DOLAR
Alış: 45.79
Satış: 45.97
EURO
Alış: 53.36
Satış: 53.58
GBP
Alış: 61.55
Satış: 62.01
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
1.06.2026
Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı
- Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı. On yedi yaşındaki torunum Elif yüzümü iki avucunun arasına aldı, parmakları titriyordu, “Babaanne, 18’ime basar basmaz seni buradan alacağım, üzerime yemin ederim” dedi. Bir yıl boyunca çamaşır suyu, terk edilmişlik ve tutulmamış sözler kokladım… ta ki o gün gelene kadar, ve gecenin köründe biri o demir kapıyı şangırdatana kadar. Adım Sevim. Altmış yedi yaşındayım. Üsküdar’da, Çamlıca’nın eteklerinde bir huzurevinin resepsiyonunda, ayakta dikiliyordum. Kızım Nurcan masaya doğru eğilmiş, kâğıtlara imza atıyordu. Bir paket teslim ediyormuş gibi. Beni teslim ediyordu. Onu tek başıma büyüten ben. Babası bizi bırakıp gittiğinde, gece yarısı çamaşır leğeninin başında ağlamayı bırakıp tekrar yıkamaya başlayan ben. Üç yaşındayken ateşi 40’a vurduğunda, göğsümde yatağa yatmadan üç gece sabaha kadar oturan ben. Şimdi resepsiyondaki o sarı klasörün içinde bir isimden ibarettim. Elif arkamdaydı. On yedi yaşında, kemiklerine kadar titriyordu. Yüzümü iki avucunun arasına aldı. “Babaanne, bana bak.” Baktım. Gözlerinde öfke vardı, yaşlar vardı, ama en çok da bir şey vardı. Bir söz. “18’ime basar basmaz, yeminle, seni buradan alacağım.” Saçını okşadım. Yumuşacık saçları, hâlâ dört yaşındaki gibi. “Git artık kızım. Annen sana kızmasın, benimle yeterince uğraştı zaten.” Başını iki yana salladı. “Bu doğru değil babaanne. Bu doğru değil.” Hayır. Doğru değildi. Ama belli bir yaştan sonra insan öğreniyor: doğru olan, çoğu zaman kazanmıyor. Hele ki seni doğuran kişi senin artık bir yük olduğuna karar verdiyse. Nurcan’a göre beni buraya getirmek “ikimiz için de en iyisi”ymiş. Nefes alacak alana ihtiyacı varmış. Artık benimle ilgilenemiyormuş. Komik. Onun da üç yaşında ateşten zar zor nefes aldığı o gece, ben de ilgilenebilecek durumda değildim aslında. Ama yine de kaldım. Hatta o kucağımda kalmasın diye, sandalyeye bağlı gibi tuttum kendimi sabaha kadar. Elif beni sıkı sıkı sarıldı. O kadar sıkı sıkı ki, hâlâ kemiklerimde o son kucaklamanın izini hissediyorum. “18’ime basar basmaz, geliyorum babaanne,” diye fısıldadı kulağıma. Bir yıl. Sadece bir yıl dayanmam gerekiyordu. İlk gece bunu kendime tekrar ettim, yabancı bir yatakta, nem ve teslimiyet kokan bir battaniyenin altında. Sabah ilaç arabalarının gıcırtısıyla uyandığımda bunu tekrar ettim. Her kapı sesine başımı çevirip de beni aramaya gelen olmadığını gördüğümde bunu tekrar ettim. İçerideki günler uzundu. Ağır. Hepsi birbirinin aynısı. Dezenfektan kokusu insanın ruhuna işliyor, ama kimsenin hüznünü temizleyemiyor. Yemekler tatsız. Sohbetler bozuk saatler gibi dönüyor durmadan: kim olduk, nasıl