DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
31.05.2026
Annem, 75 yaşında bir kadın, karnının sanki ateşler içinde yanıyormuş gibi ağrıdığını söyledi
- O sabah, annemin çektiği acının yaşlılıktan kaynaklanmadığını anladım. Bu bir uyarıydı. Ve kocam sadece bir doktor ziyaretinden kaçınmak istemiyordu. Annemin içinde taşıdığı şeyi kimsenin keşfetmesini engellemeye çalışıyordu. “Annen hasta değil, Elif… Senden para koparmak için rol yapıyor.” Bunu bana Murat söyledi. O sırada yetmiş beş yaşındaki annem Fatma Hanım, İstanbul’un Üsküdar semtindeki evinin salonunda ağrıdan iki büklüm olmuştu. Annem hiçbir zaman şikâyet eden bir kadın olmamıştı. Ateşi çıksa bile evi süpüren, elleri titresin yine de çorbasını kaynatan, içi paramparça olsa bile “Bir şeyim yok kızım” diyen kadınlardandı. Ama haftalardır bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi. İki kaşık yemek yiyor, sonra tabağı kenara itiyordu. Yüzü bembeyaz kesiliyordu. Karnını tutuyor, sanki içinde bir şey onu yakıyormuş gibi kıvranıyordu. “Anne, bu normal değil,” dedim bir gün. Gülümsedi ama gözleri gülmüyordu. “Yaşlılıktan kızım. Artık yaşlandım.” Ona inanmak istedim. Ta ki bir sabah elindeki çay bardağı yere düşene kadar. Cam kırıklarını toplamak için eğildiğinde öyle hafif bir inleme çıkardı ki içim parçalandı. “Ne zamandır bu kadar ağrıyor?” “Başlama şimdi.” “Doğruyu söyle.” Annem çenesini sıktı. “Bir süredir.” O akşam durumu Murat’a anlattım. Akşam yemeğindeydik. Her zamanki gibi telefonuna bakıyordu. Ben ise lokmalarımı yutmakta zorlanıyordum. “Yarın annemi doktora götüreceğim.” Başını bile kaldırmadı. “Ne gerek var?” “Midesi bulanıyor, ağrıları var, kilo veriyor.” Kuru bir kahkaha attı. “Annen hep abartmayı severdi.” Yüzümün ateş gibi yandığını hissettim. “Annem hakkında böyle konuşma.” O zaman çatalını yavaşça tabağa bıraktı. Sanki masaya bir tehdit koyuyordu. “Annen yetmiş beş yaşında. O yaşta her yer ağrır.” “Ama ciddi bir şey olabilir.” “Ciddi olan şey, ilgi çekmek isteyen yaşlı bir kadın için doktorlara para saçmak.” Donup kaldım. Murat sigorta sektöründe çalışıyordu. İyi para kazanıyordu. Saatlere, lüks restoranlara, arkadaşlarıyla çıktığı tatillere para harcamaktan çekinmezdi. Ama konu anneme gelince, bir muayene ücreti bile çok görülüyordu. “O benim annem,” dedim. “Ben de senin kocanım,” diye cevap verdi. “Benimle konuşmadan tek kuruş harcamayacaksın.” O anda bunun endişe olmadığını anladım. Bu kontrol etme isteğiydi. Ertesi sabah onun işe gitmesini bekledim. Banka kartımı, biraz nakit parayı ve araba anahtarlarını eski bir bez çantanın içine koydum ki fark etmesin. Sonra annemi almaya gittim. “Hadi biraz dolaşalım.” “Nereye?” “Seni muayene ettirmeye. Hayır demeyeceksin.” İtiraz edecek gücü bile yoktu. Onu Altunizade yakınlarında küçük bir özel kliniğe götürdüm. İçerisi dezenfektan ve bayat çay kokuyordu. Hemşire tansiyonunu ölçtü. Sonra bir daha ölçtü. Ardından doktoru çağırdı. İşte o zaman korkmaya başladım. Doktor gençti ama annemin karnını muayene ederken yüzündeki gülümseme kayboldu. “Ne kadar zamandır böyle?” “Haftalardır,” dedim. Annem başını eğdi. “Aylardır,” diye düzeltti. Şaşkınlıkla ona baktım. “Aylardır mı?” Cevap vermedi. Kan tahlilleri yapıldı. Ultrason çekildi. Sonra