- Doğumhanenin kapısı açıldığında koridorda bekleyen herkes ayağa kalktı. Doktorun yüzünde yorgun ama şaşkın bir ifade vardı. “Anne iyi,” dedi önce. “Bebeklerin de durumu şimdilik stabil.” Kocası Cemal, duvara yaslanmış halde derin bir nefes aldı. Aylar boyunca bütün Türkiye’nin konuştuğu hamilelik nihayet sona ermişti. Karısı Nergis, doğal yollarla gerçekleşen inanılmaz bir gebelik sonucunda tam on bebek dünyaya getirmişti. Yedi kız, üç erkek. Hastane yönetimi haftalardır bu doğuma hazırlanmış, özel bir ekip kurulmuştu. Bebeklerin her biri doğar doğmaz kuvözlere alınmıştı. Ama doktor sözünü bitirmemişti. Cemal’in yüzündeki rahatlamayı görünce bir an duraksadı. “Yalnız…” dedi. Cemal hemen doğruldu. “Yalnız ne?” Doktor başını hafifçe çevirdi. “Bebeklerden biri diğerlerinden oldukça farklı.” Bu söz Cemal’in içine açıklayamadığı bir korku düşürdü. “Hasta mı?” “Hayır. En azından şimdilik hasta olduğunu gösteren hiçbir şey yok. Ama onu gördüğünüzde ne demek istediğimi anlayacaksınız.” Cemal birkaç dakika sonra yeni doğan yoğun bakım ünitesine götürüldü. Camın arkasında yan yana dizilmiş küçücük kuvözler vardı. İlk bebek pembe yanaklı minicik bir kızdı. İkincisi erkekti. Üçüncüsü yine kız… Cemal her birine bakarken gözleri doluyordu. Sonra onuncu kuvözün önünde durdu. Ve nefesi kesildi. Diğer dokuz bebeğin saçları koyu renkliydi. Onuncu bebeğin ise başını kaplayan olağanüstü yoğunlukta, neredeyse beyaza yakın açık renk saçları vardı. Ama asıl farklılık bu değildi. Bebek gözlerini açtı. İki gözü birbirinden farklı renkteydi. Biri koyu kahverengi, diğeri açık maviydi. Cemal uzun süre konuşamadı. Hemşire sessizce yaklaştı. “Adını koydunuz mu?” Cemal başını iki yana salladı. Henüz hiçbir bebeğe isim seçmemişlerdi. Çünkü Nergis, “Hepsini gördükten sonra isimlerini kalbim söyleyecek,” demişti. Cemal camın arkasındaki bebeğe bakarken garip bir yakınlık hissetti. Sanki o minicik çocuk da ona bakıyordu. Üç gün sonra Nergis ilk kez bebeklerinin yanına getirildi. Hâlâ çok güçsüzdü. Tekerlekli sandalyede oturuyor, elleri titriyordu. Dokuz bebeğini gördüğünde ağlamaya başladı. Fakat onuncu kuvöze geldiği anda yüzündeki ifade değişti. Nergis bir anda sustu. “Bu…” diye fısıldadı. Cemal hemen yanına eğildi. “Nergis?” Kadının gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bebeğin kuvözündeki etikete baktı. Henüz sadece “Bebek 10” yazıyordu. Nergis titreyen parmaklarını cama dayadı. “Adı Deniz olsun.” Cemal şaşırdı. “Neden Deniz?” Nergis cevap vermedi. Sadece bebeğe bakmaya devam etti. O günden sonra tuhaflıklar peş peşe gelmeye başladı. Deniz, kardeşlerinden daha küçük doğmasına rağmen daha hızlı güçleniyordu. Diğer bebeklerin bazıları haftalarca solunum desteğine ihtiyaç duyarken Deniz beklenenden çok daha kısa sürede kendi başına nefes almaya başladı. Hemşireler onun çok sakin olduğunu söylüyordu. Fakat Nergis odaya girdiği anda Deniz’in davranışları değişiyordu. Başını annesinin sesine çeviriyor, parmaklarını hareket ettiriyor ve gözlerini uzun süre ondan ayırmıyordu. Bir gece Nergis bebeğin başında otururken yaşlı bir hemşire yanına geldi
