- Kocam beni “erkek evlat vermediğim” için dövüyordu ama hastanede ailesinin en acımasız yalanını ortaya çıkaran bir röntgen filmi bulundu. BÖLÜM 1 — “Senin yüzünden bu evde soyadımı taşıyacak bir erkek yok!” diye bağırdı Kerem, beni bahçenin zeminine fırlatmadan hemen önce. O sabah güneş Konya üzerinde henüz yeni doğuyordu ama bizim evde darbelerin sesi çoktan çan sesleri gibi yankılanmaya başlamıştı. Semt pazarında bana acıyan gözlerle selam veren komşularım, çığlıklar başladığında pencerelerini kapatıyorlardı. Kimse karışmak istemiyordu. Kimse “aile meselesine” girmek istemiyordu. Benim adım Leyla ve yedi yıl boyunca dayanmanın, kızlarımı korumak olduğuna inandım. İki kızım vardı: Altı yaşındaki Elif ve dört yaşındaki Zeynep. İki tatlı, güler yüzlü çocuk; kocaman gözleri olan ve Kerem huysuzca uyanmadan önce titreyen ellerimle aceleyle yaptığım için örgüleri her zaman yamuk yumuk duran yavrularım. Ama onun için onlar birer lütuf değildi. Onlar benim “işe yaramazlığımın” birer kanıtıydı. Annesi, Hayriye Hanım da aynısını söylüyordu; gerçi o, elinde tespihiyle dua ederken sesini alçaltıyordu, sanki bu onu daha az zalim yaparmış gibi. — “Sadece kız doğuran kadın uğursuzluk getirir,” diye mırıldanırdı. O gün Kerem, onların gözü önünde beni yine darp etti. Önce bir tokat. Sonra kaburgalarıma bir tekme. Ardından Elif kız kardeşine sarılıp onun gözlerini kapatırken, Kerem beni saçımdan tutup bahçeye kadar sürükledi. — “Kalk ayağa!” diye kükredi. “Bana bir erkek evlat vermeyi bile beceremiyorsun!” Ayağa kalkmaya çalıştım ama kalçama ateş gibi bir ağrı saplandı. Kafamda bir çınlama hissettim. Mavi gökyüzü beyaza döndü. Zeynep’in ağlayışını duyar gibi oldum ve sonra her şey karardı. Gözlerimi Ankara Şehir Hastanesi’nde bir sedyede açtım. Kerem yanımdaydı; temiz gömleği ve beyefendi sesiyle endişeli rolü yapıyordu. — “Merdivenlerden düştü doktor bey. Karım çok sakardır.” Konuşamıyordum. Dudaklarım patlamıştı, boğazım kuruydu ve göğsüme saplanmış eski bir korku vardı. Gözlüklü, ciddi görünümlü doktor bana uzun uzun baktı. Ona inanmış gibi görünmüyordu. Röntgen, tahlil ve ultrason istedi; çünkü dediğine göre yaralarım bir düşme için normal değildi. Kerem gerildi. Bir saat sonra doktor onu kenara çağırdı. Sedyemden mırıltıları, ayak seslerini ve ağır bir sessizliği duydum. Sonra kapı aniden açıldı. Kerem, elinde bir röntgen filmiyle, sanki şeytanın kendisini görmüş gibi bembeyaz bir yüzle içeri girdi. Doktor arkasından geliyordu. — “Beyefendi,” dedi sert bir sesle, “eşiniz merdivenlerden düşmemiş.” Kerem cevap vermedi. — “Eski kırıkları var, yanlış kaynamış kaburgaları, tekrarlanan yaralanmaları ve sürekli şiddetin açık belirtileri mevcut.” Gözlerimi kapattım. İlk defa birisi gerçeği yüksek sesle söylüyordu. Sonra doktor ekledi: — “Ve bir şey daha var. Eşiniz hamile.” Kerem bana sanki sadece nefes alarak ona ihanet etmişim gibi baktı. Ama asıl darbe, doktor bakışlarını kaçırmadan o cümleyi kurduğunda geldi; Kerem’in yüzünü darmadağın eden o cümle: — “Ve onu tekrar suçlamadan önce şunu anlayın: Bebeğin cinsiyetini anne değil, baba belirler.” Kerem röntgen filmini bükülene kadar sıktı. Ve ben, o sedyede yatarken, her şeyin henüz yeni başladığını anladım. Neler olacağına inanamıyordum… BÖLÜM 2 Kerem, şahitler varken kullandığı o sahte ses tonuyla yanıma sokuldu. — “Leyla, onlara bunun bir kaza olduğunu söyle. Kızları düşün.” Doktor yerinden kıpırdamadı. Bir hemşire kapının yanında bekledi. Ve o sırada içeri gri takım elbiseli, saçı toplu ve bakışları kararlı bir kadın girdi. — “Ben Selin Aydın, Sosyal Hizmetler ve Kadın Koruma biriminden geliyorum. Burada kimse size baskı yapamayacak.” Kerem kuru bir kahkaha attı. — “Bu benim aile meselem.” — “Tam da bu yüzden buradayım,” diye cevap verdi Selin Hanım. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Bu tam bir cesaret değildi; korkumda açılan küçük bir çatlaktı. Kerem kulağıma doğru eğildi. — “Ağzını açarsan, kızlarını bir daha göremezsin.” Bu en ağır darbeydi. Yüzüme değil. Kaburgalarıma değil. Ruhuma vurulan bir darbe. Selin Hanım yüz ifademden durumu fark etti. — “Beyefendi, odadan dışarı çıkın.” — “O benim karım.” — “O darp edilmiş bir hasta. Dışarı!”
