DOLAR
Alış: 49.47
Satış: 49.67
EURO
Alış: 55.53
Satış: 55.76
GBP
Alış: 66.14
Satış: 66.63
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
21.10.2026
Gelinim beni kendi soframdan kaldırmak istedi.
- Selin’in benden çalmaya çalıştığı ilk şey evim değildi. Önce sandalyemi aldı. Neredeyse kırk yıldır sofranın başındaki ceviz sandalye benimdi. O sandalyede oğlum Murat’ın çocukluk doğum günlerini, üniversiteye girdiği akşamı, eşim Kemal’i toprağa verdikten sonraki ilk sessiz yemeği ve ailemizin başından geçen sayısız krizi yaşamıştım. Ama o yılbaşı akşamı, tam sandalyeme uzanırken gelinim Selin önüme geçti. Dudaklarında ince, cilalı bir gülümseme vardı. “Anne, istersen sen yukarıda yesen daha rahat edersin,” dedi. Bağırmadı. Sesini yükseltmedi. Sanki beni kendi soframdan sürmek bir iyilikmiş gibi yumuşak söyledi. İşte o yumuşaklık canımı acıttı. Salon bir anda dondu. Mutfaktan tereyağı, kekik ve fırında hindinin kokusu geliyordu. Kristal bardaklar avizenin altında parlıyor, yıllar önce kendi ellerimle işlediğim Amerikan servisleri masada duruyordu. Pirinç şamdanların arasındaki küçük çam dallarını sabah erkenden ben yerleştirmiştim. Üzerimde hâlâ önlüğüm vardı. Gözlüğümü saçlarımın arasına itmiş, sabahtan beri mutfakla salon arasında gidip gelmekten ayaklarımı hissetmez olmuştum. Her şey yerli yerindeydi. Ben hariç. Selin, Ankara Bahçelievler’deki evimin ortasında, benim yaptığım yemekleri yiyen ve benim evimi öven misafirlerinin arasında ev sahibi gibi duruyordu. Bu bir restoran değildi. Selin’in davet salonu hiç değildi. Burası benim evimdi. Kemal’le bu evi Murat daha gece lambasıyla uyuyan bir çocukken almıştık. Oğlumu bu çatının altında büyütmüş, bu mutfakta doğum günü pastaları yapmış, cenazelerden sonra tencere tencere yemek pişirmiş, yıllardır her yılbaşı sofrasını burada kurmuştum. Üst kattaki kilitli metal kutunun içinde tapu duruyordu. Tapuda yalnızca benim adım vardı. Ama Selin beni bir gecede silmeye başlamamıştı. Aylar önce Murat aramıştı. “Anne, biraz sıkıştık,” demişti. Selin’in işi tutmamış, kiraları artmıştı. Sadece birkaç ay kalacaklardı. Biraz nefes almaları gerekiyordu. Ben önce anne oldum, sonra aklımı kullandım. “Gelin,” dedim. İlk değişiklikler kavga etmeye değmeyecek kadar küçüktü. Salondaki bir minder “eski moda” olduğu için kayboldu. Kemal’le çekilmiş fotoğrafımız “duvarı kalabalık gösteriyor” diye kaldırıldı. Mavi kupam, Selin’in beyaz fincan takımına uymadığı için dolabın arkasına itildi. Raflar “daha kullanışlı” olsun diye değişti. Odalar “esnek alan” oldu. Benim evim yavaş yavaş onun cümleleriyle yeniden adlandırıldı. İnsan kendi hayatında böyle misafir olur. Santim santim. Eşya eşya. Suskunluk suskunluk. Aralık geldiğinde Selin kapıyı kuryelere benden önce açıyor, yılbaşı yemeğinden “benim davetim” diye söz ediyordu. Oysa menüyü ben hazırlamış, alışverişi ben yapmış, gümüşleri ben parlatmıştım. Murat hepsini görüyordu. Bundan emindim. Ama kapı aralıklarında, huzurun cesaret gerektirmeden geri dönmesini bekleyen adamların yüz ifadesiyle duruyordu. O akşam Selin’in arkadaşları geldi. Ellerinde şarap şişeleri ve paketler vardı. Hediyeleri ona verdiler. Masayı övdüler. Şamdanları sordular. Selin her iltifatı, sanki hepsini kendi hazırlamış gibi kabul etti. Son tabağı da getirip önlüğüme