- Anahtar deliğine eğildiğimde önce hiçbir şey göremedim. Banyonun içi karanlıktı. Cemil ışığı yakmamıştı. Yalnızca lavabonun üzerinde duran küçük gece lambasının solgun ışığı kapının altından sızıyordu. Tam geri çekilecektim ki içeriden bir ses duydum. Cemil ağlıyordu. Otuz beş yıldır her sabah saat dörtte yaptığı şeyin bu olduğunu düşünmek bile içimi parçaladı. Ama sonra başka bir ses işittim. Bir kadının sesi. Fısıltıyla konuşuyordu. “Bugün de geldin mi?” Nefesim kesildi. Elimi ağzıma kapattım. Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Cemil’in başka bir kadınla konuştuğuna artık emindim. Fakat birkaç saniye sonra içeriden gelen cevap, bütün düşüncelerimi değiştirdi. “Geleceğim demiştim. Sözümü tutacağım.” Kadının sesi titriyordu. “Bunca yıl sonra hâlâ bizi bırakmadın.” Bizi… Bu kelimeyi duyduğum anda kalbim daha hızlı atmaya başladı. Cemil’in başka bir kadını mı vardı? Yoksa yıllardır benden sakladığı başka bir ailesi mi? Kapının koluna uzanıp içeri girmek üzereydim. Fakat tam o sırada Cemil’in sesi yükseldi. “Artık zamanı geldi. Neriman’ın bunu öğrenmesi gerekiyor.” Donup kaldım. Benim adımı duymuştum. Demek konu bendim. Geri çekilip koridorun karanlığına saklandım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Cemil dışarı çıktı. Yüzünü yıkamıştı ama gözleri kıpkırmızıydı. Beni görmedi. Sessizce yatak odasına döndüm. O sabah onun yanına uzandığımda gözlerimi kapattım ve uyuyormuş gibi yaptım. Cemil yatağa girdi, uzun süre kıpırdamadan tavana baktı. Sonra elini uzatıp benim elimi tuttu. Parmakları titriyordu. O an içimdeki öfke biraz olsun dağıldı. Çünkü insan suçluysa genellikle kendini korumaya çalışırdı. Cemil ise sanki otuz beş yıldır kendisini değil, beni korumaya çalışıyordu. Ama neden? Ve o banyodaki kadın kimdi? Gün boyunca hiçbir şey söylemedim. Cemil işe gitmek için hazırlandığında onu kapıya kadar uğurladım. Ayakkabılarını giyerken bana baktı. “İyi misin?” “İyiyim.” Yalan söyledim. O da bana uzun uzun baktı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama yine sustu. Kapı kapandıktan sonra yıllardır ilk kez onun eşyalarını karıştırmaya başladım. Dolabını açtım. Eski gömleklerine baktım. Çekmecelerini tek tek kontrol ettim. Fakat ne bir mektup ne de gizli bir telefon buldum. Tam vazgeçecekken eski bir ayakkabı kutusunun içinde sararmış bir fotoğraf gördüm. Fotoğrafı elime aldığım anda nefesim kesildi. Fotoğrafta genç bir Cemil vardı. Yanında da henüz yirmili yaşlarında genç bir kadın duruyordu. Kadının kucağında küçücük bir bebek vardı. Fotoğrafın arkasında tek bir tarih yazıyordu. Fotoğrafı tekrar tekrar çevirdim. Kadının yüzüne baktım. Onu tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum. Yıllar önce aynı mahallede yaşayan, daha sonra ortadan kaybolan Sevda adında bir kadındı. Fakat asıl şok fotoğraftaki bebekti. Çünkü o bebeğin boynunda, çocuklarımızdan birinde yıllarca gördüğüm küçük doğum lekesinin aynısı vardı. Ellerim titremeye başladı. Cemil eve döndüğünde fotoğrafı masanın üzerine