- “Çocukların yerde de yatabilir. Rahat etmek isteseydin gidip bir otel odası tutsaydın!” Annem elindeki iki eski uyku tulumunu sertçe ayaklarımın dibine bıraktığında, kız kardeşim Hande misafir odasının kapısından bana bakıp kahkahayı bastı. Naylon kumaşın soğuk parkeye vururken çıkardığı o sert ses, gözlerimi her kapattığımda hâlâ kulaklarımda çınlar. Benim adım Cansu. İstanbul’da büyük bir hastanenin acil servisinde çalışan 33 yaşında bir hemşireyim. Eşimden ayrıldıktan sonra 6 yaşındaki kızım Zeynep ve 3 yaşındaki oğlum Ali ile tek başıma ayakta durmaya çalışıyorum. Kasım tatilinde Bursa’daki annemin yanına gitmek için sabaha karşı yola çıkmış, saatlerce direksiyon sallamıştım. Yanımızda oyuncaklar, battaniyeler ve 12 saatlik nöbetten çıkıp pişirdiğim bir tepsi börek vardı. Yolda kızım Zeynep arkadan kısık bir sesle, “Anne, anneannem bizi gerçekten seviyor mu?” diye sorduğunda içime bir taş oturmuştu. Eve vardığımızda bizi kimse karşılamadı. Kız kardeşim Hande, kocası Serkan ve iki çocuğuyla misafir odasına çoktan yerleşmişti. Yatakların üzerinde yumuşacık yorganlar, komodinlerde kurabiyeler duruyordu. Annem bize dönüp bakmadı bile; tek söylediği “Kirli ayakkabılarınızı kapıda bırakın” oldu.
- Akşam yemeğinde Hande’nin çocuklarına antika porselen tabaklarda servis yapılırken, benim çocuklarımın önüne yıpranmış plastik piknik tabakları kondu. Gece saat dokuzda çocuklar acıkıp uykusu geldiğinde anneme nerede yatacağımızı sordum. Annem dolaptan babamdan kalma tozlu iki uyku tulumunu çıkarıp salondaki soğuk parkenin üzerine attı. Hande ise kapıya yaslanıp, “Otel tutsaydın!” diye alay etti. Gece saat 11’de kızım Zeynep ağlayarak, “Anne sırtım çok ağırdı, çok soğuk” dedi. O an içimdeki bir şeyler kırıldı. Çocuklarımı o soğuktan kaldırdım, eşyalarımızı topladım ve gecenin köründe İstanbul’a dönmek üzere evi terk ettim. Annem ertesi gün sadece, “Vedalaşmadan gitmen büyük saygısızlık” diye mesaj attı. Ne yolda başımıza bir şey gelip gelmediğini sordu ne de torunlarını merak etti. Ama annemin bilmediği bir şey vardı. Ben son üç aydır ona hayatının en büyük sürprizini hazırlıyordum. 65. yaş günü için Sapanca göl kenarında devasa bir konak kiralamış, 45 kişilik organizasyon, canlı müzik, özel fotoğrafçı ve en sevdiği havuçlu pasta dâhil her şeyi ayarlamıştım. Tam 250.000 TL ödemiştim. Bu parayı kazanmak için acil serviste üst üste 12 saatlik gece mesailerine kalmış, çocuklarıma yeni kışlık mont almayı bile ertelemiştim. İstanbul’a döner dönmez mekan dahil tüm şirketleri tek tek aradım: “Organizasyonu iptal ediyorum.” İki gün sonra organizasyon şirketi iptal teyidi için annemin evini aradığında gerçek ortaya çıktı. Annem ve Hande neye uğradığını şaşırdı. Hande mekanları yeniden tutmaya çalışsa da her yer doluydu. İki gün içinde telefonuma 98 cevapsız çağrı düştü. Ve Salı günü öğleden sonra kapım çaldı. Annem ve Hande öfkeden deliye dönmüş bir halde İstanbul’daki evimin kapısındaydı…Annem içeri girer girmez, “Bana sormadan doğum günü partimi nasıl iptal edersin!” diye bağırmaya başladı. Çocukları odalarına gönderdikten sonra mutfak masasındaki kalın klasörü çıkardım ve önlerine fırlattım. İçindeki onlarca ödenmiş faturayı masaya saçtım. Göl konağı kirası, özel ikramlar, canlı orkestra, çiçek süslemeleri, fotoğrafçı… Masanın üzeri ödenmiş makbuzlarla kaplandı. Annem belgelere bakarken elleri titredi: “Bütün bunları… Sen tek başına mı ödedin?” “Evet,” dedim dimdik durarak. “Üç aydır acil serviste tuttuğum gece nöbetleriyle ödedim. Masada duran bütçe planıma bakın. Üzeri kırmızı kalemle çizilmiş ‘Çocukların kışlık montları’ yazısını görüyor musunuz? Sizin partinizin kaporasını tamamlayabilmek için kendi evlatlarımın montunu almayı erteledim!” Kız kardeşim Hande donakaldı. “Çocuklara mont almadın mı?” diye fısıldadı. Annem kendimi savunmaya çalışarak, “Ama benim bundan haberim yoktu! Bilseydim böyle yapmazdım!” dedi. “Neyi bilseydin anne?” diye sordum sakince. “Sana 250 bin liralık lüks bir parti hazırladığımı bilseydin mi kızıma bir yatak veriridin? Benim evlatlarım senin evinde plastik tabaklarla soğuk parkede uyutulurken, Hande’nin çocukları porselen tabaklarda kurabiye yiyordu. Kararların sonuçları olur demiştin ya; işte benim kararımın sonucu da bu.” Annem gözyaşlarına boğuldu. “Beni cezalandırıyor musun?” “Hayır,” dedim. “Cezalandırmak sana ait bir şeyi elinden almaktır. Ben sadece sana kendi emeğimle verdiğim hediyeyi geri çektim. Bundan sonra çocuklarıma bir insan gibi değer vermediğiniz sürece bu kapıdan içeri adım atamazsınız. Benim çocuklarım bir daha asla başkaları rahat etsin diye soğuk parkelerde yatmayacak.” Hande ve annem tek bir kelime bile edemeden eşyalarını toplayıp evden çıktılar. Doğum günü geldiğinde, organizasyon iptal olduğu için Hande annemi Bursa’daki sıradan bir lokantaya götürmek zorunda kaldı. Süpermarketten alınan sıradan bir pastanın önünde çekilmiş mahzun bir fotoğrafını gördüm. Akşam görüntülü aradığımızda, annem kameraya bakıp kısık bir sesle, “Aradığın için teşekkür ederim Cansu,” dedi. Artık ne bir sitem vardı sesinde ne de bir kibir. İki hafta sonra kapıma büyük bir kargo paketi geldi. İçinden kızıma ve oğluma alınmış en kaliteli markadan iki adet sıcacık kışlık mont çıktı. Gönderen kısmında Hande’nin adı yazıyordu. Bazen gerçek bir özür, süslü kelimelerle değil, sessizce yapılan telafilerle gelirdi. O günden sonra annemle ilişkimi tamamen koparmadım ama araya sarsılmaz sınırlar koydum. Çocuklarım artık kendi değerlerini biliyor, ben ise geceleri içim rahat bir şekilde başımı yastığa koyuyorum. Çünkü evlatlarımı korumak, başkalarını memnun etmekten çok daha kıymetliydi.