- Kerem bana nefretle baktı; intikam vaat eden türden bir nefret. Çıkmadan önce mırıldandı: — “Bu burada kalmaz.” Kapı kapandığında hıçkırıklara boğuldum. Selin Hanım benden sakinleşmemi istemedi. Sadece bir bardak su uzattı ve Elif ile Zeynep’in nerede olduğunu sordu. İşte o an dehşet geri döndü. Her şey şiddete ve karanlığa bürünmeden önce onları komşumuz Fatma Teyze’ye bırakmıştım. Ama Hayriye Hanım hâlâ evdeydi. Ve Kerem biliyordu ki kızlarım, beni her zaman itaat ettirmek için kullandığı zincirlerimdi. — “Bilmiyorum,” dedim. “Hâlâ komşuda mı kaldılar bilmiyorum.” Selin Hanım telefonlar açtı. Hemşire koridora çıktı. Ben ise kalbim boğazımda atarak, çarşafı sıkarak bekledim. Yarım saat sonra kızların Fatma Teyze’de olduğu teyit edildi. Korkmuşlardı ama iyilerdi. Elif bir resim göndermişti: Üç çiçekli bir ev. Bir büyük, iki küçük çiçek. İçim parçalandı. Altı yaşındaki kızım, mahvolmuş bir anneyi nasıl teselli edeceğini şimdiden öğrenmişti. O öğleden sonra her şeyi anlattım. Dayakları, hakaretleri, bahçedeki o sabahları, ben kan ağlarken Hayriye Hanım’ın dua edişini, kızlarımın sesleri duymamak için birbirine sarılıp uyuduğu geceleri. Ayrıca neredeyse gömdüğüm bir şeyi de anlattım: İki yıl önce korkunç bir kanamam olmuştu. Acı, ateş ve kayınvalidemin beni içmeye zorladığı acı bir bitki çayı. Kerem bunun “bakımsızlık yüzünden geciken bir regl” olduğunu söylemişti. Beni asla hastaneye götürmemişlerdi. Doktor yeni tetkikler istedi. Gece olduğunda elinde mavi bir dosya ile geri döndü. Ciddiydi. Çok ciddi. — “Leyla,” dedi, “içeride tamamlanmamış eski bir hamileliğin izlerini bulduk.” Oda başıma yıkıldı. — “Ben hamile olduğumu hiç bilmiyordum.” Doktor derin bir nefes aldı. — “Görünüşe göre ev yapımı bir müdahale olmuş. Bu kendiliğinden olan bir durum değil, doğru şekilde tedavi de edilmemiş.” Selin Hanım yazmayı bıraktı. Midem bulandı. Hayriye Hanım’ın o acı şeyi bana zorla içirirken kafamı tutuşunu hatırladım. Kerem’in kapıda durup, “Umarım şimdi akıllanmışsındır,” deyişini hatırladım. Doktor sesini alçalttı: — “Tarihler ve kalan izlere bakılırsa, o bebek muhtemelen bir erkekti.” Nefes alamadım. Kerem yıllarca bana erkek evlat vermediğim için vurmuştu… ama belki de o ve annesi benden bir erkek evladı koparıp almışlardı. O anda kapı aniden açıldı. Selin Hanım elinde telefonla içeri girdi, yüzü kağıt gibi bembeyazdı. — “Leyla… hemen harekete geçmeliyiz.” Doğrulabildiğim kadar doğruldum. — “Ne oldu?” Yutkundu. — “Hayriye Hanım, Elif’i komşunun evinden alıp götürmüş.” Ve kimse nereye gittiklerini bilmiyordu… BÖLÜM 3 Acıyı unuttum. Sedyeden kalkmak, serumu söküp atmak, kızımı bulana kadar Ankara sokaklarında çıplak ayakla koşmak istedim. — “Yavrum!” diye bağırdım. “Onu benden koparacak!” Selin Hanım omuzlarımdan tuttu. — “Polise haber verdik. Fatma Hanım, Hayriye Hanım’ın kızı bir taksiye bindirip terminale doğru gittiğini görmüş.” Dünyam ikiye bölündü. Zeynep komşuda kalmıştı, ablası için ağlıyordu. Elif, benim cesur kızım, ben ağlamayayım diye bana resim gönderen yavrum; her