ellerimi sildim ve sofranın başındaki sandalyeme yöneldim. Selin önümde durdu. “Anne, sen yukarıda yesen daha rahat edersin.” Kimse kıpırdamadı. Bir kadın bardağını yavaşça masaya bıraktı. Bir başkası gözlerini tabağına indirdi. Murat’ın yüzü soldu ama yine tek kelime etmedi. Önce oğluma baktım. Sonra sofradaki yabancılara. En son Selin’e. İçimde bir şey aniden sustu. Öfke değildi. Utanç değildi. Netlikti. Bulaşık bezini büfenin üzerine bıraktım. Önlüğümü yavaşça çözüp ikiye katladım. Sonra sandalyemin arkasına geçtim, iki elimi ceviz sırtlığa koydum ve Selin’in gözlerinin içine baktım. Gülümsemeye devam ediyordu. Ama artık o gülümseme titriyordu. Murat fısıldadı. “Anne…” Onu duymamış gibi yaptım. Koridordaki eski saat tıkırdıyordu. Mum alevleri hafifçe oynadı. Masadaki herkes bana bakıyordu. Sonra elimi önlüğümün cebine soktum ve küçük pirinç anahtarı avucuma aldım. O anahtarın neyi açtığını yalnızca ben biliyordum. Anahtarı avucumda sıkıp sandalyeyi masadan biraz daha geriye çektim. “Kimse yemeğe başlamasın,” dedim. Sesim şaşırtıcı biçimde sakindi. Selin’in kaşları hafifçe kalktı. “Anne, şimdi gerçekten bunu büyütmeyelim.” İlk kez o gece ona “anne” kelimesini silah gibi kullandığını fark ettim. Yakınlık çağrısı değildi. Beni yumuşatmak için seçilmiş bir kelimeydi. “Büyüten ben değilim,” dedim. “Ben sadece yukarı çıkıp bana ait bir şeyi getireceğim.” Murat sandalyesinden kalkacak gibi oldu. “Ben geleyim.” “Hayır.” Tek kelime yetti. Merdivenleri çıkarken dizlerim sızlıyordu. Arkamdan fısıltılar geliyordu ama dönmedim. Yatak odama girdim, gardırobun içindeki eski battaniyeleri kenara çektim ve tabandaki metal kutuya ulaştım. Kutunun kapağında Kemal’in yıllar önce taktığı küçük pirinç kilit vardı. Anahtarı çevirdiğimde metalin sesi odada kuru bir tıkırtı çıkardı. İçinde tapu, sigorta evrakları, Kemal’in ölüm belgesi, birkaç banka dosyası ve son iki haftadır kimseye söylemediğim kahverengi bir zarf vardı. Zarfı elime aldığımda ellerim ilk kez titredi. Çünkü o zarfın orada olmasının sebebi sadece Selin’in sandalyemle ilgili sözü değildi. Her şey üç hafta önce başlamıştı. Bir salı öğleden sonrasıydı. Eczaneden dönmüş, anahtarı kapıya uzatmıştım ki içeriden yabancı bir erkek sesi duydum. “Salon geniş. Taşıyıcı duvar şu tarafta olabilir.” Kapıyı açtığımda Selin, takım elbiseli bir adamla salonda dolaşıyordu. Adam elinde küçük bir lazer metre tutuyordu. Beni görünce Selin’in yüzü bir anlığına boşaldı. “Anne, erken geldin.” “Kim bu?” diye sordum. “Bir arkadaşın tanıdığı. Dekorasyon işi yapıyor.” Adam bana başıyla selam verdi. Fazla konuşmadı. Beş dakika içinde çıktı. O gün meseleyi uzatmadım. Ama ertesi sabah büfenin arkasında katlanmış bir kartvizit buldum. Adam dekorasyoncu değil, emlak danışmanıydı. Kartın üzerindeki şirket adını görünce içimde eski bir korku uyandı. Yıllar önce Kemal hastanedeyken bankalarla, borçlarla, evraklarla tek başıma uğraşmıştım. Bir insanın kendi evini kaybetme korkusunu bir kez yaşadıktan sonra bazı kelimeleri kolay unutamıyorsunuz. O gün kartı cebime koydum ve hiçbir şey söylemedim. İki gün sonra telefonum çaldı. Arayan, yıllardır çalıştığım bankadaki müşteri temsilcisiydi. “Necla Hanım, konutunuzla ilgili ekspertiz sürecini siz mi başlattınız?” diye sordu. Kalbim o anda duracak gibi oldu.
