- Köyün sırtını yasladığı ulu çam ormanının eteğinde, taş duvarları sarmaşıklarla örtülü, tek başına duran bir evde geçerdi günlerim. Kırk beş yaşındaydım. Yıllar önce genç yaşta yitirdiğim kocamın ardından bu vadide yapayalnız kalmıştım. Köyün kadınları bana hem acır hem de gizli bir çekingenlikle yaklaşırdı; çünkü yıllar bedenimden ve yüzümden bir şey eksiltmemiş, aksine bakışlarıma derin, yakıcı bir olgunluk, tenime esrarlı bir kadınlık katmıştı. Sessizliğim bir kalkan, yalnızlığım ise tek sığınağımdı. Ta ki Yusuf kapımı çalana dek. Yusuf, köyün göz bebeğiydi; yirmi beşinde, dağ rüzgârları gibi pervasız, kavruk tenli, derin ela gözlerinde dizginlenemez bir ateş taşıyan o delikanlı… Genç kızların rüyalarını süsleyen, köy kahvesinde adımları yankılanan o fırtına yürekli genç, ne köyün taze gelin adaylarına dönüp bakmış ne de ona sunulan hiçbir kısmete boyun eğmişti. Onun gözü, vadinin yalnız kadınının, yani benim üzerimdeydi. Her şey baharın toprağı uyandırdığı, hanımellerinin bayıltıcı kokular saçtığı o akşam başladı. Bahçedeki kurumuş odunları kırmaya çalışırken gölgelerin arasından belirdi.
- Kollarının gücü, alnından süzülen o tek damla ter ve üzerime diktiği alev alev bakışları nefesimi kesti. Baltayı elimden alırken parmakları bileğime değdi; tenimin derinliklerinde yıllardır kilitli kalan o uyuyan arzu, çılgın bir kıvılcımla tutuştu. Yusuf hiçbir şey söylemedi o gün; sadece baktı, odunları yardı ve giderken fısıldadı: “Yalnızlığına son vereceğim Elif Abla… Seni bu evden telli duvaklı çıkaracağım.” O günden sonra her günüm bir bekleyişe, her gecem yakıcı bir hesaplaşmaya dönüştü. Yusuf dur durak bilmiyordu. Kapımın önüne bıraktığı dağ çilekleri, pencereme vuran çakıl taşları, ahşap verandada baş başa kaldığımız o kısa ama elektrik yüklü anlar… Varlığı havayı ağırlaştırıyor, göğsümün hızlı hızlı inip kalkmasına sebep oluyordu. Karşı koymak, “Bizden olmaz, aramızdaki yıllar var, töre var, laf var” demek istiyordum ama gözlerindeki o saf, vahşi arzu tüm savunmamı yerle bir ediyordu. Yaklaştığında teninden yayılan taze odun ve kekik kokusu aklımı başımdan alıyor, içimdeki kadını köklerinden sarsıyordu. Bir gece ansızın bastıran deli bir fırtına sırasında kapım gümledi. Kapıyı açtığımda sırılsıklam, nefes nefese karşımdaydı. İçeri adım attı; aramızdaki mesafe milimetrelere indiğinde kalplerimizin gümbürtüsü gök gürültüsünü bastırıyordu. Islak saçları alnına yapışmış, gözleri kor gibi parlıyordu. “Evlen benimle,” dedi, sesi çatallı ve yakıcıydı. “Kim ne derse desin, isterse bütün köy karşı dursun. Seni istiyorum Elif. Bu evi, bu yalnızlığı yakalım, benim karım ol.” Elleri belime uzandığında, tenimdeki ateş bütün mantığımı yutacak gibi oldu. Yılların açlığı, dokunulmamış bir bedenin isyanı ve Yusuf’un karşı konulamaz gençliği beni uçuruma çekiyordu. Ancak geri çekildim. Titreyen dudaklarımla şöminenin ışığına doğru yürüdüm. “Yusuf,” dedim, sesim karanlıkta yankılandı. “Sen sadece bir kadının güzelliğini, bu evin sessizliğini ve tutkunun vadettiği ateşi görüyorsun. Ama bilmediğin bir şey var… Bilmediğin ve bildiğin zaman bu kapıdan arkana bakmadan kaçacağın bir sırrım var.” Gözlerindeki arzu, yerini derin bir merak ve meydan okumaya bıraktı. “Hiçbir sır beni senden vazgeçiremez,” dedi inatla, bir adım daha yaklaşarak. Şöminenin çıtırtısı odayı doldururken ona doğru döndüm. Artık kaçış yoktu; gerçekler, tutkunun sisini dağıtmak zorundaydı. “Yusuf, kocam on beş yıl önce bu köyden bir gecede çekip gitmedi,” diye başladım söze. Sesimdeki soğukluk odadaki sıcaklığı bir anda dondurdu. “O adam, bu topraklara dışarıdan gelmiş zengin bir tüccardı. Ama bir canavardı. Beni döver, bu duvarların arkasında ruhumu parça parça ederdi. Ve bir gece… Ben onun zulmüne boyun eğmeyi bıraktım. Bana elini kaldırdığı son gece, kendimi korumak için aldığım o demir maşa onun kalbine indi.” Yusuf donup kalmıştı, gözleri büyüdü. “Köy onun beni terk edip kaçtığını sandı. Ama o, bu evin arka bahçesindeki o yaşlı incir ağacının altında yatıyor,” dedim gözlerimi gözlerinden ayırmadan. “Ben bir kaçağın dertli dulu değilim Yusuf; ben kendi cehennemini elleriyle söndürmüş, kendi özgürlüğünün bedelini kanla ve vicdan azabıyla ödemiş bir kadınım. On beş yıldır bu bahçeyi terk etmeyişim, o sırrın bekçisi olduğum içindir. Benim ömrüm bir başkasına bağlanamaz, benim hayatım bir evlilik çatısı altına sığamaz. Ben ruhumu bu toprağa gömdüm.” Oda derin, boğucu bir sessizliğe büründü. Yusuf’un yüzündeki o genç, cüretkâr arzu yavaşça yerini acı bir idrake ve saygı dolu bir ürpertiye bıraktı. Benim bir kadından, bir bedenden öte; geçmişin zincirleriyle kuşatılmış, trajedisiyle olgunlaşmış ve kendi başına devleşmiş bir ruh olduğumu anlamıştı. Arzuladığı şey sadece bir kadın değildi; sırtlanamayacağı kadar ağır bir kaderdi. Gözlerindeki fırtına dindi. Yavaşça bana doğru yaklaştı, bu kez tutkuyla değil, derin bir hürmetle ellerimi tuttu. Parmaklarımı avuçlarının içine aldı, hafifçe öptü. “Senin gücün karşısında yenildim Elif,” dedi usulca. “Ben seni sadece sevebileceğimi sanmıştım. Ama senin sevgiye değil, bu koca yalnızlığında taşıdığın onurlu huzura ihtiyacın var.” Kapıyı sessizce açtı ve karanlığın içine doğru adım attı. Arkasından esen serin rüzgâr, hanımellerinin kokusunu alıp götürdü. Pencerenin önünde durup gidişini izledim. Anladım ki gerçek arzu, bir insanı ateşe atmak değil; o ateşin yaktığı ruhu görüp ona dokunmadan geri çekilebilme olgunluğunu gösterebilmekti. Ve ben, kendi yalnızlığımın tahtında, geçmişimle ve özgürlüğümle yeniden baş başa kaldım.

