DOLAR
Alış: 48.57
Satış: 48.77
EURO
Alış: 55.75
Satış: 55.98
GBP
Alış: 64.80
Satış: 65.29
Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı
Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı. On yedi yaşındaki torunum Elif yüzümü iki avucunun arasına aldı, parmakları titriyordu, “Babaanne, 18’ime basar basmaz seni buradan alacağım, üzerime yemin ederim” dedi. Bir yıl boyunca çamaşır suyu, terk edilmişlik ve tutulmamış sözler kokladım… ta ki o gün gelene kadar, ve gecenin köründe biri o demir kapıyı şangırdatana kadar.
Adım Sevim.
Altmış yedi yaşındayım.
Üsküdar’da, Çamlıca’nın eteklerinde bir huzurevinin resepsiyonunda, ayakta dikiliyordum.
Kızım Nurcan masaya doğru eğilmiş, kâğıtlara imza atıyordu.
Bir paket teslim ediyormuş gibi.
Beni teslim ediyordu.
Onu tek başıma büyüten ben.
Babası bizi bırakıp gittiğinde, gece yarısı çamaşır leğeninin başında ağlamayı bırakıp tekrar yıkamaya başlayan ben.
Üç yaşındayken ateşi 40’a vurduğunda, göğsümde yatağa yatmadan üç gece sabaha kadar oturan ben.
Şimdi resepsiyondaki o sarı klasörün içinde bir isimden ibarettim.
Elif arkamdaydı.
On yedi yaşında, kemiklerine kadar titriyordu.
Yüzümü iki avucunun arasına aldı.
“Babaanne, bana bak.”
Baktım.
Gözlerinde öfke vardı, yaşlar vardı, ama en çok da bir şey vardı.
Bir söz.
“18’ime basar basmaz, yeminle, seni buradan alacağım.”
Saçını okşadım.
Yumuşacık saçları, hâlâ dört yaşındaki gibi.
“Git artık kızım. Annen sana kızmasın, benimle yeterince uğraştı zaten.”
Başını iki yana salladı.
“Bu doğru değil babaanne. Bu doğru değil.”
Hayır.
Doğru değildi.
Ama belli bir yaştan sonra insan öğreniyor: doğru olan, çoğu zaman kazanmıyor.
Hele ki seni doğuran kişi senin artık bir yük olduğuna karar verdiyse.
Nurcan’a göre beni buraya getirmek “ikimiz için de en iyisi”ymiş.
Nefes alacak alana ihtiyacı varmış.
Artık benimle ilgilenemiyormuş.
Komik.
Onun da üç yaşında ateşten zar zor nefes aldığı o gece, ben de ilgilenebilecek durumda değildim aslında.
Ama yine de kaldım.
Hatta o kucağımda kalmasın diye, sandalyeye bağlı gibi tuttum kendimi sabaha kadar.
Elif beni sıkı sıkı sarıldı.
O kadar sıkı sıkı ki, hâlâ kemiklerimde o son kucaklamanın izini hissediyorum.
“18’ime basar basmaz, geliyorum babaanne,” diye fısıldadı kulağıma.
Bir yıl.
Sadece bir yıl dayanmam gerekiyordu.
İlk gece bunu kendime tekrar ettim, yabancı bir yatakta, nem ve teslimiyet kokan bir battaniyenin altında.
Sabah ilaç arabalarının gıcırtısıyla uyandığımda bunu tekrar ettim.
Her kapı sesine başımı çevirip de beni aramaya gelen olmadığını gördüğümde bunu tekrar ettim.
İçerideki günler uzundu.
Ağır.
Hepsi birbirinin aynısı.
Dezenfektan kokusu insanın ruhuna işliyor, ama kimsenin hüznünü temizleyemiyor.
Yemekler tatsız.
Sohbetler bozuk saatler gibi dönüyor durmadan: kim olduk, nasıl bir evimiz vardı, kaç çocuğumuz bize döneceğine söz vermişti.
Pazar günleri kendine bakım yapan bir kadın vardı.