- “Hayır.” Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. “Peki. O zaman herhangi bir işlem yapılmayacak. Güvenlik amacıyla sizi teyit etmek istedik.” Telefonda ayrıntı vermediler. Zaten vermeleri de doğru olmazdı. Ama bilmem gerekeni öğrenmiştim. Birileri benim evimin değerini öğrenmeye çalışıyordu. O akşam Selin mutfakta telefonla konuşurken yanından geçtim. “Evet, tapu onda ama sonuçta Murat tek çocuk,” dediğini duydum. Beni fark edince sustu. “Kimle konuşuyorsun?” “Arkadaşım Derya’yla.” “Ne hakkında?” “Saçma sapan şeyler işte.” Gülümsedi. Ama gözleri gülmedi. Ertesi gün Kemal’den kalma dosyaları çıkardım. Tapuyu kontrol ettim. Vergileri, sigortayı, her şeyi tek tek gözden geçirdim. Sonra yıllardır görüşmediğim eski komşumuzun kızı olan avukat Aylin’i aradım. Ona yaşananları anlattım. Aylin beni hiç bölmeden dinledi. “Necla Teyze,” dedi, “şu anda paniğe gerek yok. Tapu sizin üzerinizde. Ama evinizle ilgili sizin bilginiz dışında görüşmeler yapılıyorsa bunu hafife almayın. En önemlisi, ne istediğinize karar verin.” Bu cümle beni vurdu. Ne istediğime karar verin. Ben aylarca yalnızca onların ne istediğini düşünmüştüm. Murat’ın rahat etmesini. Selin’in işlerinin düzelmesini. Evde kavga çıkmamasını. Ailenin dağılmamasını. Kendi istediğim şeyi hiç sormamıştım. Aylin’le ertesi gün görüştüm. Bana bazı tedbir seçeneklerini anlattı. Belgelerimi düzenledi. Evle ilgili hiçbir işlem için kimseye yetki vermediğimi açıkça kayıt altına aldık. Ayrıca, evimde kalan yetişkinlerin benim açık rızamla misafir olduklarını ve bu rızayı istediğim zaman geri çekebileceğimi bildiren bir ihtar taslağı hazırladı. Henüz göndermedim. Çünkü oğlumla konuşmak istiyordum. Murat’ı iki kez yakaladım. İkisinde de konuşamadım. Birinde işe yetişiyordu. Diğerinde Selin yan odadaydı. Sonra kendime şunu itiraf etmek zorunda kaldım: mesele fırsat bulamamam değildi. Ben korkuyordum. Oğlumu kaybetmekten korkuyordum. Çocuklarımız büyüdüğünde annelik bitmiyor. Sadece gücünüz azalıyor. Eskiden onları hastalıktan, kötü arkadaştan, düşmekten koruyabiliyorsunuz. Sonra bir gün karşınızda yetişkin bir insan duruyor ve artık onu kendi seçimlerinden koruyamıyorsunuz. Murat, Selin’in davranışlarını görüyordu. Ama her seferinde sessizliği seçiyordu. Belki beni korumakla karısını karşısına almak arasında kaldığını düşünüyordu. Belki de benim her zaman dayanacağımı varsayıyordu. İnsanlar bazen güçlü olduğunuz için size saygı duymaz. Bazen güçlü olduğunuz için sizden daha fazlasını ister. Kahverengi zarfı metal kutudan alıp aşağı indim. Salon hâlâ sessizdi. Ben yokken kimse yemeğe başlamamıştı. Selin’in arkadaşı Derya telefonunu masaya bırakmış, Murat ayakta bekliyordu. Selin ise kollarını