tomografi istediler. Ben koridorda ellerim buz kesmiş halde bekledim. Sessizce dua eden aileleri izliyordum. Telefonum titremeye başladı. Murat. Bir arama. İki. Beş. Ardından mesajlar geldi. “Neredesin?” “Telefonu aç.” “Sakın aptalca bir şey yapma.” Telefonu kapattım. Yıllar sonra ilk kez onun öfkesinden korkmuyordum. Annemi kaybetmekten daha çok korkuyordum. Yaklaşık bir saat sonra doktor, elinde bir dosyayla çıktı. “Elif Hanım, sizinle konuşmam gerekiyor.” İçeri girdim. Annem muayene yatağında oturuyordu. Küçülmüş, kamburlaşmış, dudakları kurumuştu. Doktor kapıyı kapattı. Bu beni söylenen her sözden daha çok korkuttu. “Nesi var?” diye sordum. “Lütfen gerçeği söyleyin.” Tomografi görüntülerini ekrana yansıttı. İlk başta hiçbir şey anlamadım. Gölgeler. Kemikler. Organlar. Gri lekeler. Sonra karnındaki belirli bir bölgeyi işaret etti. “Burada bir şey bulduk.” “Tümör mü?” Doktor tereddüt etti. “Hayır. Tümöre benzemiyor.” Nefesim boğazımda düğümlendi. “O zaman ne?” Görüntüyü büyüttü. Oradaydı. Küçük, uzun bir şekil. Koyu renkli. Vücudun doğal bir parçası olamayacak kadar belirgin. Metalik bir kapsül gibi. Orada olmaması gereken bir nesne gibi. “Bu kendi kendine oraya gitmiş olamaz,” dedi doktor. Ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissettim. “Birinin bunu yerleştirdiğini mi söylüyorsunuz?” Annem sessizce ağlamaya başladı. Ama şaşırmış görünmüyordu. İşte beni asıl yıkan buydu. Sormadı. Bağırmadı. Sadece başını eğdi. Sanki aylardır taşıdığı bir sır sonunda onu yakalamıştı. “Anne… sen bunu biliyor muydun?” Elimi hiç beklemediğim kadar güçlü bir şekilde tuttu. “Affet beni kızım.” Tam o anda kapı sertçe açıldı. Murat içeri girdi. Yüzü kıpkırmızıydı. Nefes nefese kalmıştı. “Burada ne oluyor?” Doktor ekranın önüne geçti. Annem elimi öyle sıkıyordu ki canım yanıyordu. Murat tomografiye baktı. Nesneyi gördü. Ve kafası karışmış gibi görünmek yerine bembeyaz kesildi. Sanki onu tanımıştı. Sanki yıllar önce gömdüğünü sandığı bir sır yeniden ortaya çıkmıştı. Annem başını kaldırdı. Doğrudan onun gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi: “Sana söylemiştim… Bir gün bedenim benim yerime konuşacak.” O anda olacaklara inanmak mümkün değildi… Murat bunun ne olduğunu sormadı. Annemin hayati tehlikesi olup olmadığını da sormadı. Endişeleniyormuş gibi davranmaya bile çalışmadı. Sadece ekrana baktı ve şöyle dedi: “Onu kapatın.” Doktor yerinden kıpırdamadı. “Beyefendi, lütfen muayene odasından çıkın.” “Bu benim ailem.” “Hayır,” dedim. Sesim bana bile yabancı geliyordu. “Annem benim ailem. Sen ise onun içinde bir şey görünce korkuya kapılan adamsın.” Annem gözlerini kapattı. Dudakları titriyordu ama korkudan değil. Sanki yıllardır omuzlarında taşıdığı ağır bir yük artık onu ezmişti. Murat bana doğru yürüdü. “Elif, gidiyoruz.” “Annem burada kalacak.” “Ne yaptığını bilmiyorsun.” “Hayır. Asıl bilmediğim şey, yıllardır kiminle aynı yatağı paylaştığımmış.” Doktor kapıyı açıp bir hemşire çağırdı. “Hanımefendiyi ameliyathanesi olan bir hastaneye sevk etmemiz gerekiyor. Ayrıca bulunan nesnenin niteliği nedeniyle yetkililere de haber vermek zorundayız.” Murat’ın yüzü biraz daha beyazladı. “Buna hakkınız yok.” Annem kırışık elini kaldırıp ekrandaki görüntüyü işaret etti.