Yavaş yavaş ruj sürerdi.
Saçını tarardı.
Lavanta kolonyasını bileklerine sıkardı.
“Belki bugün gelirler,” derdi.
Hiç gelmediler.
Benim ziyaretçim yoktu.
Benim bir sözüm vardı.
Ve denize düşmüş gibi ona tutundum.
“Bir masala tutunuyorsun Sevim’ciğim,” dedi Hatice Teyze.
Buranın en eski sakini.
Terk edilmişlik konusunda doktora yapmış sayılırdı.
“Gençler bir gittiler mi, dönmezler.”
“Benimki döner,” dedim.
Çünkü o sözü bırakırsam, içimde hiçbir şey kalmıyordu.
Ve kızımın benden alacağı son şey, beni hayatta tutan o tek söz olmayacaktı.
Aylar geçti.
Bir.
Üç.
Altı.
On iki.
Her gece duvardaki takvimi çiziyordum.
Her sabah kendime, “Daha az kaldı,” diyordum.
Sonunda o gün geldi.
Torunumun on sekizinci yaş günü.
12 Eylül.
Sabah güneş öyle güzel açtı ki, sanki bana inat doğmuş gibiydi.
Kahvaltıdan önce kalktım.
En güzel bluzumu giydim.
Açık mavi olanı.
Elif dört yaşındayken “Babaanne sen gökyüzü gibisin,” dediği o blüzü.
Saçımı düzelttim, becerebildiğim kadar.
Girişin yanındaki tahta banka oturdum.
Kahvaltıyı kaçırdım.
Umurumda değildi.
Hemşireler benden bir sandalye uzakta birbirleriyle bakışıyorlardı.
O üzgün gülümsemeyle.
Kabul etmek istemediğin bir şeyi onların önceden bildiği o gülümseme.
“Belki öğleden sonra gelir Sevim Hanım…”
“Belki.”
“Gelmeyecek” demenin kibar şekli.
Ama yerimden kıpırdamadım.
Yemek odasına gitmedim.
Odama çıkmadım.
Gözümü bir an bile kapatmadım.
Çünkü kalkarsam, kızımın benden herkesi aldığını kabul etmiş olacaktım.
O sandalyeyi terk edersem, geri döneceğine söz veren tek kişiye ihanet etmiş olacaktım.
Saatler geçti.
Öğle ezanı okundu.
İkindi geldi.
Güneş alçaldı.
Giriş yavaş yavaş boşaldı.
Ziyaretçiler tek tek gitti.
Önce bir oğul, anneye sarılıp arabasına bindi.
Sonra bir kız, babasının yanağını öptü, “Haftaya gelirim baba,” dedi.
Babası gülümsedi.
Ben içimden geçirdim: bu kız da gelmeyecek.
Hatice Teyze yanıma oturdu bir ara.
Hiçbir şey demedi.
Sadece elimi tuttu.
Onun eli benimkinden daha soğuktu.
“Sevim’ciğim, hadi içeri girelim,” dedi en sonunda.
“Akşam yemeği başlıyor.”
Başımı iki yana salladım.
“O söz verdi.”
“Verdi tabii canım. Verdi.”
Ses tonu beni kızımın imzasından daha çok yaraladı.
Akşam ezanı okundu.
Cami minaresinden gelen o ses, her zaman içime huzur verirdi.
O gün vermedi.
O gün her hece kalbime bir çivi gibi indi.
Hava karardı.
Sokak lambaları yandı.
Ben hâlâ o bankta oturuyordum.
Yarısı uyuşmuş bacaklarımla.
Bluzumun mavisi solmuştu sanki.
Hatice Teyze ısrarla kolumdan çekiyordu artık.
“Sevim, kendine kıyma. Olmadıysa olmadı. Beni dinle.”
“Söz verdi,” dedim.
Sesim çatlamıştı.
Aynı cümleyi sabahtan beri kaç kere söylediğimi bilmiyorum.
Saat dokuz oldu.