göğsünde bağlamıştı. “Elindeki ne?” diye sordu. Masaya kadar yürüdüm. Zarfı sandalyemin önüne koydum. “Önce bir şeyi netleştireceğiz,” dedim. “Bu ev kimin?” Selin kısa bir kahkaha attı. “Ne demek bu şimdi?” “Çok basit bir soru.” Murat araya girdi. “Anne, herkesin içinde—” Ona döndüm. “Tam da herkesin içinde.” Çünkü aylardır her şey herkesin önünde olmuştu. Fotoğrafım kaldırılırken. Eşyalarım yer değiştirirken. Sofram ‘Selin’in daveti’ olurken. Ben kendi evimde görünmez hale gelirken. Sessizlik yalnızca özel kalmamıştı. Aşağılama da özel kalmamıştı. Zarfı açtım. Tapunun fotokopisini çıkardım ama kimsenin eline vermedim. Yazıları görmek zorunda değillerdi. Belgenin ne olduğunu söylemem yeterliydi. “Bu evin tapusu benim adıma,” dedim. “Kemal öldüğünden beri de değişmedi.” Derya’nın yüzündeki ifade aniden değişti. Selin ona baktı. “Tabii ki tapu onun adına. Biz zaten bunu biliyoruz.” “Öyle mi?” dedim. Selin’in çenesindeki kas gerildi. “Evet.” “Peki neden üç hafta önce eve emlakçı getirdin?” Masada bir sandalye gıcırdadı. Murat başını Selin’e çevirdi. “Ne?” Selin hemen konuştu. “O emlakçı değildi.” “Büfenin arkasında kartviziti kaldı.” Bu kez Selin sustu. Murat’ın sesi alçaldı. “Selin?” “Bir arkadaşın arkadaşıydı. Sadece fikir alıyordum.” “Ne fikri?” diye sordum. “Bu ev çok büyük. Sen zaten üst katı kullanmıyorsun. Belki ileride… yani hepimiz için daha mantıklı bir şey yapılabilir diye düşündüm.” İşte cümle buydu. Hepimiz için. Kendi isteğini ortak akıl gibi sunan insanların en sevdiği kelimelerden biri. “Banka neden ekspertiz için beni aradı?” dedim. Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. Selin bir anda öne eğildi. “Ben bankayı aramadım.” “Ben sen aradın demedim.” Bu kez odadaki herkes bunu duydu. Selin’in arkadaşı olan kadınlardan biri, az önce gözlerini tabağına indiren kişi, başını kaldırdı. “Selin…” dedi yavaşça. “Sen bize bu ev için kredi düşünüyoruz demedin mi?” Selin ona öyle bir baktı ki kadın sustu. Ama artık geç olmuştu. Murat iki elini masaya koydu. “Bana ne söyledin sen?” Selin’in sesi yükseldi. “Ben sadece seçenekleri araştırdım! Sen de annenin burada tek başına ne kadar zorlandığını söylüyordun.” Murat geri çekildi. “Ben öyle bir şey söylemedim.” “‘Bu ev bir gün zaten bana kalacak’ dedin.” O cümle odanın ortasına düşüp kaldı. Murat’ın yüzündeki ifade, bana yıllar önce küçükken yakalandığı bir yalanın ardından baktığı hali hatırlattı. Gözlerini benden kaçırdı. Demek söylemişti. Belki şakayla. Belki öfkeyle. Belki de gerçekten öyle düşünüyordu. Ama söylemişti. Bazen bir yaranın en derin yeri düşmanın vurduğu yer değildir. Sizi sevdiğini sandığınız kişinin açtığı yerdir. “Anne…” dedi Murat. Elimi kaldırdım. “Şimdi ben