- “O kapsül senin hakkında kızımın bildiğinden daha fazlasını biliyor.” Dünyam başıma yıkıldı. “Anne, bana bunun ne olduğunu söyle.” Yutkundu. Yüzüne yine ağrı yayıldı. “Bir kapsül.” “Nasıl bir kapsül?” “Onun bulamaması için yuttuğum kapsül.” Murat birden anneme doğru atıldı. “Kes sesini, bunak kadın!” Hiç düşünmeden annemin önüne geçtim. Hemşire çoktan telefonunu çıkarmıştı. Koridorun sonunda bir güvenlik görevlisi hızla yaklaşıyordu. İlk kez kocamın gözlerinde korku gördüm. Beni kaybetme korkusu değildi bu. Annemin konuşmaya devam etmesinden korkuyordu. “Dört ay önce evime geldi,” dedi annem. “Yanında poğaça ve sıcak elma çayı vardı. Kendini iyi damat gibi göstermeye çalışıyordu. Ama ben çoktan bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.” Doktor bana baktı. Nefes almakta zorlanıyordum. “Onu Kadıköy Hali’nde gördüm,” diye devam etti. “Komşum Ayşe Hanım’la sebze almaya gitmiştik. Bir depoların arkasında bir adamdan zarf aldığını gördüm.” “Yalan söylüyor,” diye tükürür gibi konuştu Murat. “Kayda aldım,” dedi annem. “Senin sürekli alay ettiğin eski telefonumla.” Hemen hatırladım. Kenarları çatlamış, ekranı bantla tutturulmuş pembe telefonunu… Her zaman pazar çantasının içinde taşırdı. “Neyi kaydettin?” diye sordum. Annem bana öyle bir hüzünle baktı ki bir anda yıllarca yaşlanmış gibi hissettim. “Kocanın, sigorta işlemlerinin hazır olduğunu söylediğini.” Kanım çekildi. “Ne?” “Senin birkaç evrak imzalamanın kaldığını söylüyordu. Bir de benim önce ölmemin işlerini kolaylaştıracağını… Hasta yaşlı bir kadının kimseye lazım olmadığını söylüyordu.” Sessizlik üzerimize çöktü. Murat ağzını açtı. Ama hiçbir şey söyleyemedi. “Gerçeği anladığımda,” diye devam etti annem, “telefondaki hafıza kartını babandan kalma küçük metal bir kapsülün içine koydum. Baban onu gençliğinde boynunda taşırdı.” Boğazım düğümlendi. “Onu nereye saklayacaktın?” “Kur’an-ı Kerim’in durduğu rafın arkasına koymayı düşündüm. Ama Murat o gece geri geldi.” “Neden bana söylemedin?” “Çünkü seni defalarca şişmiş gözlerle eve dönerken gördüm. Yorgun olduğunu söylüyordun.” Sesi titredi. “Bir anne kızının sessizliğini bilir. Elimde kanıt olmadan konuşsaydım seni bana karşı çevirecekti.” Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Kolumu tuttu. Çekmecelerimi karıştırdı. Babanın fotoğraf çerçevesini kırdı. Bahçedeki güllerimi söktü.” Gözlerimi kapattım. “Sonra kapsülü ağzıma attım… ve yuttum.” Ellerimi göğsüme bastırdım. “Anne…” “Kendi kendine çıkar sanmıştım. Çıkmadı. Sonra yanmalar başladı.” Murat bağırdı: “Bu kadın aklını kaçırmış! Çöp yutmuş, şimdi de beni suçluyor!” Doktor soğukkanlılıkla konuştu: “Nesne bağırsakta sıkışmış durumda. Ciddi iltihap var. Eğer delinmeye neden olursa hastayı kaybedebiliriz.” Annem doktora bakmadı. Bana baktı. “Bu yüzden gelmek istemedim.” Gözleri doldu. “Bir tetkikte ortaya çıkarsa onun geleceğini biliyordum.” O sırada Murat ekrana doğru bir adım attı. Güvenlik görevlisi hemen önüne geçti. “Bana dokunmayın,” diye homurdandı