- “Ama asıl korkutucu olan başka bir şeydi.” Doktor kapının kapandığından emin olduktan sonra annemin karşısındaki sandalyeye oturdu. Güvenlik görevlileri kapının yanında sessizce bekliyordu. Ben ise annemin yatağının dibinde, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Doktor tekrar bileğine baktı. “Bu dövme, yıllar önce kapatılan bir kadın sığınma evinde kullanılan işaretlerden birine çok benziyor,” dedi. Kaşlarımı çattım. “Sığınma evi mi?” Annem gözlerini kapattı. Doktor devam etti. “Resmî bir işaret değildi. Orada kalan bazı kadınlar, birbirlerini daha sonra tanıyabilmek için aynı küçük mavi çiçeği yaptırmış. Özellikle de isimleri değiştirilerek başka şehirlere gönderilenler.” Başımı anneme çevirdim. “Anne?” Sevim’in dudakları titredi. “Ben anlatacaktım,” dedi güçlükle. “Ne zaman? Yetmiş yaşında mı? Ben senin çocuğunum!” Sesimi yükselttiğimi fark ettiğimde güvenlik görevlilerinden biri hafifçe hareketlendi, ama doktor eliyle ona gerek olmadığını işaret etti. Annem gözyaşlarını sildi. “Benim adım eskiden Sevim değildi.” O cümleyle sanki odanın zemini ayağımın altından kaydı. “Ne?” “Ben doğduğumda bana Nadire adını vermişlerdi.” Hiç konuşamadım. Annem ağır ağır anlatmaya başladı. Yirmi iki yaşındayken çok genç yaşta evlenmiş. Evlendiği adam dışarıdan bakıldığında düzgün, çalışkan, herkesin sevdiği biriymiş. Fakat evin kapısı kapandığında bambaşka birine dönüşüyormuş. İlk tokat evliliklerinin üçüncü ayında gelmiş. Sonra özürler. Ardından çiçekler. Sonra tekrar şiddet. Bir süre sonra annem ailesiyle görüştürülmemeye başlanmış. Telefonu elinden alınmış. Evden tek başına çıkması yasaklanmış. “Kaçmayı birkaç kez denedim,” dedi. “Her seferinde beni buldu.” “Peki mavi çiçek?” Annem bileğine baktı. “Üçüncü kaçışımda bir kadın sığınma evine ulaştım. Orada benim gibi birçok kadın vardı. Bazılarının çocukları vardı. Bazıları ailesinden bile saklanıyordu.” Doktor başını salladı. “Bahsettiğiniz yer büyük ihtimalle Umut Evi.” Annem ona şaşkınlıkla baktı. “Adını nereden biliyorsunuz?” Doktor derin bir nefes aldı. “Annem de oradaydı.” Odadaki herkes sustu. Doktor kolunun gömleğini biraz yukarı çekti. Bileğinin iç kısmında, yıllar içinde iyice silikleşmiş küçük mavi bir çiçek vardı. Ben istemsizce bir adım geri attım. “Bu yüzden hemşire güvenliği çağırdı,” dedi doktor. “Hastanemizde yıllar önce yaşanan bir olay nedeniyle personelin dikkat etmesi gereken bazı eski semboller kayıt altına alınmıştı. Ama sizi suçlu sandığımız için değil. Kimliğinizle ilgili bir güvenlik riski olabilir diye.” Annemin yüzündeki korkunun sebebini o anda anladım. O, dövmenin tanınmasından değil, geçmişinin yeniden bulunmasından korkuyordu. “Bunca yıl sonra hâlâ neden korkuyorsun?” diye sordum.