Saat on.
Hemşire müdürü geldi.
“Sevim Hanım, kuralları biliyorsunuz. Ziyaret saati bitti. Lütfen odanıza geçin.”
Kafamı kaldırdım.
Ona baktım.
Ve hayatımda belki ilk kez bu kadar net söylediğim bir kelime ağzımdan çıktı.
“Hayır.”
İçerideki bütün kemiklerim “evet” diyordu.
Bütün yorgunluğum, bütün utancım, aklı başında olan her yanım.
Ama o yaşlı, çatlamış sesim “hayır” dedi.
Çünkü kalkarsam, bitiyordu.
Çünkü o bankı terk edersem, bir yıllık bekleyişin de, sözün de, torunumu doğru yetiştirdiğime dair son inancın da bittiğini kabul etmiş olacaktım.
Müdür hanım iç çekti.
Bana bir şey demedi.
Belki içinde bir şey, bana acımayı seçti.
Saat on bir oldu.
Huzurevi tamamen sessizleşti.
Sadece kendi nefesimi duyuyordum.
Bir de uzaktan, ana caddeden gelen araba sesi.
Her motor sesinde başımı kaldırıyordum.
Her motor sesinde tekrar indiriyordum.
Saat on bir buçuk.
Artık ağlamıyordum bile.
Gözyaşlarım da bitmişti.
İçimde sadece bir tür donukluk vardı.
Hatice Teyze’nin haklı olduğunu kabul etmenin acısı.
Kendi torunumun bile beni unuttuğunu kabul etmenin acısı.
Saat on iki olmak üzereydi.
Çıt yoktu.
Eğildim.
Yüzümü ellerimle kapadım.
İlk defa, gerçekten ilk defa, kalkmaya hazırlandım.
Banktan kalkıp odama çıkacaktım.
O karanlık koridorda yürüyecektim.
O nem kokulu yatağa uzanacaktım.
Ve sabah uyandığımda, Sevim’in bir parçası daha ölmüş olacaktı.
Tam o anda…
Bahçe kapısının demir mandalı şangırdadı.
Başımı kaldırdım.
Belki kuruntu ediyordum.
Belki rüzgardı.
Belki yaşlı kulaklarımın oyunuydu.
Ama hayır.
Mandal bir kere daha şangırdadı.
Sonra bahçe kapısı yavaşça açıldı.
Karanlığın içinden bir siluet çıktı.
İnce.
Uzun.
Telaşlı.
Koşarak geliyordu.
Spor ayakkabıları çakıl taşlarına vurarak ses çıkarıyordu.
“Babaanne!”
O sesi tanımam için bin yıl geçmesi gerekirdi.
O sesi tanımam için hiçbir şey gerekmiyordu.
“Babaanne, buradayım!”
Kalktım.
Bacaklarım uyuşmuştu, sendeledim, banka tutundum.
Elif koşarak geldi.
Saçları darmadağındı.
Yüzünde toz vardı.
Gözleri kıpkırmızıydı, sanki saatlerdir ağlıyordu.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Görünmez Emeğin İsyanı: Annemin “Yılbaşında Sana İhtiyacım Yok” Sözü Her Şeyi Nasıl Değiştirdi?
-
Zengin Eşinin Ardından Kalan O Küçük Ahşap Kutu: Cem Bey’in Büyük Sırrı ve Hayatımı Değiştiren Miras
-
Uzmanlar Üzüm Yemeğin Şunlara Neden Olduğunu Açıkladı
-
Meteoroloji ve valilikten 12 kente sel uyarısı
-
Uzmanlar Salatalık Yemenin Neden Olduğunu Açıkladı
-
POLİS MEMURU PARKTA YAŞLI BİR ADAMI HERKESİN ÖNÜNDE AŞAĞILADI… KELEPÇE TAKTIĞI KİŞİNİN ÜLKEDE KİMSENİN DOKUNMAYA CESARET EDEMEYECEĞİ BİR ADAM OLDUĞUNDAN HABERSİZDİ.
