- “Kutay, başına ne geldiğinin farkında değilsin,” dedi doktorum. “Sana bunu çok daha önce söylemeliydim ama korktum. Şimdi gerçeği öğrenme zamanın geldi.” Sanki odadaki bütün sesler bir anda kesilmişti. Koridordan geçen sedyenin tekerleklerini, hemşirelerin konuşmalarını, hatta duvardaki saatin tıkırtısını bile duymuyordum. Gözlerim yalnızca doktorumun elindeki dosyaya kilitlenmişti. “Ne gerçeği?” diye sordum. Doktor derin bir nefes aldı. Adı Selçuk’tu. Hastalığım ortaya çıktığından beri neredeyse dört yıldır beni takip ediyordu. Onu hiçbir zaman böyle görmemiştim. “İlk teşhis konulduğunda,” dedi, “durumun gerçekten ağırdı. Fakat son sekiz aydaki sonuçların birbiriyle uyuşmuyordu. Bazı değerlerin hastalığın ilerlediğini değil, tam tersine gerilediğini gösteriyordu.” Kaşlarımı çattım. “Bana haftalarım kaldığını söyleyen sizdiniz.” “Ben söyledim,” dedi başını eğerek. “Çünkü elimizdeki patoloji raporları bunu gösteriyordu. Ama üç ay önce eski örneklerini bağımsız bir laboratuvara gönderdim. Sonuç geldiğinde bir hata olabileceğini düşündüm. Tekrar gönderdim.” Kalbim göğsüme sığmıyordu. “Nasıl bir hata?” Selçuk dosyadan sarı bir kâğıt çıkardı. “Senin dosyana ait olmayan bir patoloji sonucu yıllar önce senin kayıtlarına işlenmiş.” Bir süre ne söylediğini anlayamadım. “Yani?” “Yani senin hastalığın var, Kutay. Ama sana anlatıldığı gibi tedaviye tamamen dirençli ve hızla ölümcül bir tür değil. İlk sonuçlardaki karışıklık yüzünden yıllarca yanlış prognozla yaşadın.” Sandalyeden kalkmaya çalıştım ama dizlerim tutmadı. “Bana ölmek üzere olmadığımı mı söylüyorsunuz?” Selçuk’un gözleri yeniden doldu. “Sana kesinlikle iyileştin diyemem. Hâlâ ciddi bir tedavi sürecin var. Ama şu an elimizde, doğru tedaviyle yıllarca yaşayabileceğini gösteren çok güçlü veriler var.” O an sevinmedim. İlk hissettiğim şey öfkeydi. Berrin’i düşündüm. Onunla yaptığımız bütün konuşmaları, düğünü erkene alma planlarımızı, benim ölümümden sonra İdilay’ın ne yapacağını geceleri fısıltıyla tartıştığımız saatleri düşündüm. “Bunu üç ay önce öğrendiğinizi söylediniz.” Selçuk sustu. “Üç ay önce Berrin hayattaydı.” Bu cümleyi söylemek boğazımı yaktı. “Evet.” “Neden bana söylemediniz?” “Çünkü ilk iki doğrulama sonucunun da yanlış çıkmasından korktum. Sana umut verip sonra onu geri almak istemedim.” Ayağa kalktım. “Benim umut konusunda karar verme hakkım yok muydu?” Selçuk cevap veremedi. Dosyayı masanın üzerine bıraktım ve odadan çıktım
- Hastaneden eve kadar nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Tek bildiğim, kapıyı açtığımda İdilay’ın salonda yerde oturmuş resim yaptığıydı. Beni görünce hemen ayağa fırladı. “Baba?” Evlat edinme kararından sonra bana ilk kez böyle seslenmişti. O kelimeyi her duyduğumda içimde bir yer sızlıyordu. “Doktor ne dedi?” Ceketimi çıkarmadan karşısına oturdum. Sözcükleri bulamıyordum. İdilay yüzüme baktı ve bir anda ağlamaya başladı. “Çok mu az kaldı?” O anda ne kadar büyük bir hata yaptığımızı fark ettim. Bu çocuk aylardır her hastane dönüşümde ölüm haberimi bekliyordu. Onu kollarıma çektim. “Hayır,” dedim. “Bu kez tam tersi.” Başını kaldırdı. “Ne demek?” “Doktorlar yanlış yapmış olabilir. Hastayım, evet. Ama düşündüğümüz kadar kısa vaktim olmayabilir.” İdilay’ın yüzündeki ifade değişmedi. “Ne kadar?” “Bilmiyorum.” “Bir ay mı?” “Hayır.” “Bir yıl mı?” “Belki çok daha fazla.” Uzun süre sustu. Sonra öyle bir şey yaptı ki içimi parçaladı. Kollarını boynuma doladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Anneme söyleyemeyecek miyiz?” İşte o anda sevinçle acının aynı kalpte nasıl birlikte yaşayabildiğini öğrendim. Ertesi hafta yeni tedavi planım başladı. Daha önce kullandığım ilaçların bazıları bırakıldı, yeni testler yapıldı ve İstanbul’daki başka