bir evimiz vardı, kaç çocuğumuz bize döneceğine söz vermişti. Pazar günleri kendine bakım yapan bir kadın vardı. Yavaş yavaş ruj sürerdi. Saçını tarardı. Lavanta kolonyasını bileklerine sıkardı. “Belki bugün gelirler,” derdi. Hiç gelmediler. Benim ziyaretçim yoktu. Benim bir sözüm vardı. Ve denize düşmüş gibi ona tutundum. “Bir masala tutunuyorsun Sevim’ciğim,” dedi Hatice Teyze. Buranın en eski sakini. Terk edilmişlik konusunda doktora yapmış sayılırdı. “Gençler bir gittiler mi, dönmezler.” “Benimki döner,” dedim. Çünkü o sözü bırakırsam, içimde hiçbir şey kalmıyordu. Ve kızımın benden alacağı son şey, beni hayatta tutan o tek söz olmayacaktı. Aylar geçti. Bir. Üç. Altı. On iki. Her gece duvardaki takvimi çiziyordum. Her sabah kendime, “Daha az kaldı,” diyordum. Sonunda o gün geldi. Torunumun on sekizinci yaş günü. 12 Eylül. Sabah güneş öyle güzel açtı ki, sanki bana inat doğmuş gibiydi. Kahvaltıdan önce kalktım. En güzel bluzumu giydim. Açık mavi olanı. Elif dört yaşındayken “Babaanne sen gökyüzü gibisin,” dediği o blüzü. Saçımı düzelttim, becerebildiğim kadar. Girişin yanındaki tahta banka oturdum. Kahvaltıyı kaçırdım. Umurumda değildi. Hemşireler benden bir sandalye uzakta birbirleriyle bakışıyorlardı. O üzgün gülümsemeyle. Kabul etmek istemediğin bir şeyi onların önceden bildiği o gülümseme. “Belki öğleden sonra gelir Sevim Hanım…” “Belki.” “Gelmeyecek” demenin kibar şekli. Ama yerimden kıpırdamadım. Yemek odasına gitmedim. Odama çıkmadım. Gözümü bir an bile kapatmadım. Çünkü kalkarsam, kızımın benden herkesi aldığını kabul etmiş olacaktım. O sandalyeyi terk edersem, geri döneceğine söz veren tek kişiye ihanet etmiş olacaktım. Saatler geçti. Öğle ezanı okundu. İkindi geldi. Güneş alçaldı. Giriş yavaş yavaş boşaldı. Ziyaretçiler tek tek gitti. Önce bir oğul, anneye sarılıp arabasına bindi. Sonra bir kız, babasının yanağını öptü, “Haftaya gelirim baba,” dedi. Babası gülümsedi. Ben içimden geçirdim: bu kız da gelmeyecek. Hatice Teyze yanıma oturdu bir ara. Hiçbir şey demedi. Sadece elimi tuttu. Onun eli benimkinden daha soğuktu. “Sevim’ciğim, hadi içeri girelim,” dedi en sonunda. “Akşam yemeği başlıyor.” Başımı iki yana salladım. “O söz verdi.” “Verdi tabii canım. Verdi.” Ses tonu beni kızımın imzasından daha çok yaraladı. Akşam ezanı okundu. Cami minaresinden gelen o ses, her zaman içime huzur verirdi. O gün vermedi. O gün her hece kalbime bir çivi gibi indi. Hava karardı. Sokak lambaları yandı. Ben hâlâ o bankta oturuyordum. Yarısı uyuşmuş bacaklarımla. Bluzumun mavisi solmuştu sanki. Hatice Teyze ısrarla kolumdan çekiyordu artık. “Sevim, kendine kıyma. Olmadıysa olmadı. Beni dinle.” “Söz verdi,” dedim. Sesim çatlamıştı. Aynı cümleyi sabahtan beri kaç kere söylediğimi bilmiyorum. Saat dokuz oldu. Saat on. Hemşire müdürü geldi. “Sevim Hanım, kuralları biliyorsunuz. Ziyaret saati