- Annem bana baktı. “Çünkü o adam öldü sanıyordum.” İçime buz gibi bir şey oturdu. “Sanıyordun?” Annem başını eğdi. “Geçen ay bir mektup aldım.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne mektubu?” “Evime geldi. Gönderen yoktu.” “Ne yazıyordu?” Annem önce cevap vermedi. Sonra çantasını istedi. El çantasını sandalyeden alıp verdim. İçindeki küçük fermuarlı bölmeden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Titreyen ellerle bana uzattı. Kâğıtta yalnızca tek cümle vardı: Mavi çiçekler solsa da izleri kalır. Altında ise yıllardır kullanmadığını söylediği eski adı yazıyordu…Nadire. Boğazım düğümlendi. “Polise gitmedin mi?” “Gitmeye korktum. Kim olduğumu yeniden araştırırlarsa senin de adın ortaya çıkar diye düşündüm.” “Benim adım neden ortaya çıksın?” Annem ağlamaya başladı. O ana kadar bilmediğim son sır da buydu. “Çünkü sen doğduğunda ben hâlâ o adamdan kaçıyordum.” Nefesim kesildi. “Yani…” “Hayır,” dedi hemen. “O senin baban değil.” Ama bunun rahatlatıcı olması gerekirken daha fazla soru yaratmıştı. “Peki babam kim?” Annem uzun süre yüzüme baktı. “Sığınma evinden çıkmama yardım eden bir görevli vardı. Adı Rıfat’tı. Bana yeni kimlik almamda, başka bir şehre taşınmamda yardım etti. Sonra birbirimize yakınlaştık.” “Babam o mu?” Başını salladı. “Sen iki yaşındayken öldü. Sana babanın trafik kazasında öldüğünü söylemiştim. O kısmı doğruydu.” Gözlerimi kapattım. Hayatımın parçaları birer birer yerine oturuyordu ama ortaya çıkan resim tanıdığım hayat değildi. Doktor güvenlik görevlilerinden birine döndü. “Mektubu emniyete bildirelim.” Annem hemen karşı çıktı. “Hayır.” Elini tuttum. “Anne, artık kaçmayacaksın.” Bana baktı. “Sen anlamıyorsun.” “Hayır, yıllarca anlamadım. Çünkü hiçbir şey anlatmadın. Ama artık anlıyorum. O dövme utanç değil.” Gözleri doldu. “Hayatta kaldığının işareti.” Annem o cümleyi duyunca ilk kez rahatladı. Polis hastaneye geldi. Mektup incelendi. Sonraki haftalarda yapılan araştırmada mektubun, annemin eski eşinden gelmediği ortaya çıktı. Adam gerçekten yıllar önce ölmüştü. Mektubu gönderen kişi ise onun yeğeniydi. Eski aile evini boşaltırken bazı belgeler bulmuş, annemin yaşadığını öğrenmiş ve geçmişte yaşananları yanlış anlayarak onu korkutmak istemişti. Hakkında işlem başlatıldı. Ama hikâyenin benim için asıl sonu bu değildi. Annem ameliyatından sonra evine döndüğünde bir akşam yanına oturdum. Bileğindeki mavi çiçeğe uzun süre baktım. “Bunu hiç sildirmeyi düşündün mü?” diye sordum. Gülümsedi. “Çok kez.” “Peki neden sildirmedin?” Parmaklarıyla solmuş çiçeğin üzerinden geçti. “Çünkü bir süre sonra onun bana yapılanları değil, oradan çıkmayı başardığımı anlattığını fark ettim.” İşte o gün annemin bileğindeki küçücük mavi çiçeği ilk kez gerçekten gördüm. Yıllarca onun gençliğinden kalma önemsiz bir dövme olduğunu sanmıştım. Oysa o çiçek, korkudan kaçan genç bir kadının geride bırakmadığı tek parçaydı. Annem bana geçmişini sakladığı için yıllarca kızabileceğimi düşündü. Ama ona kızmadım. Sadece bir şeyi söyledim: “Bundan sonra hiçbir şeyi tek başına taşımayacaksın.” Annem elimi tuttu. Bazen aileden kalan en büyük miras bir ev, para ya da soyadı değildir. Bazen küçücük bir izdir. Ve o iz, insanın başına gelenleri değil, bütün bunlara rağmen ayakta kalmayı nasıl başardığını anlatır.