koydum. Beni görünce olduğu yerde kaldı. “Bunu nereden buldun?” “Artık bana yalan söyleme.” Cemil sandalyeye oturdu. Başını iki elinin arasına aldı. “Otuz beş yıl önce sana anlatamadığım bir şey vardı.” “Sevda kim?” Uzun bir sessizlik oldu. “Senin sandığın kişi değil.” “Peki bu çocuk kim?” Cemil gözlerini kaldırdı. “Benim.” Dünyam başıma yıkılmış gibi hissettim. Ama Cemil hemen devam etti. “Fakat onu terk etmedim.” O gece, otuz beş yıllık evliliğimizde hiç duymadığım bir hikâyeyi dinledim. Cemil benimle tanışmadan önce Sevda ile kısa bir ilişki yaşamıştı. Sevda hamile kaldığında ailesi onu başka biriyle evlendirmeye zorlamıştı. Çocuk dünyaya geldiğinde ise işler daha da kötüleşmişti. Bebeğin ciddi bir sağlık sorunu vardı. Sevda’nın ailesi onu istemiyordu. Cemil’in ise o dönemde ne parası vardı ne de gücü. Buna rağmen bebeğini bırakmayı reddetmişti. Fakat Sevda bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Cemil çocuğunu aramaya başlamıştı. Aylar sonra onu bulduğunda çocuk bir akrabasının yanında kalıyordu. Küçücük bebeğin tedaviye ihtiyacı vardı. Cemil gizlice çalışıp kazandığı paranın büyük bölümünü onun tedavisine harcamıştı. Sonra benimle tanışmıştı. “Bana neden anlatmadın?” diye sordum. “Çünkü seni kaybetmekten korktum.” “Beni kandırdın.” “Evet.” Cemil’in bu cevabı beni şaşırttı. Bahane üretmedi. Kendisini savunmadı. Sadece başını eğdi. “Hayatım boyunca yaptığım en büyük hataydı. Ama seni evlendikten sonra da bu çocuğu bırakamadım. Sana söylemeye cesaret edemedim.” “Peki otuz beş yıl boyunca her sabah saat dörtte banyoda ne yaptın?” Cemil gözlerini kapattı….
- “Onu arıyordum.” Şaşkınlıkla baktım. “Her sabah mı?” “İlk yıllarda mektuplar gelirdi. Sonra telefon görüşmeleri başladı. Yıllar geçtikçe başka bir düzen kurduk. O, herkes uyurken benimle konuşurdu. Çünkü hayatındaki insanların çoğu benim varlığımı bilmiyordu.” “Peki Sevda?” Cemil derin bir nefes aldı. “Sevda yıllar önce öldü.” Banyoda duyduğum kadın sesinin kim olduğunu sordum. Cemil bir süre sustuktan sonra cevap verdi. “Onun kızı.” İçim ürperdi. “Yani fotoğraftaki çocuk büyüdü mü?” Cemil başını salladı. “Evet.” Sonra cebinden eski bir telefon çıkardı. Ekranda bir kadın fotoğrafı vardı. Fotoğrafa baktığımda uzun süre konuşamadım. Kadının yüzünde bana tanıdık gelen bir şey vardı. Gözleri… Bakışları… Sanki yıllardır bir yerlerde görüyordum. Cemil yavaşça konuştu. “Onun adı Aysel.” Bir anda aklıma bir şey geldi. Yıllardır evimizin karşısındaki sokakta yaşayan, zaman zaman bize yemek getiren sessiz kadını hatırladım. Aysel. Bunca yıl boyunca onunla birkaç kez konuşmuştum. Hatta bir keresinde Cemil’e, “Bu kadın sana neden bu kadar tanıdık bakıyor?” diye sormuştum. Cemil o zaman sadece gülümsemişti. Meğer cevap otuz beş yıldır yanı başımızdaymış. Fakat hikâyenin en ağır kısmı henüz bitmemişti. Cemil ayağa kalktı. “Onu yarın sana getireceğim.” “Hayır.” Cemil şaşırdı. “Ben onunla bugün tanışmak istiyorum.” Ertesi gün Aysel kapımızdan içeri girdiğinde, yıllardır kapalı duran