Murat. “Geri çekilin beyefendi.” Öfkeyle nefes aldı. Sonra ağzından kaçırdı: “O kapsül bana ait.” İşte her şeyi ele veren cümle buydu. Kimse nefes almadı. Ona baktım. Yıllarca evinde, masanda, yatağında yaşamış ama aslında hiç tanımadığın bir yabancıya bakar gibi. “Teşekkür ederim,” dedim. Kaşlarını çattı. “Neden?” “Çünkü itiraf ettin.” Hemşire hâlâ kayıt alıyordu. Sonrası çok hızlı gelişti. Ambulans çağrıldı. Annem sedyeye alınırken kolumu tuttu. “Evde mavi bir defter var,” diye fısıldadı. “Nerede?” “Kur’an rafının arkasında. İsimler, tarihler, araç plakaları… Her şeyi yazdım. Kapsüle bir şey olursa diye.” “Konuşma artık.” “Beni dinle. Murat senin imzalarının kopyalarını çıkardı. Seni evsiz, parasız ve annesiz bırakacaktı.” Nefesim kesildi. Hemen annemin komşusu Ayşe Hanım’ı aradım. Mahallede gözünden hiçbir şey kaçmayan, herkesin sevdiği güçlü bir kadındı. “Yedek anahtar saksının altında,” dedim. “Lütfen eve girip mavi defteri bul.” Tek soru sormadı. “Hemen gidiyorum kızım,” dedi. “Eğer o herif ortaya çıkarsa, elime geçen ilk şeyle kovalarım.” Akşam çökmeye başlamıştı. Caddeden korna sesleri, simitçilerin seslenişleri ve İstanbul’un hiç bitmeyen uğultusu yükseliyordu. Annem çok solgundu. Soğuk soğuk terliyordu. Ambulansın kapıları kapanmadan önce elimi sıkıca tuttu. “Eğer uyanamazsam…” “Anne, lütfen.” “Bana söz ver. Ona geri dönmeyeceksin.” Cevap vermeye çalıştım. Ama tam o anda arkamıza bir polis aracı yanaştı. Ve yeni açtığım telefonuma Murat’tan bir mesaj geldi: “Konuşursan annen bu hastaneden sağ çıkamaz.” Gerçek ortaya çıkmaya yeni başlıyordu… Ve daha en kötüsü bile yaşanmamıştı. Hastanede dakikalar taş gibi ağırdı. Annemi ameliyata aldılar. Ben ise bekleme salonunda oturmuş, onun şalını ellerimin arasında sıkıyordum. Şal sabun, tarçın ve ev kokuyordu. İki polis memuru ifade almak için geldi. Murat’ın gönderdiği mesajı onlara gösterdim. Memurlardan biri dudaklarını sıktı ve telsizine uzandı. “Çevredeki güvenlik kameralarını inceleyeceğiz. Savcılığa da bilgi verilecek.” Sözlerini zar zor duyuyordum. Gözlerim sadece ameliyathane kapısındaydı. Annemi düşünüyordum. Ağrılar içinde bahçesini süpürmesini… Sökülmüş güllerini… Sessizliğini… Ve benim ona defalarca “İyiyim anne, merak etme” deyişimi… Oysa Murat telefonumu kontrol ediyor, paramı yönetiyor ve kendi annemi ziyaret ettiğim için beni suçlu hissettiriyordu. Sorun o gün başlamamıştı. O gün sadece ilk kez bir ekranda görünür olmuştu. İki saat sonra cerrah çıktı. “Yaşıyor.” Dizlerimin bağı çözüldü. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladım. “Kapsülü çıkardık,” dedi doktor. “Güvenlik altına alındı. Gerektiğinden fazla müdahale edilmedi.” Arkasından savcılıktan gelen bir görevli belirdi. Eldiven takıyordu. Elinde şeffaf bir delil poşeti vardı. İçinde küçük, koyu renkli, çizilmiş metal silindir duruyordu. Öylesine önemsiz görünüyordu ki… Ama bir insanın bütün hayatını yıkabilecek kadar güçlüydü. Yetkililerin önünde açıldığında içinden plastikle