- “Yorganı üzerimden atıp adamın üzerine atılmak için kaslarımı gerdiğim sırada, adam siyah çantayı açtı. İçinden çıkardığı şeyi gördüğümde ise nefesim kesildi.” Çantanın içinden bir silah, bir bıçak ya da aklımdan geçen herhangi bir şey çıkmadı. Adam, küçük bir tıbbi cihaz çıkardı. Ardından birkaç steril paket, ince bir hortum ve şeffaf bir ilaç şişesi. Ne olduğunu ilk anda anlayamadım. Ama yatağın yanında duran Beliz’in yüzünü gördüğümde, öfkemin arasına ilk kez başka bir duygu karıştı. Korku. Gerçek korku. Adam, çok alçak bir sesle konuştu. “Bu gece değerler biraz daha düşük. Ama paniğe gerek yok.” Beliz dudaklarını birbirine bastırdı. Ben ise hâlâ kıpırdamıyordum. Adamın elleri alışkın hareketlerle çalışıyordu. Sanki bunu daha önce defalarca yapmıştı. Beliz kolunu battaniyenin altından çıkardı. O anda üzerindeki uzun kollu bluzun neden hiç çıkmadığını anladım. Kolunun iç kısmı morluklarla doluydu. İğne izleri vardı. Bazıları yeni, bazıları solmaya başlamıştı. Göğsüm sıkıştı. Adam kolunu hafifçe sıvazladı. “Damar yine zor bulunacak.” Beliz gözlerini kapattı. “Bora uyanmasın yeter.” İşte o cümle beni yatağın içinden fırlattı. Bir anda doğruldum. “Ne oluyor burada?” Beliz çığlık attı. Adam refleksle geri çekildi. Elindeki küçük cihaz yere düştü. “Bora!” Beliz’in yüzü bir anda bembeyaz oldu. Adam hemen ellerini kaldırdı. “Lütfen sakin olun. Ben doktorum.” Yatağın kenarından kalktım. “Doktor mu?” Sesim öfkeden titriyordu. “Gece yarısı evime gizlice giren doktor mu?” Beliz ağlamaya başladı. “Bora, ne olur…” Adam cebinden kimliğini çıkarmaya çalıştı. Ben hâlâ saldırmaya hazır bir şekilde duruyordum. “Bir adım daha atma.” Adam durdu. “Ben Dr. Emre Dalgıç. Evde destek tedavisi uyguluyorum.” “Ne tedavisi?” O an odada birkaç saniyelik bir sessizlik oldu
- Beliz yüzünü çevirdi. İşte o sessizlik her şeyi değiştirdi. Öfkemi kaybettim. Çünkü ilk kez onların benden bir ilişki değil, başka bir şey sakladığını anlamıştım. Beliz’in omuzları titriyordu. “Bora…” Yanına döndüm. “Ne oluyor?” Beliz bana bakmadı. “Üç ay önce kontrol için hastaneye gittim.” “Neden?” “Başım dönüyordu. Çok yoruluyordum. Kilo veriyordum.” Yutkundu. “Kan tahlillerimde sorun çıktı.” Kalbim hızlandı. “Ne sorunu?” Beliz’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Lenfoma.” Sanki biri odadaki bütün havayı çekip almıştı. Söylediği kelimeyi duydum ama anlamlandıramadım. “Ne?” “Kanser.” Dizlerimin gücü kesildi. Yatağın kenarına oturdum. “Hayır.” Tek söyleyebildiğim buydu. “Hayır.” Beliz başını eğdi. “İlk başta erken evre olduğunu düşündüler. Sonra daha agresif olduğu anlaşıldı.” “Üç aydır mı biliyorsun?” Başını salladı. “Üç aydır bunu benden saklıyor musun?” “Evet.” O an içimdeki korkunun yerini öfke aldı. Ama bu kez başka türlü bir öfkeydi. “Nasıl yaparsın bunu?” Beliz ağlıyordu. “Çünkü sen daha önce annende aynı hastalığı yaşadın.” Sustum. Annem. On yıl önce kanserden kaybettiğim annem. Aylarca hastane koridorlarında uyumuş, her kötü haberde biraz daha çökmüştüm. Beliz bütün bunları biliyordu. “Doktorlar tedaviye hemen başlamamız gerektiğini söylediğinde seni düşündüm.” “Beni düşündüğün için mi söylemedin?” “Duru’yu düşündüm.” Sesi çatladı. “Beni hasta gördüğünde korkmasını istemedim. Seni yeniden aynı şeyin içine sokmak istemedim.” Başımı iki yana salladım. “Sen benim karımsın.” “Biliyorum.” “Benim hayatımı