konuşacağım.” Sakinliğim Selin’i daha da öfkelendirdi. “Bu kadar dramatik olmaya gerek yok,” dedi. “Kimse seni evden atmıyor.” Ona baktım. “Az önce beni soframdan attın.” Derya nefesini içine çekti. Selin’in yüzü kızardı. “Ben sadece yorulduğunu düşündüm.” “Hayır. Benim yerime oturmak istedin.” “O kadar basit değil.” “Bence tam da o kadar basit.” Zarfın içinden ikinci kâğıdı çıkardım. “Bu, avukatımla hazırladığımız bildirim taslağı. Henüz göndermedim.” Murat bana baktı. “Avukat mı?” “Evet.” Selin alaycı bir ses çıkardı. “Bizi mahkemeye mi vereceksin yani?” “Hayır,” dedim. “Şu anda sadece size burada kalmanızın benim iznime bağlı olduğunu hatırlatıyorum.” “Biz aileyiz.” “Öyleyse aile gibi davranmalıydınız.” Kimse konuşmadı. O sırada Selin’in arkadaşlarından biri, adı Emel olan sessiz bir kadın, yavaşça sandalyesinden kalktı. “Ben sanırım gitsem iyi olacak,” dedi. Selin hemen ona döndü. “Emel, saçmalama.” Emel çantasını aldı. “Hayır. Ben… bu evin senin olduğunu sanıyordum.” Selin’in yüzündeki öfke ilk kez korkuya dönüştü. “Ne demek o?” Emel bana baktı, sonra tekrar Selin’e. “Bize ‘kayınvalidem artık üst katı kullanıyor, alt katı biz düzenledik’ dedin. Hatta burayı ileride küçük davetler için kullanabileceğini söyledin.” O an bütün taşlar yerine oturdu. Selin’in küçük işi. Davet organizasyonu. Salonun ‘esnek alan’ oluşu. Masaların yeri. Duvarlardan kaldırılan fotoğraflar. Eve gelen yabancılar. Benim evim, onun gelecekteki iş planının parçası olmuştu. Ben ise bu planın önündeki eski eşya gibi görülüyordum. Selin hemen savunmaya geçti. “Ben sadece fikir konuşuyordum!” “Benim evim hakkında,” dedim. “Sen kullanmıyorsun zaten her yeri!” İşte gerçek ses buydu. Az önceki tatlı yumuşaklıktan eser yoktu. “Senin için temizledim, düzenledim, modernleştirdim. Buraya değer kattım.” O cümlede aylarca sakladığı inanç vardı. Değer kattığını düşünüyordu. O yüzden hak kazandığını da düşünüyordu. Murat nihayet doğruldu. “Yeter, Selin.” Selin ona döndü. “Sen karışma.” “Hayır, karışacağım.” İlk kez o gece oğlumun sesinde kararlılık duydum. Ama içimde beklediğim rahatlama gelmedi. Çünkü cesaret, en çok ihtiyaç duyulduğu an gelmediğinde insanı tamamen iyileştirmiyor. Murat bana baktı. “Anne, bunların hepsinden haberim yoktu.” “Bazılarından vardı.” Başını eğdi. Evet. İşte o kadarı yetiyordu. Selin sandalyeyi geri itip ayağa kalktı. “Peki ne istiyorsun? Hepimizin önünde beni rezil ettin. Mutlu musun?” “Hayır,” dedim. “Ama ilk kez netim.” Zarfı kapattım. “Bu gece misafirler yemeğini yiyebilir. Kimseyi aç göndermeyeceğim. Ama siz ikiniz bu evde kalmaya devam etmeyeceksiniz.” Murat başını kaldırdı. Selin güldü. Bu kez gerçekten güldü, ama sesi sertti. “Bizi mi kovuyorsun?” “Size