bir kapının sonunda açıldığını hissettim. Kadın gözleri dolu dolu bana baktı. “Ben sizi çok uzun zamandır tanıyorum.” “Beni mi?” “Babamın anlattıklarından.” Sonra Cemil’e döndü. “Artık saklanmana gerek yok.” Cemil ağlamaya başladı. Aysel ona sarıldı. Ben ise birkaç adım uzakta duruyordum. İçimde hâlâ kırgınlık vardı. Otuz beş yıl boyunca benden saklanan bir hayatı kabullenmek kolay değildi. Ama aynı zamanda başka bir gerçeği de görüyordum. Cemil yıllarca beni aldatmamıştı. Beni başka bir kadınla paylaşmamıştı. Her sabah saat dörtte banyoya kapanmasının sebebi, hayatındaki başka bir kadını saklamak değil, yıllar önce çaresiz bırakılmış bir çocuğa babalık etmeye çalışmasıydı. O gün Aysel gittikten sonra Cemil’e baktım. “Bana kızgın olduğunu biliyorum,” dedi. “Çok kızgınım.” Başını eğdi. “Beni affetmeni istemiyorum. Sadece gerçeği bilmeni istedim.” Yanına oturdum. “Otuz beş yıl boyunca bana güvenmedin.” “Biliyorum.” “Ben de artık sana eskisi gibi güvenemem.” Cemil gözlerimin içine baktı. “Bunu hak ettim.” Elini tuttum. “Fakat kalan yıllarımızı da yalanla geçirmek istemiyorum.” Cemil’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ne yapacağız?” “Her şeyi yeniden öğreneceğiz.” O günden sonra hayatımız bir anda değişmedi. Ben hemen affetmedim. Cemil de benden bunu beklemedi. Ama ilk kez konuşmaya başladık. Gerçekten konuştuk. Otuz beş yıl boyunca sustuğumuz şeyleri anlattık birbirimize. Cemil, Aysel’le ilişkisini artık gizlemedi. Aysel de zamanla hayatımızın bir parçası oldu. İlk başlarda aramızda tuhaf bir mesafe vardı. Sonra o mesafe yavaş yavaş kayboldu. Bir akşam Aysel bana sarılıp “Keşke sizi daha önce tanısaydım,” dediğinde gözlerim doldu. “Ben de,” dedim. Cemil ise kapının yanında bizi izliyordu. O gece saat dört olduğunda gözlerim kendiliğinden açıldı. Cemil yataktan kalkmadı. Şaşkınlıkla ona baktım. “Bugün banyoya gitmeyecek misin?” Gülümsedi. “Artık saklanacak kimse yok.” Elini tuttum. “Gitme.” Cemil başını yastığa koydu. “Gitmem.” İlk kez otuz beş yıl sonra saat dörtte ikimiz de aynı yatakta kaldık. Sabah güneşi perdelerin arasından içeri süzülürken Cemil’in elini tuttum. Hayatımız kusursuz değildi. Otuz beş yılın sessizliğini bir gecede silemezdik. Ama şunu öğrenmiştim: Bazen bir insanın sakladığı sır, düşündüğünüzden çok daha farklı olabilir. Bazen yıllarca kapalı kalan bir kapının ardında ihanet değil, korku vardır. Ve bazen affetmek, geçmişte yapılanları unutmak değil, gerçeği öğrendikten sonra geleceğe birlikte bakmayı seçmektir. Cemil yıllarca beni koruduğunu sanarak hayatımızın en büyük sırrını saklamıştı. Oysa sonunda anladık ki insan sevdiği kişiyi gerçekten korumak istiyorsa, onu karanlıkta bırakmamalıydı. O sabah saat dörtte artık banyoya kilitlenen bir kapı yoktu. Sadece yan yana oturan iki yaşlı insan vardı. Ve aramızda, otuz beş yıl sonra nihayet söylenmiş bir gerçek… Çünkü bazen bir evliliği kurtaran şey, saklanan sırrın büyüklüğü değil; gerçeği öğrendikten sonra birbirinizin elini bırakmamayı seçmenizdir.