sarılmış minicik bir hafıza kartı çıktı. Bir de nemden neredeyse dağılmış küçük bir not. Tamamını okuyamadım. Ama annemin titrek el yazısını hemen tanıdım. “Bana bir şey olursa, sorumlusu Murat’tır.” O cümle içimde kalan son şüpheyi de yok etti. Gece yarısına doğru Ayşe Hanım geldi. Saçları dağılmıştı. Yorgundu. Üzerinde mutfak kokusu vardı. Mavi defteri hırkasının altında saklıyordu. “Onu gördüm,” dedi selam vermeden. “Kim?” “Murat.” Kanım dondu. “Evinize geldi.” “Ne?” “İçeri girmeye çalıştı. Ama mahalledekiler dışarıdaydı. Ona bu sokağın sahipsiz olmadığını söyledik.” Polisler birbirine baktı. Ayşe Hanım mavi defteri masaya koydu. Sanki kutsal bir emanet teslim ediyordu. İçinde isimler vardı. Poliçe numaraları. Araç plakaları. Tarihler. Meblağlar. Makbuz parçaları. Ayrıca Murat’ın başka bir adamla depo önünde çekilmiş basılı bir fotoğrafı da vardı. Yetmiş beş yaşındaki annem, eski telefonu ve inadıyla, birçok dedektiften daha sağlam bir dosya hazırlamıştı. Ama Murat hâlâ tutuklanmamıştı. Sabaha karşı üçte ortaya çıktı. Ben metal tadı veren kahvenin yanında duran otomatın önündeydim. Asansör açıldı. Murat çıktı. Gömleği kırışıktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Artık maskesi yoktu. Rol yapmayı bırakmıştı. “Hafıza kartını ver.” Yavaşça ayağa kalktım. “Bende değil.” Alaycı şekilde güldü. “Herkesi dinliyorsun da kocanı dinlemiyorsun.” “Sen artık benim kocam değilsin.” Yüzünde nefret dolu bir tebessüm belirdi. “Ben olmadan sen hiçbir şeysin, Elif.” Eskiden bu sözler başımı eğdirirdi. Ama o gece annemin odasına baktım. Tüplerle, sargılarla ve hâlâ dimdik duran iradesiyle nefes alıyordu. “Ben Fatma Hanım’ın kızıyım,” dedim. “Bu bana yeter.” Kolumu yakaladı. Çok sert. Parmaklarının acısı, yıllardır içimde susturulmuş bir şeyi uyandırdı. Korkudan bağırmadım. Herkes duysun diye bağırdım. “Bırak beni!” İki polis memuru koridorun köşesinden çıktı. Murat kaçmaya çalıştı. Ama diğer tarafta Ayşe Hanım belirdi. Elinde kaynar çay dolu karton bardak vardı. “Yerinde olsam bunu denemezdim.” Bir anda sıkışıp kaldı. Bir yanında polis. Diğer yanında mahalle. Hastanenin beyaz ışıkları altında kelepçelendi. Götürülürken bana baktı. Hâlâ beni korkutabileceğini sanıyordu. “Pişman olacaksın.” Kolumdaki parmak izlerine baktım. Sonra gözlerinin içine. “Hayır,” dedim. “Ben sadece kim olduğumu yeniden hatırlıyorum.” Annem şafak sökerken uyandı. Gözlerini ağır ağır açtı. Eski bir pencere kepengi gibi. Yatağına yaklaştım. “O nerede?” diye sordu çatallı sesiyle. “Tutuklandı.” Bir damla yaş kulağına doğru süzüldü. “Kapsül?” “Konuştu anne.” Gözlerini kapattı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Sana söylemiştim… Bir gün bedenim benim yerime konuşacak.” Alnından öptüm. Uzun zamandır ilk kez ona güçlü olmasını söylemedim. Dinlenmesini söyledim. Sonraki günler ifadelerle, avukatlarla ve insanın yalnız kaldığında daha çok canını acıtan gerçeklerle geçti. Murat’ın benim adımla kredi çektiğini öğrendim. Benim üzerime sigorta yaptırdığını