DOLAR
Alış: 44.82
Satış: 45.00
EURO
Alış: 52.41
Satış: 52.62
GBP
Alış: 60.32
Satış: 60.77
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
26.04.2026
KİMSENİN İSTEMEDİĞİ O KIZI EVLAT EDİNDİM
- Eşim Kemal ile çocuk sahibi olamadık ve yıllarca bu gerçeği kabullenerek yaşadık. Ancak ellili yaşlarımıza geldiğimizde, yetimhanede çalışan bir komşumuzdan kimsenin istemediği beş yaşındaki bir kız çocuğunun hikayesini duyduk. Doğum lekesi yüzünden terk edilmişti ve kimse ona yuva olmak istemiyordu. Kemal’le hiç tereddüt etmeden o kızı evlat edinmeye karar verdik. Adı Zeynep’ti. Onu gördüğüm ilk an kalbim sevgiyle doldu. Aradan geçen 25 yıl boyunca bizim her şeyimiz oldu; büyüdü, tıp fakültesine girdi ve insanlara yardım etme hayaliyle harika bir doktor adayı oldu. Hayatımızdaki en büyük gurur kaynağıydı. Ta ki o sıradan sabaha kadar… Posta kutusunda pulsuz ve iade adresi olmayan gizemli bir zarf buldum. Zarfı açıp içindeki el yazısı mektubu okumaya başladığımda kanım dondu: “Merhaba. Ben Zeynep’in biyolojik annesiyim. Bu size tuhaf gelebilir ama onun geçmişi hakkındaki gerçeği bilmeniz gerekiyor. Artık susamam, bu sırrı 20 yıldan fazla süredir taşıyorum…” Daha ilk paragrafı bitirmeden ellerim titremeye başlamıştı. Gözlerim korkuyla mektubun geri kalanına kayarken, bunca yıldır inandığım her şeyi yıkacak o satırları okumak üzere olduğumu henüz bilmiyordum… Mektubun devamını okurken nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Gözlerim satırlar arasında hızla gidip gelirken, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Yetmiş beş yaşındaydım, hayatımın son demlerini huzur içinde geçirmeyi planlarken, o sıradan zarfın içinden çıkan bir kağıt parçası geçmişin üzerine örttüğümüz tüm o kalın örtüleri tek bir hamlede söküp atmıştı. Titreyen parmaklarımla kağıdı düzeltip okumaya devam ettim. “Size yalan söylediler,” diye devam ediyordu mektup. “Zeynep o yetimhaneye rastgele terk edilmedi. Ben onu o soğuk taş binaya özellikle yerleştirdim. Çünkü o mahallede oturduğunuzu, çocuk sahibi olamadığınızı ve sevgi dolu insanlar olduğunuzu biliyordum. Sizi haftalarca, gizlice takip ettim. Kızımın sadece güvende olmasını değil, aynı zamanda şefkatle sevilmesini istedim. Ve yanılmadım. Ona harika bir hayat verdiniz. Siz onun gerçek ailesi oldunuz. Ben ise onu sadece uzaktan izlemekle yetindim. İlk bisiklete bindiği gün parkın köşesindeki ağacın arkasındaydım. Tıp fakültesinden mezun olduğu gün, o büyük tören salonunun en arka koltuğunda oturup sessizce ağlayan, yüzünü gizleyen kadın bendim.” Gözyaşlarım benden habersiz yanaklarımdan süzülüp kağıdın üzerine damladı. Bir anne olarak içgüdülerim ayaklanmıştı. Bu kadının anlattıkları bir itiraftan çok, bir veda gibi kokuyordu. Neden şimdi? Neden 25 yıl sonra? Cevap, hemen bir sonraki paragrafta bir tokat gibi yüzüme çarpacaktı. “Ama şimdi her şey tehlikede. Zeynep’in boynunun altındaki, omzuna doğru uzanan o şarap rengi doğum lekesi… O sadece bir leke