- O zamanlar henüz on yaşındaydım. Babaannem Melahat, omurga eğriliğim için takılan plastik korsemin üzerindeki küçük çelik asma kilidi göstererek beni Konya’nın küçük bir bozkır kliniğine soktu. Resepsiyondaki görevlinin gözlerinin içine bakarak, “İtaatsiz çocuklar tam da konuldukları yerde kalırlar,” dedi ve kilidin tek anahtarını teslim etmeyi reddetti. Uzman Doktor Kenan Bey demir kesiciyle kilidi kesip saklanan ağır demir zincir mozaik zemine şıngırtıyla düştüğünde, başımı kaldırıp doktorun yüzüne baktım: “Artık rahatça nefes alabilir miyim?” Küçük muayene odası keskin bir çamaşır suyu ve yanık filtre kahve kokuyordu. Babaannem, doktora gitmeden önce şikayet eden çocuklara yemek vermenin onları yolda hasta edeceğini söylediği için sabah kahvaltısından tek bir lokma bile yememiştim. Sert plastik korse haftalardır tenimi tahriş ettiği için kaburgalarım zonkluyordu. Hareket etmek baskıyı artırdığı için muayene masasında tamamen hareketsiz duruyordum. Dr. Kenan, kesilen zincirin parçalarını eldivenli eliyle kaldırıp doğrudan gözlerime baktı. “Bu korseyi kendin mi çıkarıyorsun?” diye sordu nazikçe. Başımı yavaşça iki yana salladım. Babaannem kucağındaki kışlık palomu düzeltirken söze girdi: “Arkamı döndüğüm an çıkarmaya çalışıyor doktor bey. Sert olmak zorundayım, iyiliğini anlamıyor.” Tam o sırada sol kolumun altındaki koyu morluğu işaret ettim. Zincir, ince atletimi delip doğrudan tenime baskı yapmıştı. Dr. Kenan morluğu görünce elindeki aleti düşürürcesine duraksadı. Babaannem aylardır komşulara bu kilidin bir “emniyet kemeri” olduğunu, benim yalnız kaldığımda kaçıp kaybolduğumu söylüyordu. Oysa bu durum sadece bir kez, babam kereste fabrikasındaki ağır mesaisinden yorgun döndüğünde onu üzmemek için ses çıkarmadığım akşam yaşanmıştı.
- Dr. Kenan, babaanneme bu ağır kilidi bedenime ne kadar süredir taktığını sordu. Babaannem olayı basitleştirmeye çalışınca doktor ayağa kalktı ve resepsiyona babam Kemal’i derhal aramasını söyledi. Babaannem paniklese de doktor kararından dönmedi. Babam atölyeden aceleyle geldiğinde gömleğinin manşetlerinde hâlâ taze çam talaşları vardı. Masadaki kesilmiş demir zinciri ve parçalanmış korseyi görünce rengi attı. “Bu da ne?” diye sordu sesi titreyerek. Babaannem hemen araya girip sesi yumuşattı: “Onu kaybolmaktan ve kendine zarar vermekten koruyan tek şey evladım.” Dr. Kenan araya girdi: “Biz asla tıbbi korselere kilit takmayız! Bu çocuğun sağlığına ve bedenine yapılmış açık bir ihlaldir.” Babam şok içinde babaanneme döndü; çünkü babaannem ona bu kilidin klinikteki doktorlar tarafından zorunlu kılındığını söylemişti! Babam hayatında ilk kez annesinin yüzündeki sahte maskeyi gördü. Masadaki tıbbi muvafakatnameyi aldı, babaannemin adının üzerini siyah bir kalemle koyuca karaladı, imzasını attı ve elimden tutup beni klinikten çıkardı.Klinikten çıkıp eve vardığımızda büyük bir hesaplaşma yaşandı. Babam, babaannemden evin anahtarlarını ve o küçük pirinç kilit anahtarını teslim etmesini istedi. Babaannem Melahat Hanım, “Kereste fabrikasındaki sabah beş mesaine yetişmek için bana yalvararak geri döneceksin! Bakalım tek başına bu çocukla nasıl baş edeceksin!” diye bağırıp anahtarları masaya fırlatarak evi terk etti. O öğleden sonra babam beni okul sağlık ocağına götürdü. Hemşire hanımın yanına gidip her şeyi resmi kayıt defterine yazdırdım. Daha önce babaannemin baskısıyla “Korse canımı acıtmıyor” dediğim yalanı itiraf ettim. Gerçekler artık resmi raporlardaydı. Sonraki birkaç gün bizim için oldukça zorlu ama huzurlu geçti. Babam sabah 04:58’de beni uyandırıyor, kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. Yakılan ekmekler, dökülen sütler… Ama evimizde ilk defa kilitlerin ve korkunun olmadığı bir özgürlük vardı. Artık kaburgalarımı sıkan bir demir zincir yoktu. Ancak Cuma günü kereste fabrikasının yönetimi babama sert bir ihtar verdi: Ya Pazartesi sabah 05:30 vardiyasına geri dönecekti ya da kalıcı işini kaybedecekti. Babam çaresizlik içinde akşam saatlerinde babaannemi arayıp sadece Pazartesi sabahı için gelmesini rica etmek zorunda kaldı. Bunu duyduğumda kanım dondu. Odama kapanıp çantamı toplamaya başladım. Saat sekizi geçerken babam odamın kapısını çaldı, eşiğe oturdu ve gözlerimin içine baktı: “Onu tekrar aradım kızım. Pazartesi günü gelmemesini söyledim.” “Peki işini ve parayı ne yapacaksın baba?” diye sordum. “Bir yolunu bulacağım,” dedi elimi sımsıkı tutarak. “Hiçbir iş senin güvenliğinden ve mutluluğundan daha önemli değil.” Babam ertesi gün fabrika müdürüyle defalarca konuşarak vardiyasını değiştirdi, fazla mesai bonusunu kaybetti ve aylık gelirimiz ciddi şekilde düştü. Haftalarca ucuz konservelerle beslendik, faturalar masada birikti ama babam bir kez olsun babaanneme boyun eğmedi. Karşılığında ise komşumuz Fatma Teyze sabahları bana göz kulak olmaya başladı. O demir zincir kırılmıştı. Yoksulluk çektik ama birbirimize sarılarak, kendi kurduğumuz dürüst ve korkusuz yeni hayatımızda özgürce nefes almayı öğrendik.