taşınmanız için makul bir süre vereceğim. Yarın Aylin’le konuşacağım. Bundan sonrası yazılı ilerleyecek.” “Bu Murat’ın da evi sayılır.” “Hayır.” Cevabım o kadar sakindi ki odadaki herkes sustu. “Bir gün ne olacağını bugünden kimseye borçlu değilim. Ben yaşıyorum. Bu ev benim. Bu sofra benim. Bu sandalye de benim.” Elimi ceviz sandalyenin sırtına koydum. “Ve ben hâlâ buradayım.” Selin’in yüzü değişti. Bütün akşam ilk kez bana yaşlı bir kadın gibi değil, karşısında sınır koyan biri gibi baktı. Misafirlerin yarısı kısa süre içinde kalktı. Kimse yeni bir kadeh istemedi. Emel giderken yanıma gelip sessizce, “Özür dilerim, ben gerçekten bilmiyordum,” dedi. Ona kızgın değildim. O masada herkesin kendi utancı vardı. Derya ise çıkarken Selin’e sarılmadı. Sadece montunu giydi ve kapıya yöneldi. Bazen sosyal dengeler bir bağırışla değil, insanların kimden uzaklaştığıyla değişir. Kapı kapandıktan sonra evde yalnızca üçümüz kaldık. Yemekler soğumuştu. Hindiye kimse dokunmamıştı. Selin mutfağa gidip dolap kapaklarını sertçe açıp kapatmaya başladı. Murat masada oturuyordu. Ben ilk kez o gece sandalyeme oturdum. Ceviz sırtlık omuzlarıma tanıdık geldi. Murat karşıma geçti. “Anne, özür dilerim.” Uzun süre cevap vermedim. “Ne için?” diye sordum. Bu soru onu hazırlıksız yakaladı. “Her şey için.” “Her şey çok büyük bir kelime.” Gözleri doldu. “Selin’in bu kadar ileri gittiğini bilmiyordum.” “Peki ne kadarını biliyordun?” Sessiz kaldı. İşte cevabı buydu. Bir süre sonra başını iki elinin arasına aldı. “Fotoğrafı kaldırmasına bir şey demedim. Senin odanı değiştirmesine bir şey demedim. Sofra için… sen idare edersin diye düşündüm.” “Evet,” dedim. “Ben hep idare ettim.” Bu cümleyi söylerken sesim kırılmadı. Ama içimde yıllardır taşıdığım bir ağırlık yer değiştirdi. Murat ağladı. Onu teselli etmedim. Bu, benim için yeni bir şeydi. Eskiden oğlumun yüzü düşse kendi acımı ertelerdim. O gece etmedim. Selin mutfaktan döndü. “Ben anneme gideceğim,” dedi. “Bu gece gidebilirsin,” dedim. “Eşyalarınızı yarından itibaren toplarsınız.” Murat ona baktı. “Ben burada kalacağım. Annemle konuşmam lazım.” Selin’in yüzü dondu. “Tabii,” dedi. “Sonuçta annene karşı hep ben kötü oldum.” Murat bu kez gözlerini kaçırmadı. “Bu gece olanın sorumlusu sensin. Ama benim sustuğum yerler de var.” Selin hiçbir şey söylemedi. Montunu aldı ve kapıyı çarpıp çıktı. Ertesi sabah ev çok sessizdi. Saat yedide kalktım. Çayı demledim. Sonra salona gidip Kemal’le fotoğrafımızın bulunduğu çekmeceyi açtım. Çerçevenin camını sildim. Fotoğrafı tekrar eski yerine koydum. Murat kapıda duruyordu. “Baba burada daha iyi,” dedi. “Evet.” Başka bir şey söylemedik. O gün Aylin’i aradım. Süreci anlattım. O da atmam gereken adımları