bitti. Lütfen odanıza geçin.” Kafamı kaldırdım. Ona baktım. Ve hayatımda belki ilk kez bu kadar net söylediğim bir kelime ağzımdan çıktı. “Hayır.” İçerideki bütün kemiklerim “evet” diyordu. Bütün yorgunluğum, bütün utancım, aklı başında olan her yanım. Ama o yaşlı, çatlamış sesim “hayır” dedi. Çünkü kalkarsam, bitiyordu. Çünkü o bankı terk edersem, bir yıllık bekleyişin de, sözün de, torunumu doğru yetiştirdiğime dair son inancın da bittiğini kabul etmiş olacaktım. Müdür hanım iç çekti. Bana bir şey demedi. Belki içinde bir şey, bana acımayı seçti. Saat on bir oldu. Huzurevi tamamen sessizleşti. Sadece kendi nefesimi duyuyordum. Bir de uzaktan, ana caddeden gelen araba sesi. Her motor sesinde başımı kaldırıyordum. Her motor sesinde tekrar indiriyordum. Saat on bir buçuk. Artık ağlamıyordum bile. Gözyaşlarım da bitmişti. İçimde sadece bir tür donukluk vardı. Hatice Teyze’nin haklı olduğunu kabul etmenin acısı. Kendi torunumun bile beni unuttuğunu kabul etmenin acısı. Saat on iki olmak üzereydi. Çıt yoktu. Eğildim. Yüzümü ellerimle kapadım. İlk defa, gerçekten ilk defa, kalkmaya hazırlandım. Banktan kalkıp odama çıkacaktım. O karanlık koridorda yürüyecektim. O nem kokulu yatağa uzanacaktım. Ve sabah uyandığımda, Sevim’in bir parçası daha ölmüş olacaktı. Tam o anda… Bahçe kapısının demir mandalı şangırdadı. Başımı kaldırdım. Belki kuruntu ediyordum. Belki rüzgardı. Belki yaşlı kulaklarımın oyunuydu. Ama hayır. Mandal bir kere daha şangırdadı. Sonra bahçe kapısı yavaşça açıldı. Karanlığın içinden bir siluet çıktı. İnce. Uzun. Telaşlı. Koşarak geliyordu. Spor ayakkabıları çakıl taşlarına vurarak ses çıkarıyordu. “Babaanne!” O sesi tanımam için bin yıl geçmesi gerekirdi. O sesi tanımam için hiçbir şey gerekmiyordu. “Babaanne, buradayım!” Kalktım. Bacaklarım uyuşmuştu, sendeledim, banka tutundum. Elif koşarak geldi. Saçları darmadağındı. Yüzünde toz vardı. Gözleri kıpkırmızıydı, sanki saatlerdir ağlıyordu.
- Üzerinde bir okul forması değildi. Eski bir kot pantolon, üzerinde bir polo tişört. Boynunda restoran çalışanlarının taktığı türden ince bir bağ vardı hâlâ. Bana çarpar gibi sarıldı. O kadar sert ki neredeyse ikimiz de bankın üstüne yığıldık. “Geç kaldım, geç kaldım, geç kaldım…” Soluksuzdu. “Babaanne, otobüs bozuldu. Sonra başka bir otobüs. Sonra koştum. Üsküdar iskelesinden buraya kadar koştum.” Saçlarını okşadım. Aynı yumuşacık saçlar. Aynı dört yaşındaki torunum. “Geldin ya.” İki kelime. Sesim çıkmadı bile. “Geldin ya.” Elif başını omzuma gömdü. Omuzları sarsılıyordu. “Sana yemin ettim ya babaanne. Yemin ettim ya.” O ağlarken, ben ağlamıyordum. Ben gülüyordum aslında. Yorgun, çatlak, eksik dişli bir gülümseme. Ama ilk kez bir yılda, içim ısınıyordu. İlk kez bir yılda, Hatice Teyze yanılıyordu. Sonra Elif sırtındaki çantadan bir dosya çıkardı. Mavi bir dosya. İçinde belgeler