değil. Babasının soyundan gelen, o lanetli ailenin tüm fertlerinde bulunan genetik bir mühür. Zeynep’in babası sıradan biri değildi. Yeraltı dünyasının en acımasız, en karanlık adamlarından biriydi. Bir kız çocuğu istemiyordu, eğer gerçeği öğrenseydi onu ya satar ya da yok ederdi. Onu doğumda öldü gösterip kaçırdım. Ancak geçen ay Zeynep’in çalıştığı hastanenin yerel bir gazetede haberi çıktı. Fotoğrafta önlüğü hafif kaymıştı ve o leke görünüyordu. Babası o fotoğrafı gördü. Benim yalan söylediğimi, kızının hayatta olduğunu anladılar. Dün gece evimi bastılar. Şans eseri kaçmayı başardım ama artık çok fazla vaktim yok. Benim peşimdeler ve çok yakında Zeynep’i bulacaklar. Bu mektubu okuduğunuz an, yalvarırım Zeynep’i alın ve o şehirden gidin. Polise gitmeyin, onların her yerde adamı var. Sadece kaçın. Kızımı, bizim kızımızı koruyun.” Mektubu elimden düşürdüğümde dizlerimin bağı çözüldü. Oturduğum sandalyeye yığılıp kaldım. 25 yıl önce, kucağıma ilk verdiklerinde omuzundaki o küçük, yıldıza benzeyen kızarıklığı öpüp kokladığım an gözümün önüne geldi. Kimsenin istemediği o leke, aslında onun ölüm fermanıymış
- “Kemal!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Sesim yetmiş beş yaşın verdiği tüm o çatlaklıkla, ama bir o kadar da vahşi bir panikle yankılandı. “Kemal, çabuk buraya gel!” Kocam bahçedeki gülleri buduyordu. Sesimdeki dehşeti anlamış olacak ki, elindeki budama makasını yere atıp koşarak içeri girdi. Ellerindeki toprak izlerine aldırmadan omuzlarımdan tuttu. “Ne oldu? Rengin bembeyaz, kalp ilacını mı unuttun yoksa?” Yere düşen mektubu işaret ettim. Konuşamıyordum. Kemal eğilip mektubu aldı. Okudukça onun da yüzündeki kanın çekildiğini, gözbebeklerinin büyüdüğünü gördüm. O sarsılmaz, güçlü kocamın elleri tıpkı benimki gibi titremeye başlamıştı. “Zeynep…” diye fısıldadı sadece. “Zeynep şu an hastanede. Bugün acil serviste nöbetçiydi.” Hemen telefona sarıldım. Zeynep’in numarasını tuşlarken parmaklarım birbirine dolanıyordu. Telefon çaldı, çaldı, çaldı… Ve o korkunç mekanik ses duyuldu: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Kemal’le birbirimize baktık. Tek bir kelime dahi etmeden dışarı fırladık. Yaşlılığın getirdiği o yavaşlık, eklem ağrıları, hepsi bir anda yok olmuştu. İçimizdeki o yakıcı evlat sevgisi bizi ayakta tutuyordu. Eski arabamıza atladığımız gibi hastanenin yolunu tuttuk. Şehrin o yoğun trafiğinde Kemal arabayı sanki yirmili yaşlarındaymış gibi çılgınca kullanıyordu. Kırmızı ışıklar, kornalar, küfürler… Hiçbiri umurumuzda değildi. Gözümün önünden Zeynep’in gülüşü, bana “Anneciğim” deyişi, saçlarını örüşüm geçiyordu. Onu benden almalarına, o karanlık adamlara teslim etmelerine izin veremezdim. O benim kızımdı! Onu ben büyütmüştüm! Hastanenin acil servis girişine nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum bile. Frenlerin acı çığlığıyla durduk. Arabanın kapısını hızla çarpıp içeri daldık. İçerisi her zamanki gibi mahşer yeriydi. Sedye taşıyan