gerekiyordu. Koşarak dışarı çıktım. Avlunun kapısına doğru ilerleyen koyu renkli eski bir otomobil gördüm. — Sevil! Araba durdu. Arka kapı açıldı. Fotoğraftaki kadının yaşlanmış hali dışarı çıktı. Ve o anda neden onu Ceyda sandığımı anladım. Ceyda’nın yüzü neredeyse annesinin gençliğinin kopyasıydı. Kadın birkaç metre ötede durdu. Ceyda arkamdan geldiğinde Sevil’in yüzü dağıldı. — Kızım… Ceyda cevap vermedi. — Beni neden bıraktın? Sevil’in dudakları titredi. — Seni bırakmadım. Seni korumaya çalıştım. — Neden öldüğünü söylediler? — Çünkü hayatım boyunca yanlış kararlar verdim. Sana verebildiğim tek doğru şey, benden daha iyi bir aileydi. Ceyda ağlamaya başladı. Sevil ona yaklaşmadı. Sadece uzaktan baktı. — Benden nefret etmek hakkın. Ama düğününü görmeden gitmeye dayanamadım. Sonra bana döndü. — Dün gece babanın odasına senden özür dilemek için gittim. — Benden mi? — Geçmişimizin evliliğinizin ilk gecesini zehirleyeceğini biliyorduk. Ahmet bana gelmememi söylemişti. Ben yine de geldim. Babam avluya çıktı. Sevil sol elini kaldırdı. Parmağındaki yüzüğü çıkardı. Annemin yüzüğüydü. Onu bana uzattı. — Bunu annen verdi. Şaşkınlıkla yüzüğe baktım. — Neden? — Ölmeden önce beni yanına çağırdı. “Bir gün geçmiş ortaya çıkarsa Barış’ın babasına nefretle bakmasını istemiyorum,” dedi. “İnsanlar gençken hata yapar. Önemli olan o hatanın ardından kim olduklarıdır.” Gözlerim doldu. Babam başını çevirdi. Sevil yüzüğü avucuma bıraktı. — Annen benden çok daha güçlü bir kadındı. Ceyda yavaşça annesine yaklaştı. Sarılmadı. Affettiğini söylemedi. Sadece: — Gitme, dedi. En azından bu kez konuşmadan gitme. Sevil’in yüzünde bir anda yılların ağırlığı çözüldü. O sabah çiftlikte kimse kahvaltı yapmadı. Saatlerce konuştuk. Bazı gerçekler acıttı. Bazıları utandırdı. Bazıları ise yıllardır yanlış bildiğimiz insanları yeniden tanımamıza neden oldu. En önemlisi, babamın odasında gördüğüm şeyin bir ihanet olmadığını öğrendim. Bir vedaydı. Geç kalmış bir vedalaşma. Aylar sonra Ceyda ile yeniden aynı çiftlik evine gittik. Bu kez düğün yoktu. Misafir yoktu. Sadece biz vardık. Annemin yüzüğünü taş odadaki kırmızı kutusuna geri koydum. Babam yanıma geldi. — Bana kızgın mısın? diye sordu. Uzun süre düşündüm. — Yalan söylediğin için evet. Başını eğdi. — Ama geçmişin olduğu için değil. Babam bana baktı. Belki hayatımızda ilk kez birbirimizi gerçekten anladık. O gece Ceyda’yla çiftliğin bahçesinde uzun süre oturduk. Elimi tuttu. — Düğün gecemizi korkunç bir anı olarak hatırlayacağımızı düşünüyordum, dedi. — Ben de. — Şimdi ne düşünüyorsun? Başımı omzuna yasladım. — Bazen bir evlilik ilk gece başlamıyor. Bana baktı. — Ne zaman başlıyor? Elini biraz daha sıkı tuttum. — İki insan birbirine gerçeği söylemeye karar verdiğinde. O gece öğrendiğim en önemli şey buydu. Bir aileyi ayakta tutan şey kusursuz bir geçmiş değildir. Gerçeğin ne kadar ağır olursa olsun, sonunda masaya konabilmesidir. Çünkü saklanan sırlar nesiller boyunca insanları birbirinden uzaklaştırabilir. Ama söylenen gerçek… Bazen yıllardır kilitli duran bir kapıyı açar. Ve insan ancak o kapıyı açtıktan sonra gerçekten evine dönebilir.


