Ana Sayfa 10.10.2026

Komşumun İkiz Kızlarını Boş Konteynerde Buldum — Fısıldadıkları Sır

2 / 2

İnci, “Dün gece annemizi başka şehre götüreceklerini söylediler,” dedi. “Bizi de götüreceklerdi. Ama annem, bizi kimsenin bulamayacağı bir yere götüreceklerini duydu.”

Küçük bir çocuğun cümleleri eksik, kopuk olabilirdi. Yine de içinde bulunduğumuz tehlikeyi anlamama yetmişti. Karakoldaki görevlilere duyduğum her şeyi aktarmak için not defterime yazmaya başladım. Elim titrediğinden kelimeler birbirine karışıyordu.

İnci masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Rahmetli eşimle sahilde çekilmiş eski bir fotoğrafımızdı. “O senin baban mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “eşimdi. Artık aramızda değil.” Bunun üzerine iki kardeş bir süre sessizleşti. Irmak sonra usulca, “Bizim babamız da dönmüyor,” dedi. İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı.

Fakat tam konuşmam bitmişti ki kapı zili çaldı.

Dürbünden baktım. Az önceki adam, yanında orta yaşlı bir kadınla kapımdaydı. Kadının elinde çocuk montları vardı.

“Figen Hanım!” diye seslendi adam. “Mahallede yeni olduğumuz için yanlış anlaşıldık. Çocuklarım sizdeyse onları alıp gidelim.”

Biraz önce yeğenlerim demişti. Şimdi çocuklarım diyordu.

“Polisi aradım,” dedim kapıyı açmadan.

Kadının yüzü bir anlığına değişti. Adamın çenesi kasıldı.

“Gerek yoktu,” dedi soğukça. “Aile meselesini büyütmeyelim.”

Sonra kapı kolunu yokladı.

İçeriden bir sandalye çekip kapının önüne dayadım. İnci ve Irmak’ı koridorun sonundaki banyoya götürdüm. “Ben sizi çağırana kadar çıkmayın,” dedim. İnci elimden tutup fısıldadı:

“Annem bizi almaya gelmezse siz gelir misiniz?”

“Sizi yalnız bırakmayacağım,” dedim.

Dışarıdan sert bir darbe duyuldu. Ardından cam kırıldı. Adam mutfak penceresinden içeri girmeye çalışıyordu. Telefonumla tekrar acil hattı aradım ve operatöre olanları söyledim. Bahçede biri bağırdı. Sonra peş peşe siren sesleri yükseldi.

Adam kaçmaya kalktıysa da sokak başına ulaşamadan polisler tarafından durduruldu. Yanındaki kadın otomobile yönelirken yakalandı. Ben kapıyı açtığımda dizlerim hâlâ titriyordu.

Polislerden biri çocukların yanına, diğerleri komşu eve gitti. Ben de İnci’nin çizdiği küçük krokiden söz ettim: Merdiven, çamaşır makinesi ve arkasında kilitli bir kapı. Kız, annesinin sesini oradan duyduğunu söylemişti.

Bir polis memuru benden son kez ayrıntı istedi. Kızların üzerinde darp izi görüp görmediğimi, adamın evden çıkış saatlerini ve başka ziyaretçi gelip gelmediğini sordu. Bildiklerimi anlattım. O an, günlerdir önemsiz sandığım ayrıntılar tek tek anlam kazandı: Geceleri açık kalan veranda ışığı, kapalı perdeler, sabaha karşı hareket eden araç. Bunlar tek başlarına bir suçun kanıtı değildi; ama şimdi neden daha önce hiç kapıyı çalmadığımı sorguluyordum.

Sokağın iki ucunda polis araçları duruyordu. Mahalleli pencerelere çıkmış, kimileri telefonlarıyla çekim yapmaya başlamıştı. Görevli memurlardan biri onları uzaklaştırdı. Çocukların yüzlerini gizlemeye özellikle dikkat ediyordu. Bu iki küçük kızın hayatı bir merak gösterisine dönüşmemeliydi.

Dakikalar bana saatler gibi geldi.

Sonunda yan evden bir sedye çıktı. Üzerinde solgun, güçsüz bir kadın yatıyordu. Gözleri çevreyi telaşla arıyordu. İnci onu pencereden görünce bir çığlık attı.

“Anne!”

İki kız kapıya koştu. Sağlık görevlisi durumu anlayınca çocukları dikkatlice yanına yaklaştırdı. Pelin kollarını güçlükle açtı. Kızlar boynuna sarıldığında kadın sessizce ağlamaya başladı.

“Başardınız,” diye fısıldadı. “Benim cesur kızlarım…”

Hastaneye götürülürlerken bir polis notu delil olarak aldı. Bana da ifadem için karakola gelmem gerektiğini söyledi. O gün öğrendiklerim, korktuğumdan daha ağırdı.

Pelin, iki yıl önce eşini bir trafik kazasında kaybetmişti. Eşinin ailesinden kalan küçük bir arsa ve sigorta tazminatı yüzünden uzak akrabası olduğunu söyleyen bir adam ona yaklaşmıştı. Adı Hakan’dı. Önce taşınmasına yardım etmiş, sonra güvenini kazanmıştı. Kadın kendini güvende sanarken imzalaması için önüne birtakım belgeler koymuştu.