vardı. “Babaanne, bir bakar mısın buraya?” İlk şokum o anda geldi. Çünkü dosyanın üstünde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin mührü vardı. Bir vekâletname. Bir mahkeme kararı. Bir noter belgesi. “Bu nedir kızım?” Elif yüzüme baktı. O artık on yedi yaşındaki kız değildi. O artık on sekiz yaşına basmış, gözlerinde bir yıllık savaşın yorgunluğu olan bir kadındı. “Babaanne, beni iyi dinle.” Sustum. “Annem seni buraya bıraktığı gün, ben okuldan eve gittim. Senin odanı boşaltmıştı.” Nefesim takıldı. Odam. Otuz yıldır benim olan o oda. Eşim ölmeden önce birlikte boyadığımız o duvarlar. “Sonra eski bir kutu buldum dolabın derinliğinde. Üstünde ‘Babaannemin kâğıtları’ yazıyordu.” Eski kâğıtlarımı saklamıştım hep, evet. “O kutuda tapuyu buldum babaanne.” “Tapu?” “Evin tapusu. Senin üstüne. Babamın annesinin değil. Senin. Dedem ölmeden önce sana devretmiş.” Bir an dünya sessizleşti. “Annem bana ‘ev artık benim, babaannen yaşlı, hukuken hiçbir şey ifade etmez’ demişti.” Elif’in dişleri sıkıldı. “Yalan söylemiş. Sen hâlâ o evin sahibisin babaanne.” Başım döndü. Bankın kenarına oturdum. “Ama bekle, bu kadar değil.” Elif yanıma oturdu. “Bir yıldır araştırıyorum. Annem seni buraya getirdikten iki hafta sonra, senin emekli maaşını da kendi hesabına aktarttırmış. Sahte bir vekâletname ile.” “Sahte mi?” “Babaanne, sen hiçbir kâğıda imza atmadın değil mi?” Düşündüm. Hiçbir şeye imza atmamıştım. Nurcan bana “Anne sağlık sigortası için bazı kâğıtlar lazım,” demişti birkaç kez. Ben de “Sen ne yaparsan yap kızım, ben anlamam bu işlerden,” demiştim. Yüzüm kül oldu. “Babaanne, ben hukuk fakültesine girmek istiyordum. Staj için bir avukatla tanıştım. Ona bunları gösterdim. Avukat bey ‘Bu açık dolandırıcılık’ dedi.” Ellerim titriyordu. “Elif… sen ne yaptın?” “Şikâyette bulunduk. Bir ay önce dava açıldı. Annem henüz haberdar değil. Bana ‘Bir şeyler ters gidiyor’ diye telefon etti geçen gün, ama bağlantıyı kuramadı.” Boğazımda bir düğüm oluştu. Öz kızım. Beni doğuran kız değil, benim doğurduğum kız. Otuz yedi yaşında. Bana sahte imza atmış. Beni huzurevine bırakmış. Evimi kendi üstüne almış. Para benim, ev benim, ama o, sanki ben çoktan ölmüşüm gibi davranmış. Belki de ölmemi bekliyordu. Sessizlik bana o gece çok şey söyledi. “Babaanne…” dedi Elif. Sesi titriyordu. “Sana bir şey daha söylemem lazım.” Bakışlarım onunkilere kilitlendi. “Ben okulu bıraktım.” “Ne?” “Geçen yıl, sen buraya geldikten bir ay sonra. Bir restoranda işe başladım. Sabah okul, akşam iş diyemedim çünkü hem dava masrafları vardı, hem de… sana bir yer hazırlamam gerekiyordu.” Gözlerim yandı. “Ne yeri?” “Kadıköy’de, Moda sırtlarında küçük bir daire kiraladım babaanne. İki oda bir salon. Banyosu küçük ama temiz. Mutfakta bir pencere var, oradan denizi görebiliyorsun eğer biraz yana eğilirsen.” Bir kız çocuğu. On yedi yaşında. Babaannesinin