korumaya çalışırken beni hayatından çıkarmışsın.” Beliz bu cümleden sonra yüzünü ellerinin arasına aldı. Dr. Emre sessizce kapıya doğru çekildi. “Size biraz zaman vereyim.” Ben ona döndüm. “Her gece mi geliyorsunuz?” “Her gece değil. Bazı tedaviler ve kan değerleri için belirli gecelerde geliyorum.” “Peki neden gece?” Doktor cevap vermeden Beliz araya girdi. “Çünkü sen uyurken yapmak istedim.” Bir anda Duru’nun sözleri aklıma geldi. “Annem hep çok üzgün görünüyor.” O cümle zihnimde yankılandı. Kızım gerçeği görmüştü. Ben ise gördüğüm her parçayı kıskançlığımın içine yerleştirmiştim. Başımı ellerimin arasına aldım. “Duru seni gördü.” Beliz hızla bana baktı. “Ne?” “Adamı gördüğünü söyledi.” Beliz’in yüzü değişti. “Kızım…” Sesi paramparçaydı. “Ben onun hiçbir şey fark etmediğini sanıyordum.” “Fark etmiş.” Beliz gözlerini kapattı. “Bunu ona nasıl anlatacağız?” Cevap veremedim. Çünkü benim de ne söyleyeceğimi bilmiyordum. O gece Dr. Emre tedaviyi tamamladı. Ben yatağın yanında oturdum. İlk kez Beliz’in damarına giren iğneyi, serumun yavaşça aktığını, onun yorgun yüzünü gördüm. Ve ilk kez onun ne kadar zayıfladığını gerçekten fark ettim. O kadar uzun süre kendi korkularıma bakmıştım ki karımın yaşadığı korkuyu görememiştim. Sabaha karşı Beliz uyuyakaldığında odadan çıktım. Duru’nun odasının kapısı açıktı. İçeri baktığımda uyanık olduğunu gördüm. “Baba?” Yanına oturdum. “Uyumadın mı?” Başını salladı. “Adam yine geldi mi?” Derin bir nefes aldım. “Evet.” “Anneme kötü bir şey mi yapıyor?” Bu soru beni parçaladı. “Hayır.” Elini tuttum. “O adam annene yardım ediyor.” Duru kaşlarını çattı. “Annem hasta mı?” Bir an yalan söylemek istedim. Onu korumak istedim. Sonra Beliz’in yaptığı hatayı tekrar etmek üzere olduğumu fark ettim. “Evet.” Duru’nun gözleri doldu. “Ölecek mi?” Boğazım düğümlendi. “Doktorlar onu iyileştirmek için ellerinden geleni yapıyor. Biz de onun yanında olacağız.” Duru bana sarıldı. “Ben de mi?” “En çok sen.” O sabah üçümüz mutfak masasında oturduk. Beliz her şeyi Duru’nun anlayabileceği kadar basit anlattı. Duru ağladı. Beliz de ağladı. Ben de. Ama o günden sonra evimizde artık kapalı kapılar ardında fısıltılar olmadı. Tedavi günlerinde ben Beliz’in yanında oturdum. Duru ona küçük resimler yaptı. Bazen saçları dökülmeye başladığında Beliz aynaya bakıp ağladı. Bazen ben banyoya girip sessizce ağladım. Ama artık hiçbirimiz yalnız ağlamıyorduk. Aylar geçti. Tedavi kolay olmadı. İyi günler oldu. Çok kötü günler de. Sonra bir sabah hastanede doktor, son taramaların öncekilere göre çok daha iyi olduğunu söyledi. Hastalık tamamen bitmemişti. Ama tedaviye cevap veriyordu. Beliz elimi tuttu. Parmakları zayıftı. Ama sıcaktı. Arabaya dönerken Duru arka koltuktan bize seslendi. “Baba?” “Efendim?” “Artık o adam geceleri gelmeyecek mi?” Dikiz aynasından ona baktım. Gülümsüyordu. “Umarım gelmesine gerek kalmaz.” Duru başını pencereye yasladı. Sonra çocukların bazen yetişkinlerden daha doğru cümleler kurabildiği o garip anlardan birinde şöyle dedi: “Bence annem bir daha üzgünken gözlerini kapatmamalı.” Beliz bana baktı. Ben de ona. Elini tuttum. “Hayır,” dedim. “Bir daha hiçbirimiz gözlerimizi kapatmayacağız.” O gece yatak odasının kapısını ilk kez tamamen açık bıraktık. Çünkü o evde bizi birbirimizden koruyan şeyin sırlar değil, gerçeği birlikte taşıyabilmek olduğunu sonunda anlamıştık.