Pelin bunu reddedince tehditler başlamıştı. İkizleri elinden almakla korkutulmuş, telefonuna el konulmuştu. Gece taşındıkları evde dışarıyla teması kesilmişti. Hakan ve birlikte yaşadığı kadın, çevreye kendilerini ev sahibi olarak tanıtmıştı. Çocuklar kimseye görünmesin diye perdeler hep kapalı tutuluyordu.

Polis, evde Pelin’e ait kimliği, alıkonulan telefonu ve üzerinde onun imzasını taklit etmeye yönelik denemeler bulunan evrakları bulmuştu. Hakan’ın yakın zamanda bir satış işlemi gerçekleştirmeyi planladığı anlaşılıyordu. Soruşturma sürerken adamla suç ortağı olduklarından şüphelenilen kadın tutuklandı. Pelin’in ifadesiyle belgelerin nasıl hazırlandığı da tek tek incelenmeye başladı.

Ama benim aklımı kurcalayan tek bir soru vardı: Üç yaşındaki iki çocuk o evden nasıl çıkabilmişti?

Pelin’le hastanede görüşebildiğimde bunu sordum. Yanında uyuyan kızlarının saçlarını okşadı.

“Bodrumun kapısının altından onlarla konuşabiliyordum,” dedi. “Hakan bazen beni oraya kilitleyip çocukları yukarıda bırakırdı. O sabah evde kimsenin kalmadığını sandım. Kapının altından notu uzattım. Arka kapının sürgüsünü İnci’nin açabildiğini biliyordum.”

“Peki çöp konteynerine neden girdiler?”

Pelin’in gözleri doldu.

“Çünkü onlara, biri peşlerine düşerse görünmeyecekleri bir yere saklanmalarını söyledim. Yardım istemeyi öğrettim ama nereye gideceklerini söylemeye vaktim olmadı.”

İnci uykusunda kıpırdandı. Minik elini annesinin avucuna bıraktı.

“Beni en çok korkutan,” dedi Pelin, “onların artık kimseye güvenemeyecek olmasıydı.”

“Bana güvendiler,” dedim. “Zamanla başkalarına da güvenebilirler.”

Pelin uzun süre hiçbir şey söylemedi. Ardından bana, o evde geçen günlerde çocuklarına her akşam aynı masalı anlattığını söyledi. Masalda iki küçük kuş, fırtınaya yakalandıklarında yabancı bir ağaca sığınıyormuş. Ağaç onlara kanat veremiyormuş ama dallarını açıp yağmur dinene kadar koruyormuş.

“Onlara cesur olmalarını söylemek kolaydı,” dedi. “Aslında ben her gece korkudan titriyordum. Yine de masalı bitirirken, iyi insanların hâlâ var olduğunu söylerdim. Bir gün benim sözüme inanıp dışarı çıkacaklarını hiç düşünmemiştim.”

O sırada Irmak uyandı. Beni görünce yatağın üzerindeki oyuncak ayısını kaldırdı. “Ağaç sensin,” dedi. Ne demek istediğini ilk anda anlamadım. Pelin gülümsedi. “Masalımızdaki ağaç,” diye açıkladı.

O çocuğa büyük bir söz verip veremeyeceğimi bilmiyordum. Ama elini tuttum ve masaldaki ağacın yapacağı gibi, orada kaldım.

Haftalar geçti. Pelin ve kızları önce güvenli bir adreste kaldı. Sonra ailesinden destek alarak başka bir semtte küçük bir eve taşındı. Hukuki süreç devam ederken bir psikolog hem anneye hem çocuklara yardımcı oldu. Ben de izin verdikleri ölçüde onları ziyaret ettim.

Bir pazar günü kapım çalındı. Karşımda Pelin ve ikizler vardı. İnci elinde sarı bir kelebek resmi tutuyordu. Irmak ise küçük bir saksıya dikilmiş papatya uzattı.

“Bu senin,” dedi. “Çöp kutun artık güzel koksun.”

Hepimiz güldük. Pelin bana sarıldığında kulağıma, “O gün kapağı kaldırmasaydınız…” diye fısıldadı.

Cümlesini bitirmesine izin vermedim.

“Önemli olan şimdi burada olmanız,” dedim.

O akşam papatyayı kapımın önüne koydum. Çöp konteynerini de her zamanki yerine çektim. Ama artık o sokağa eskisi gibi bakmıyordum. Kapalı perdelerin ardında ne yaşandığını bilmediğimizi, bir çocuğun sessizliğinin her zaman oyun anlamına gelmediğini öğrenmiştim.

Aylar sonra İnci’nin çizdiği kelebek resmini buzdolabıma astım. Altına annesinin yazdığı tek cümleyi ekledim:

“Bazen bir hayatı kurtarmak, korkmuş birinin fısıltısını ciddiye almakla başlar.”

Ve o gün verdiğim sözü hiç unutmadım: Bir daha hiçbir çocuğun yardım isteyen sesini duymazdan gelmeyecektim.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

2 / 2
Tema Tasarım |