sözü için okulu bırakmış. Restoranda çalışmış. Para biriktirmiş. Ev kiralamış. Bir yıl boyunca bana hiç haber vermemiş, çünkü annesinden korkmuş. “Neden bana hiç gelmedin Elif?” Yüzü kırıldı. “Annem beni takip ettiriyordu babaanne. Telefonumu izliyordu. Sana bir kez bile gelseydim, hemen beni de evden atacaktı. Ben de ortada kalırdım. O zaman seni almama imkân kalmazdı.” Aklım almıyordu. Kendi kızım. Kendi torunumu takip ettirmiş. Beni huzurevinde tutmak için. Evimi kendi üstüne geçirmek için. Emekli maaşımı yemek için. “Şimdi geldim babaanne. Şimdi 18 oldum. Artık beni kimse hiçbir yere atamaz. Artık ben de bir reşitim, kendi kararımı verebilirim. Ve ben karar verdim: sen benim yanımda kalacaksın.” İçimi tutamadım. Banka kapandım. Bir yıllık gözyaşı, bir yıllık öfke, bir yıllık utanç, hepsi birden boşaldı. Elif beni sarıldı. Bu sefer ben sarsıldım, o beni tuttu. “Babaanne, şimdi hemşireye haber verelim. Eşyalarını toplayalım. Bu gece seni alıyorum.” “Şimdi mi?” “Evet, şimdi. Bu gecenin bir saatini bile fazladan burada geçirmeni istemiyorum.” Kalktım. Bacaklarım hâlâ titriyordu. Hatice Teyze, kapı aralığından bizi izliyormuş meğer. Yanımıza geldi. Yüzünde garip bir ifade vardı. Hem inanmamak, hem mucizeye tanık olmuş bir kadının yüzünde olur o ifade. “Sevim, kızım…” dedi sadece. “Demek geldi.” “Geldi Teyze, geldi.” Hatice Teyze gözlerini sildi. “Ben de bir gün… bekleyeyim mi acaba?” İçim acıdı. Onun çocukları yıllardır gelmiyordu. “Beklemekten zarar gelmez Teyzeciğim,” dedim. Belki yalan söylüyordum. Beklemek insanı yiyordu. Ama bazen, çok az bir ihtimal de olsa, beklemek sözünü tutan birini bulmana sebep olabiliyordu. Odama gittik. Bir yıllık eşyam, küçük bir bavula sığmıştı. Birkaç bluz. Bir cüzdan. Bir Kuran-ı Kerim. Eşimin fotoğrafı. Hepsi bu. Bir hayatın yetmiş yıllık özeti, bir bavulun içinde. Müdür hanım itiraz etmeye kalktı, ama Elif ona belgeleri gösterdi. “Ben babaannemin reşit torunuyum. 18 yaşımı doldurdum. Babaannem buradan ayrılmak istiyor ve ben onu yanıma alıyorum. Hukuki engel yok.” Kâğıtlar konuştu. On dakika içinde Hatice Teyze’ye sarıldım, müdür hanımın çıkış kâğıdını imzaladım, ve Elif’in eline tutundum. Bahçe kapısından çıktığımızda, dışarıda eski bir taksi bekliyordu. Şoför Elif’i tanıyordu. “Geldin Elif’ciğim demek. Tebrik ederim. Ben buradayım.” Ben taksiye binerken, ardıma bakmadım. Bakamadım. Çünkü bakarsam, oradaki diğer Hatice Teyzeleri, perde aralıklarından bizi izleyen diğer ihtiyar kadınları, “Bana da gelecek mi?” diye için için soran herkesi düşünecektim. Düşünmemek için, bakmadım. Taksi hareket etti. Üsküdar’ın gece sokakları penceremden akıyordu. Boğaz’ın suyu, uzaklarda parıldıyordu. Elif elimi tuttu. Sıkı. Çok sıkı. Bir yıl önceki o son kucaklama gibi. “Babaanne, eve gidiyoruz.” Ev. Bir yıldır duymadığım kelime. Ama bu eve henüz girmemiştik. Çünkü