bir merkezden ikinci görüş alındı. Sonuçlar aynı şeyi söylüyordu: Hastalık ciddi ama kontrol edilebilir durumdaydı. Fakat bütün bunların ortasında beklemediğim başka bir sorun çıktı. Evlat edinme dosyam yeniden incelemeye alındı. Sosyal hizmetlerden arayan görevli, sağlık durumumdaki yeni bilgilerin mahkemeye sunulması gerektiğini söyledi. İlk anda bunun iyi haber olduğunu düşündüm. Değilmiş. Dosyadaki yanlış raporlar, vasiyet planları ve önceki sağlık beyanları nedeniyle süreçte usulsüzlük şüphesi doğmuştu. İdilay’ın geçici olarak başka bir yakına verilmesi bile gündeme geldi. Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. Aylarca ölmek üzere olduğum için kızımı benden almak istemişlerdi. Şimdi ise ölmediğim ortaya çıktığı için aynı şeyi yapıyorlardı. Kız kardeşim Aylin hemen yanıma geldi. “Bu kez yalnız savaşmayacaksın,” dedi. Avukat tuttuk. Hastaneden tüm kayıtları istedik. Selçuk da hatanın sorumluluğunu açıklayan resmi bir rapor hazırladı. İkinci duruşma günü geldiğinde kendimi ilk mahkemeden daha güçlü hissediyordum ama daha çok korkuyordum. Hakim dosyaları uzun süre inceledi. Sonra bana baktı. “Bay Kutay, sizce bu süreçte en büyük kaybınız ne oldu?” Cevabım hazır değildi. Berrin’in kaybı diyebilirdim. Sağlığım diyebilirdim. Yanlış teşhisle geçen yıllar diyebilirdim. Ama İdilay’a baktığımda gerçek cevabı gördüm. “Geleceği yaşamadan önce kaybetmek,” dedim. Salonda sessizlik oldu. “Yıllarca öleceğim günü bekledim. Berrin’le düğünümüzü planlarken bile takvimde mutlu günlerden çok son günümü hesapladım. İdilay da benimle aynı korkuyu yaşamaya başladı. Ben artık ondan bir daha geleceğini çalmalarını istemiyorum.” Hakim gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Karar kısa sürdü. Evlat edinme geçerliliğini koruyacaktı. Mahkeme çıkışında İdilay elimi tuttu. “Şimdi ne yapacağız?” Gülümsedim. “Eve gidip ödevini yapacağız.” Burnunu kıvırdı. “Bu kadar büyük bir günden sonra mı?” “Özellikle bu kadar büyük bir günden sonra.” Aylar geçti. Tedaviye yanıt verdim. Doktorlar artık süre vermiyordu. Ben de sormuyordum. Berrin’in ölüm yıldönümünde İdilay’la mezarlığa gittik. Yanımızda küçük bir saksı çiçek vardı. İdilay mezarın başında uzun süre konuşmadı. Sonra cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. “Anneye mektup yazdım.” Okumadı. Sadece mezarın üzerine bıraktı. Dönmek üzereyken beni durdurdu. “Baba?” “Efendim?” “Sen hâlâ hasta mısın?” “Evet.” “Bir gün ölecek misin?” Soruyu duyunca birkaç saniye düşündüm. Eskiden bu sorudan kaçardım. Şimdi kaçmak istemedim. “Evet,” dedim. “Sen de öleceksin. Herkes ölecek.” Kaşlarını çattı. “Bu çok kötü bir cevap.” Güldüm. “Devamı var. Ne zaman olacağını bilmiyoruz. O yüzden bundan sonra hayatımızı son güne göre değil, bugüne göre yaşayacağız.” İdilay elimi sıktı. “Annemin söylediği gibi mi?” Şaşırdım. “Ne söylerdi?” Gülümsedi. “İnsan sevdiği biriyle geçirdiği zamanı saymazmış. O zamanı doldururmuş.” Başımı eğdim. Gözlerim dolmuştu. O gün Berrin’in mezarından ayrılırken ilk kez ölümden uzaklaşıyor gibi hissetmedim. Asıl değişen şey başkaydı. Yıllarca hayatımı ne kadar zamanım kaldığına göre ölçmüştüm. Sonra İdilay bana zamanın uzunluğunun değil, içine kimi aldığının önemli olduğunu öğretti. Doktorlar bana hâlâ garanti vermiyor. Ben de artık istemiyorum. Çünkü bir zamanlar birkaç haftam kaldığını sanırken bir kız çocuğuna baba oldum. Ve şimdi önümde ister birkaç yıl, ister birkaç on yıl olsun, bildiğim tek bir şey var: Berrin’i geri getiremem. Kaybettiğim yılları geri alamam. Ama İdilay’ın elini tuttuğum her sabah, bana verilmiş yeni bir günün içine birlikte bir hayat sığdırabiliriz. Ve bazı mucizeler, insanın ölümden kurtulması değildir. Bazıları, sonunda gerçekten yaşamaya başlamasıdır.