sakin sakin sıraladı. Benim için en önemli tarafı hukuki ayrıntı değildi. Önemli olan şu olmuştu: Artık sözlü belirsizlik yoktu. Sınırlar yazılı olacaktı. Bir hafta içinde Murat bir arkadaşının boş dairesine geçti. Selin de annesinde kaldı. Sonradan ayrı eve çıktıklarını duydum. Evliliklerinin ne olacağını bilmiyordum. Bu benim sorumluluğum değildi. Murat birkaç kez geldi. İlk ziyaretlerinde eli sürekli telefonuna gidiyordu. Sonraki ziyaretlerinde daha çok gözlerimin içine bakmaya başladı. Bir gün bana, “Seni yalnız bırakmakla huzuru koruduğumu sanmışım,” dedi. “Hayır,” dedim. “Sadece karar vermeyi ertelemişsin.” Başını salladı. Bu cevap onu incitti ama gerçeği değiştirmedi. Selin’den ise iki hafta sonra bir mesaj geldi. Uzundu. Kendini açıklıyordu. Çok stres altında olduğunu, işini kurtarmaya çalıştığını, kötü niyetli olmadığını, bazı şeylerin yanlış anlaşıldığını söylüyordu. Son cümlesinde benden özür diliyordu. Mesajı üç kez okudum. Sonra kısa cevap verdim. “Özrünü aldım. Ama kararım değişmedi.” Eskiden bu kadar kısa bir cümle yazamazdım. Açıklardım. Yumuşatırdım. Karşı taraf üzülmesin diye kendi sınırımı tartışmaya açardım. Artık yapmadım. Ocak ayının ortasında evde ilk kez tek başıma yemek verdim. Büyük bir davet değildi. Komşum Figen’i, kuzenim Sevim’i ve Aylin’i çağırdım. Masada dört kişiydik. Kimse nereye oturacağını sormadı. Figen mutfaktan salona gelirken ceviz sandalyeye baktı. “Necla, sen yine baş köşedesin,” dedi gülerek. Ben de güldüm. “Evet,” dedim. “Bu kez farkındayım.” Yemekten sonra herkes gittikten sonra bir süre masada tek başıma oturdum. Ev sessizdi ama eskisi gibi ağır değildi. Kemal’in fotoğrafı duvarda duruyordu. Mavi kupam mutfak rafının ön sırasındaydı. Eski minder salona geri dönmüştü. Bunlar küçük şeylerdi. Ama zaten her şey küçük şeylerle başlamıştı. Bir insanın hayatından silinmesi de küçük tavizlerle başlıyor. Kendine geri dönmesi de. O yılbaşı gecesi cebimden çıkardığım pirinç anahtar aslında yalnızca metal bir kutuyu açmadı. Bana ait olanla, benden beklenen arasındaki kapıyı da açtı. Ve ilk kez çok net anladım: Sevgi, kapını açmak olabilir. Sofranda yer vermek olabilir. Düşene el uzatmak olabilir. Ama sevgi, kendi sandalyenden kalkıp yok olmak değildir.
Benzer Galeriler
-
sağ tarafınıza yatarak uyuyorsanız
-
on sekiz yıl önce sahilde
-
Damar Sağlığını ve Kalbi Destekleyen Önemli İpuçları
-
Karadenizli Temel Çaresiz Kalınca Derdini Doktora Anlatır
-
Kızım ve damadım, eşimin mezarı başında beni evimden üç yüz kilometreden fazla uzakta tek başıma bıraktılar
-
Gelinim Yanlışlıkla Beni Aradı, 19 Dakika Boyunca Oğlumla Hakkımda Yaptıkları Planı Dinledim ve Eve Geldiklerinde Onlara Hayatlarının Sürprizini Yaptım