öz kızım Nurcan’ın bana neler yaptığı henüz bitmemişti. Çünkü o gece, taksi Kadıköy’e doğru yol alırken, telefonum çaldı. Numara tanıdıktı. Nurcan’ındı. Telefonu Elif’e uzattım. “Aç sen.” O da açmadı. “Sen aç babaanne. Cevap vermesen de, sen aç. Bırak çalsın bir süre.” Telefon çalmaya devam etti. Yedi kere çaldı. Sonra sustu. Bir dakika geçti. Tekrar çaldı. Bu sefer açtım. Hoparlöre verdim. “Anne?” Sesi tanıdıktı, ama o günden beri ilk kez duyuyordum. Bir yıldır. “Buradayım Nurcan.” “Anne, neredesin? Huzurevini aradım, gitmişsin diyorlar. Elif yanında mı? Bu çocuk seni kandırıyor olabilir, sen anlamazsın. Hemen geri dön, ben yarın gelir alırım seni.” Bir an sustum. Sonra çok sakin konuştum. Hayatımın en sakin sesi. “Nurcan, tapuyu biliyorum.” Hat sessizleşti. “Maaşı biliyorum.” Sessizlik devam etti. “Sahte vekâletnameyi biliyorum.” “Anne, sen ne dediğini bilmiyorsun…” “Biliyorum kızım. Ve sen de biliyorsun ki biliyorum.” Nefesi telefondan bile duyuluyordu. “Anne, bunlar yanlış anlama. Açıklayabilirim.” “Açıklama,” dedim. “Hâkim önünde açıklarsın.” Telefonu kapadım. Elif’in eli elimde hâlâ titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil. Belki rahatlamadan. Belki gururdan. Taksi Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken, ben pencereden dışarı baktım. Şehir aydınlıktı. İstanbul’un her ışığı bir hayat demekti. Bir umut demekti. Bir kırgınlık demekti. Sözünü tutan ya da tutmayan biri demekti. Ben kendi sözünü tutan birine sahiptim. Hepsi bu kadarmış meğer hayat. Sana söz veren ve o sözü tutan tek bir insan bulduğunda, dolu sayılırmış. Üç ay sonra. Mahkeme, evin benim olduğuna karar verdi. Tapuyu geri aldık. Emekli maaşımın bir yıllık birikimi de yasal olarak iade edildi. Nurcan’a “dolandırıcılık ve sahte belge düzenleme” suçundan üç yıl, ertelemeli hapis cezası verildi. Hapse girmedi. Ben karşı durmadım. Çünkü annesini hapse koyacak kadar gücüm yoktu. Ama affetmek de yoktu içimde. Mahkemeden çıktığımız gün, Nurcan kapıda beni bekledi. Gözleri kıpkırmızıydı. “Anne, lütfen.” Duraksadım. Bir saniye duraksadım. O bir saniye boyunca, üç yaşında ateşiyle göğsümde uyuyan kızımı düşündüm. Lise mezuniyetinde benimle dans eden kızımı düşündüm. İlk maaşıyla bana bir altın bilezik alan kızımı düşündüm. Sonra o anı bıraktım. Çünkü o anı tutarsam, beni bir paket gibi huzurevine bırakan kızımı unutmuş olacaktım. Çünkü o anı tutarsam, Elif’in bir yıl boyunca restoran mutfağında eline değen sıcak yağ izlerini unutmuş olacaktım. “Nurcan,” dedim. “Sen bana yaptığın şeyi düşün. Ben de düşüneyim.” “Anne, gelir miyim? Bir kere, bir tek kere, ziyarete?” Cevap vermedim. Elif’in koluna girdim. Yürüdük. Aradan iki yıl geçti. Şimdi yetmiş yaşındayım. Elif yirmi yaşında. Hukuk fakültesinde okuyor. Burs aldı. Yarı zamanlı bir avukatlık bürosunda staj yapıyor. Akşamları eve geldiğinde, ben