da. Evi korumak bahanesiyle bana devretme belgeleri imzalatmayı planladığını… Ve annemin aklını kaçırdığını söyleyerek mahalleliyi ikna etmeye çalıştığını… Bir şeyi daha öğrendim. Annem iki kez kadın destek merkezine gitmişti. Ama içeri girmeden geri dönmüştü. “Evliliğini bozmak istemedim,” demişti. Bu cümle uzun süre peşimi bırakmadı. Bazen anneler bizi koruduklarını sanarak sessizce kırılırlar. Sonunda eve döndüğünde güller zarar görmüştü. Ama hâlâ yaşıyorlardı. Ayşe Hanım bahçeyi süpürmüş, saksıları sulamış ve mutfakta sıcak bir tencere mercimek çorbası bırakmıştı. Kur’an rafı hâlâ yerindeydi. Yanında yeni yakılmış bir kandil duruyordu. Mavi defter artık saklanmıyordu. O artık bir delildi. Annem yavaş adımlarla sallanan koltuğuna yürüdü. “Bir daha dönemeyeceğimi sanmıştım.” “Ben de.” Sokağı izleyerek oturdu. Uzaktan simitçinin sesi geliyordu. Bir çocuk top oynuyordu. İstanbul her zamanki gibiydi. Hem sert hem merhametli. Gürültülü ama dayanışmayı bilen insanların şehri. Haftalar sonra onu Çamlıca Tepesi’ne götürdüm. Çok yukarı çıkamadık. Vücudu hâlâ iyileşiyordu. Aşağılarda oturduk. Hava sıcak toprak ve çam kokuyordu. Aileler dolaşıyordu. Çocuklar koşuyordu. Yaşlı çiftler banklarda sohbet ediyordu. Annem uzun süre sessizce manzaraya baktı. Sonra aniden konuştu. “Baban bana burada evlenme teklif etmişti.” Gülümsedim. “Bunu bana hiç anlatmamıştın.” Uzaklara baktı. “Bazı şeyler ancak can yakmayı bıraktığında anlatılabiliyor.” Elini tuttum. “Artık hiçbir şeyi tek başına taşıma anne.” Parmaklarımı sıktı. “Sen de taşıma kızım.” O gün filmlerdeki gibi bir mucize olmadı. Gökyüzünden yıldırım düşmedi. Murat bir anda yok olmadı. Borçlar silinmedi. Kaybedilen yıllar geri gelmedi. Ama annem artık yanmadan nefes alabiliyordu. Ve ben kendi evime dönerken kimseden izin istemedim. Bazen adalet gök gürültüsü gibi gelmez. Bazen bir tomografi görüntüsü gibi gelir. Bazen hırkasının altında bir defter saklayan bir komşu gibi. Bazen de kızının gerçeği söyleyebilmesi için korkuyu yutan bir anne gibi. O günden beri, ne zaman Çamlıca Tepesi’ni gün batımında görsem, annemi o hastane yatağında hatırlıyorum. Aynı anda hem küçücük hem de devasa görünüyordu. Murat onun sadece ilgi çekmek istediğini söylemişti. Bir konuda haklıydı. Annem gerçekten birilerinin bakmasını istiyordu. Ve sonunda baktığımızda… Onun içinde bir hastalık değil, bir kanıt bulduk. Bir tanık. Bir çığlık. Bir hüküm.
Benzer Galeriler
-
Annem, 75 yaşında bir kadın, karnının sanki ateşler içinde yanıyormuş gibi ağrıdığını söyledi
-
Yedi yaşındaki oğlum bana, “Annemin arkadaşı sen seyahate çıktığında bizim yatakta uyuyor,” dedi
-
Gelin kızın şişmiş yanaklarını gören baba “Bunu kim yaptı?” diye sorduğu doğum günü sabahında, kocası gülerek “Ben vurdum” dedi
-
Ölmeden hemen önce annem bana şehirde yaşayan üç zengin ağabeyim olduğunu söyledi
-
Oğlum sekiz yaşında titreyerek eve geldi ve bana yalvardı
-
Kimsenin aklına gelmeyeni sadece bir çocuk biliyordu: Annesi hâlâ yaşıyordu.