- “Size garip bir şey söyleyeceğim,” dedi. Nergis dönüp ona baktı. “Ne?” “Otuz iki yıldır bu işi yapıyorum. Yeni doğmuş bir bebeğin annesini tanımasına şaşırmam. Ama bu çocuk sizi sanki çok daha önceden tanıyormuş gibi bakıyor.” Nergis’in yüzü bembeyaz oldu. Hemşire bunu fark edince sustu. Asıl sır, bebekler eve çıktıktan birkaç ay sonra ortaya çıktı. On çocuklu hayat Cemal ile Nergis’in hayal ettiğinden bile zordu. Ev sürekli ağlama sesleri, mama şişeleri, bezler ve uykusuz gecelerle doluydu. Ama Deniz, kardeşlerinden yine farklıydı. Geceleri neredeyse hiç ağlamıyordu. Bazen herkes uyuduğunda Nergis onun beşiğinin yanında oturuyor, sessizce yüzünü seyrediyordu. Cemal bir gece karısını böyle gördü. “Neden ona farklı davranıyorsun?” Nergis irkildi. “Farklı davranmıyorum.” “Davranıyorsun.” Cemal yatağın kenarına oturdu. “Dokuz çocuğumuzu seviyorsun. Ama Deniz’e baktığında… sanki başka bir şey görüyorsun.” Nergis başını öne eğdi. Cemal ilk defa karısının kendisinden bir şey sakladığını o gece hissetti. Aradan iki yıl geçti. Çocuklar yürümeye, konuşmaya başladı. Deniz’in farklılığı artık yalnızca görüntüsünde değildi. Kardeşleri birkaç kelime söylerken o uzun cümleler kuruyordu. Bir kez gördüğü insanların isimlerini hatırlıyor, evde eşyaların nerede olduğunu kimse öğretmeden biliyordu. Bir akşam ailece eski fotoğraflara bakıyorlardı. Nergis’in çocukluğuna ait albüm açıldığında Deniz bir fotoğrafı işaret etti. Fotoğrafta Nergis yaklaşık altı yaşındaydı. Yanında kendisinden birkaç yaş büyük bir erkek çocuk duruyordu. Deniz parmağını çocuğun üzerine koydu. “Anne, bu kim?” Nergis’in eli titredi. Albümü hemen kapattı. “Kimse.” Ama Cemal fotoğrafı çoktan görmüştü. “Kim bu?” Nergis ayağa kalktı. “Eski bir fotoğraf.” Deniz annesine bakarak sakin bir sesle söyledi: “Onun adı da Deniz.” Odadaki hava bir anda değişti. Cemal donup kaldı. Nergis çocuğuna baktı. “Bunu sana kim söyledi?” Deniz omuzlarını kaldırdı. “Bilmiyorum.” Nergis ağlamaya başladı. O gece yıllardır sakladığı gerçeği kocasına anlattı. Fotoğraftaki çocuk onun ağabeyiydi. Adı Deniz’di. Nergis altı yaşındayken ailesiyle birlikte deniz kenarında tatil yapmışlardı. Bir gün küçük Nergis akıntıya kapılmıştı. On iki yaşındaki ağabeyi onu kurtarmak için suya atlamıştı. Nergis kurtulmuştu. Ağabeyi ise geri dönememişti. Ailesi yaşananları yıllarca konuşmamış, Deniz’in fotoğraflarını bile ortadan kaldırmıştı. Nergis büyüdükçe anılarının çoğunu bastırmıştı. Fakat hamileliğin son aylarında sürekli aynı rüyayı görmeye başlamıştı. Rüyasında ağabeyi kıyıda duruyor ve ona şöyle diyordu: “Bu kez seni yalnız bırakmayacağım.” Cemal sessizce dinledi. “Bu yüzden bebeğe Deniz adını verdin.” Nergis başını salladı. “Evet.” Deniz’in fotoğraftaki çocuğun adını nasıl bildiğini ise hiçbir zaman açıklayamadılar. Yıllar geçti. On kardeş birlikte büyüdü. Deniz üstün zekâlı bir çocuk oldu ama ailesi onu hiçbir zaman diğerlerinden daha değerli görmedi. Nergis özellikle buna dikkat etti. Çünkü zamanla çok önemli bir şeyi anlamıştı. Deniz’in farklı olması onun daha fazla sevilmesi gerektiği anlamına gelmiyordu. Her çocuğun kendine ait bir hikâyesi vardı. Biri çok iyi resim yapıyordu, biri insanları güldürüyordu, biri hayvanlara karşı inanılmaz şefkatliydi. Deniz ise ailesine yıllarca unutmaya çalıştıkları bir şeyi hatırlatmıştı. Sevginin bazen tamamen kaybolmadığını. Bir gün on çocuk annelerinin etrafında otururken Deniz eski albümü yeniden açtı. Çocukluk fotoğrafını buldu. Bu kez Nergis albümü kapatmadı. Deniz fotoğrafa baktı, sonra annesine sarıldı. “Ben o değilim, değil mi anne?” Nergis oğlunun saçlarını okşadı. “Hayır,” dedi gülümseyerek. “Sen sadece sensin.” Deniz başını annesinin omzuna koydu. Nergis o anda yıllardır içinde taşıdığı suçluluğun ilk kez hafiflediğini hissetti. Belki oğlunun farklı gözlerinin, garip hatıralarının ve inanılmaz tesadüflerin hiçbir açıklaması yoktu. Belki de olmasına gerek yoktu. Çünkü Nergis sonunda geçmişte kaybettiği ağabeyini oğlunda aramaktan vazgeçmişti. Karşısında yeni bir hayat vardı. Ve o gün anladı: Bazı insanlar hayatımıza geçmişi geri getirmek için değil, geçmişle barışmayı öğretmek için gelirdi.