ona Karadeniz usulü mıhlama yapıyorum. O bana o günkü davaları anlatıyor. Bazen yemek pişirirken aynı tencerenin başında bir araya geliyoruz. Ben kaşıkla karıştırıyorum, o üstünden eğilip bakıyor. “Babaanne, sen olmasaydın ben ne olurdum?” Ben gülüyorum. “Ben olmasaydım da olurdun. Sen kendi başına bir kuvvetsin.” Nurcan beş kere ziyaretimize geldi. İlk kerede kapıyı açmadım. İkinci kerede açtım, ama içeri buyur etmedim. Üçüncü kerede çay verdim. Dördüncüde sustuk. Beşincide bana özür diledi. “Anne, ben yanlış yaptım.” Başımı salladım. “Biliyorum.” “Affeder misin?” “Bilmiyorum.” Bu cevap onu yaktı. Ama yalan söyleyemezdim. Affetmek bende bir karar değil. Affetmek bir vücut tepkisi. Vücudum onu hâlâ affetmemişti. Gözüne baktığımda hâlâ resepsiyondaki o sarı klasörü görüyordum. Gözüne baktığımda hâlâ “Annem yaşlı, hukuken hiçbir şey ifade etmez” cümlesini duyuyordum. Belki bir gün affederim. Belki etmem. Ama ne olursa olsun, eski eve geri dönüş yok. Geri dönüş yok çünkü o evde artık Elif var. Geri dönüş yok çünkü o evde artık ben kendi sözüne sahip çıkan bir kadınım. Geri dönüş yok çünkü o evde artık ben bir paket değilim. Bir akşam, Elif okuldan döndüğünde, ben balkona çıkmıştım. Marmara’nın denizi, akşam güneşinde altın gibi parıldıyordu. Üç kapı aşağıda, bir kadın ağlıyordu. Komşumuz Ayten Hanım. Kızı onu birkaç gün önce huzurevine götürmüş. İlk gece eve geri kaçıp gelmiş. Şimdi tek başına oturuyor, kimsesiz. Elif yanıma geldi. Ona baktık. “Babaanne, onu da yarın ziyaret edelim mi?” Başımı salladım. “Edelim kızım.” Çünkü öğrendim ki bu hayatta bazıları senin sözünü tutar, bazıları tutmaz. Ama sen, başkasının da sözünü tutabilecek biri olmak zorundasın. Yoksa bu zincir kırılmaz. Yoksa bir gün senin de evladın seni o klasörün önüne bırakır, ve senin de tutunabileceğin tek bir el bile kalmaz. Hatice Teyze geçen ay vefat etti. Hiç kimse onun cenazesine gelmedi. Ben gittim. Elif benimle geldi. İki kişi. Bir tabut. Bir hayat. Cenazenin başında dururken, Elif elimi tuttu. Sıkı. Çok sıkı. “Söz veriyorum babaanne.” Sustum. “Senin cenazende, ben yalnız olmayacağım.” Gülümsedim. Yaşlı, çatlak, eksik dişli bir gülümseme. Çünkü öğrendim ki: Bir anne, kızını terk ettiği gün kaybetmez. Bir anne, kızını anne olmayı bıraktığı gün kaybeder. Ve bir torun, sadece söz verdiği zaman torun olmaz. Bir torun, o sözü tuttuğu zaman gerçek bir torun olur.
Benzer Galeriler
-
Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı
-
Gelinim, akşam 6’da başlayan akşam yemeği için beni 8:30’da çağırdı
-
Oğlum beni emekliliğimin tadını çıkarmam için Fransa’ya götürdüğünü söylüyordu
-
Kocama 120 milyon lira kazandığımı söylemedim Bunun yerine eve gidip işten çıkarıldığımı söyledim
-
Anne babama sonunda huzur bulmaları için deniz kenarında bir ev aldım
-
İlk bir araya geldiğimizde bana bakacağına söz vermişti