dayağı bir tespihle kutsayan o kadının ellerindeydi. Polisin gelmesi korkumun hayal ettiğinden kısa, ama kalbimin dayanabileceğinden uzun sürdü. Hayriye Hanım’ı AŞTİ terminalinde yakaladılar. Elif’in kolundan tutmuş, Trabzon tarafına giden bir otobüse binmek üzereydi. Yakalandığında; onun torunu olduğunu, buna hakkı olduğunu, benim deli olduğumu, “itaatsiz” bir annenin çocuk yetiştirmeyi hak etmediğini haykırmış. Elif bağırmamış. Bunu bana anlattıklarında en çok canımı yakan bu oldu. Sadece sırt çantasına sarılmış ve beni sormuş. Sabaha karşı onu hastaneye getirdiler. Odama girdiğinde, can havliyle ona koştum. Küçücük gövdesine sarıldım; o da sanki ben camdan yapılmışım gibi dikkatlice yüzüme dokundu. — “Anne, artık o eve dönmek istemiyorum,” diye fısıldadı. İşte o an, kararımın artık bekleyemeyeceğini anladım. Ertesi gün Selin Hanım koruma tedbirleri istedi. Kerem, hastaneye gelip beni görmeyi talep edince gözaltına alındı. Öfkeliydi; benim her şeyi kızlarını almak için uydurduğumu söylüyordu. Ama röntgenler benim yerime konuştu. Raporlar benim yerime konuştu. Fatma Teyze’nin şahitliği benim yerime konuştu. Ve Elif, küçücük ama kararlı bir sesle; babaannesi duymamak için daha yüksek sesle dua ederken, babasının beni bahçede nasıl dövdüğünü anlattı. Hayriye Hanım da battı. Evinde otlar, şişeler ve benim döngülerimin tarihlerini, karışımları ve “kötü kanı temizlemek” için duaları not aldığı bir defter buldular. O sayfaların arasında iki yıl öncesine ait bir not çıktı: “Erkekti. Ama yanlış zamanda geldi. Böylesi daha iyi.” Bunu okuduğumda bağırmadım. Ağlamadım da. Öylece kalakaldım; çünkü bazı acılar o kadar büyüktür ki, seni önce taşa çevirir. Kerem duruşmada öğrendi bunu. İlk defa başını öne eğdi. Pişmanlıktan değil, eminim. Gerçek, onun maskesini çekip aldığı için. Yıllarca beni vücudumun suçlu olduğuna inandırdı. Kızlarımın daha değersiz olduğuna. Sessizliğimin eşlik görevi olduğuna. Ama gerçek başkaydı: Canavar benim rahmimde değil, soframda oturuyordu. İyileşmenin kolay olduğunu söylemeyeceğim. Elif ve Zeynep ile bir sığınağa gittim. Geceleri korkuyla uyandığım oldu. Acı çektiğim evin duvarlarını bile özlediğim günler oldu; çünkü insan kafeslere de alışıyor. Hamileliğim riskli geçti ama devam etti. Aylar sonra bir kız bebek doğdu. Adını Umut koydum. Onu ablalarının yanına yatırdığımda Elif gülümsedi ve dedi ki: — “Şimdi dört çiçek olduk anne.” Ve evet. Dört çiçektik. Fırtınalarla hırpalanmış, kökünden sökülmeye çalışılmış ama hayatta. Kerem özgürlüğünü kaybetti. Hayriye Hanım, azizlerin ve duaların arkasına sakladığı gücünü kaybetti. Ben yıllarımı, kanımı ve asla kucağıma alamadığım bir oğlumu kaybettim. Ama kızlarım annelerini kaybetmediler. Eğer bir kadın, dayanmanın çocuklarını korumak olduğuna inanarak bunu okuyorsa, şunu bilsin: Çocukların, içinde ruhlarının paramparça edildiği “tam” bir eve ihtiyaçları yok. Hayatta kalan bir anneye ihtiyaçları var. Gerçeğe ihtiyaçları var. Titreyerek de olsa sonunda “Bu bir kaza değildi” diyen birine ihtiyaçları var.