hemşireler, ağlayan hastalar, koşturan asistan doktorlar… Gözlerim deliler gibi Zeynep’in o beyaz önlüğünü, dalgalı kahverengi saçlarını arıyordu. Danışmadaki görevli kıza doğru koştum. Nefes nefeseydim. “Doktor Zeynep!” dedim masaya tutunarak. “Doktor Zeynep nerede?” Genç kız bilgisayar ekranından başını kaldırıp bana şaşkınlıkla baktı. “Zeynep Hanım mı? Kendisi biraz önce molaya çıktı teyzeciğim.” “Nereye gitti? Kantine mi?” diye araya girdi Kemal, sesi tehditkar çıkmıştı. “Hayır,” dedi kız tereddütle. “Az önce uzun boylu, takım elbiseli bir adam geldi. Zeynep Hanım’ın babası olduğunu söyledi. Uzun zamandır görüşmüyorlarmış, ona büyük bir sürpriz yapacağını belirtti. Birlikte eksi ikinci kattaki kapalı otoparka indiler, arabada hediyesini verecekmiş galiba…” O an dünya durdu. Etrafımdaki tüm sesler uğultuya dönüştü. Kemal’le göz göze geldiğimizde ikimiz de o acı gerçeği aynı anda fark etmiştik. Zeynep’in babası tam yanımda duruyordu. Otoparka inen adam, mektuptaki o karanlık geçmişin ta kendisiydi. Asansörleri bekleyecek vaktimiz yoktu. Kemal elimi sımsıkı tuttu ve acil çıkış merdivenlerine doğru koştuk. Basamakları ikişer ikişer, tökezleyerek iniyorduk. Kalbim artık göğsümden dışarı fırlamak üzereydi ama duramazdım. Ağır, gri yangın kapısını iterek kapalı otoparka daldık. İçerisi loş, soğuk ve rutubetliydi. Arabaların arasında yankılanan ayak seslerimizden başka bir şey duyulmuyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken ileride, duvar dibine park edilmiş siyah, camları tamamen filmli büyük bir cip gördüm. Ve hemen yanında… Zeynep’i. Beyaz önlüğüyle orada duruyordu. Karşısındaki adamın yüzü karanlıkta kalmıştı ama iri yarı silüeti korku vericiydi. Zeynep’in adamın yüzüne, anlam veremediği bir şaşkınlıkla baktığını görebiliyordum. Adam elini uzatıp Zeynep’in omuzundaki önlüğü hafifçe sıyırdı, doğrudan doğum lekesine bakıyordu. Bütün gücümü, ciğerlerimde kalan son nefesi toplayarak otoparkın duvarlarında yankılanacak o çığlığı attım: “ZEYNEP! UZAK DUR ONDAN!” Zeynep irkilerek bize doğru döndü. Ancak asıl kanımı donduran şey bu değildi. Takım elbiseli adam, Zeynep’in kolunu yavaşça bırakıp bize doğru döndüğünde… Yüzüne vuran otoparkın o soluk sarı ışığı altında adamın yüzünü gördüm. Ve o an, mektuptaki hiçbir şeyin abartı olmadığını, 25 yıllık huzurlu hayatımızın bittiğini ve asıl kabusun daha yeni başladığını tüm dehşetiyle anladım. Çünkü adamın yüzü… o hiç beklemediğim kadar tanıdıktı.
Benzer Galeriler
-
Ailem iflas ettiği için zengin ve babam yaşında bir adamla evlenmek zorunda kaldım.
-
HAVALİMANINDA TERK EDİLİŞ: Çocukları onu 500 lirayla bırakıp 20 günlüğüne Antalya’ya gitti
-
Altmış yaşındaki milyoner kadın, kendi şirketine temizlikçi kılığında gitmişti…
-
Askerler, basit bir kızın onlara denk olmadığını düşündükleri için acemiye alay ediyorlardı
-
Çiftçi bir dul, nehirde İPlerle bağlı genç bir kızı AZGIN SUYA DÜŞMEK ÜZEREYKEN gördü…
-
Her gece kızım, ‘Odamıza biri geliyor’ derdi…


