DOLAR
Alış: 48.39
Satış: 48.59
EURO
Alış: 56.13
Satış: 56.36
GBP
Alış: 65.27
Satış: 65.76
HASTANE BEKLEME SALONUNDA TANIŞTIĞIM YABANCIYLA, YALNIZ ÖLMESİN DİYE EVLENDİM — BİR HAFTA SÜREN EVLİLİĞİMİZDEN SONRA AVUKATI BANA ONUN SIRT ÇANTASINI UZATIP, “SİZE GERÇEĞİ ÖĞRENMENİZİ İSTEDİ,” DEDİ.
- “Pelin, bunu okuduğunda annen hakkında bildiğin her şey değişecek.” Zarfın üzerinde yazan cümleyi tekrar tekrar okudum. Parmaklarım titriyordu. Rauf’un ölümünün üzerinden daha birkaç saat bile geçmemişti. Az önce yanında oturmuş, monitördeki çizginin dümdüz oluşunu izlemiş, hayatımda yalnızca birkaç gündür bulunan bir adamın ardından hiç beklemediğim kadar derin bir boşluk hissetmiştim. Şimdi ise avukatı karşıma geçmiş, kucağıma ağır bir sırt çantası bırakmış ve ölen annemin bu işin içinde olduğunu ima ediyordu. Başımı kaldırıp adama baktım. “Annemin Rauf Bey’le ne ilgisi var?” Yaşlı avukat yavaşça sandalyeye oturdu. “Ben size yalnızca çantayı teslim etmekle görevlendirildim. Geri kalanını kendisinin anlatmasını istedi.” “Ölmüş bir adam bana nasıl anlatacak?” Avukat çantayı işaret etti. “Her şey orada.” Boğazım düğümlendi. Fermuarı açtım. İçinden önce eski bir deri dosya çıktı. Ardından birkaç fotoğraf, kalınca bir zarf, küçük bir anahtar ve siyah kapaklı bir defter. Fotoğraflardan ilkini elime aldığım anda nefesim kesildi. Fotoğraftaki kadın annemdi. Ama çok gençti. Belki yirmili yaşlarının başındaydı. Yanında ise Rauf duruyordu. İkisi de gülümsüyordu. Fotoğrafın arkasında annemin el yazısıyla bir tarih vardı. Otuz bir yıl önce. Sandalyeye çöktüm. “Bu mümkün değil…” Annem hayatı boyunca bana babamın ben daha doğmadan önce bizi terk ettiğini söylemişti. Onun adını bile hiç anmamıştı. Ne fotoğrafı vardı ne de hikâyesi. Ben de yıllar içinde sormayı bırakmıştım. İkinci fotoğrafta annem ve Rauf deniz kenarında yan yana oturuyordu. Üçüncüsünde ise annem hamileydi. Elini karnına koymuştu. Rauf da yanında duruyordu. Fotoğraf elimden düştü. Avukat yüzüme baktı ama hiçbir şey söylemedi. “Hayır,” dedim. “Hayır… Bu adam benim…” Cümleyi tamamlayamadım. Çantanın içindeki büyük zarfı açtım. İlk sayfanın üstünde Rauf’un el yazısı vardı. Pelin’e. Altındaki satırları okumaya başladım. “Bunu okuyorsan artık yanındayım diyemem. Ama en azından gerçeği senden daha fazla saklamıyorum.” Gözlerim doldu. Mektup devam ediyordu. “Ben anneni gençliğimizde tanıdım. Adı benim hayatımda duyduğum en güzel isimdi ve onu ilk gördüğüm gün hayatımı onunla geçireceğimi sanmıştım.” Sayfayı çevirdim. Rauf, annemle yıllarca birlikte olduklarını anlatıyordu. Evlenmeye hazırlanırken Rauf’un ailesi ilişkilerine karşı çıkmıştı. Rauf varlıklı bir ailenin tek oğluydu. Dedesi büyük bir tekstil işletmesinin sahibiydi ve oğullarının “uygun gördükleri” biriyle evlenmesini istiyorlardı. Annem ise sıradan bir ailenin kızıydı. Rauf ailesine karşı çıkmış. Annem hamile kaldığında da birlikte kaçmaya karar vermişler. Fakat kaçacakları geceden bir gün önce Rauf ağır bir trafik kazası geçirmiş. Aylarca hastanede kalmış. Bu sırada ailesi anneme, Rauf’un onu görmek istemediğini söylemiş. Hatta onun ağzından yazılmış sahte bir mektup bile vermişler. Annem bunu gerçek sanmış. Şehri terk etmiş. Ve beni tek başına büyütmüş. Kalbim göğsümde yumruk gibi atıyordu. Bir sonraki satırda Rauf şöyle yazmıştı: “Pelin, sen benim kızımsın.” Mektubu elimden bıraktım. Odanın duvarları üzerime geliyormuş gibi hissettim. Bir hafta önce yabancı sandığım adam… Benim babamdı. Ve ben bilmeden onunla evlenmiştim. Bir anda midem bulandı. Ayağa kalktım. “Bu nasıl olabilir? Böyle bir şeyi nasıl yaptı?” Avukat hemen konuştu. “Resmî nikâh değildi.” Ona döndüm. “Ne?” “Hastanede yapılan tören sembolikti. Rauf Bey bunu özellikle böyle istedi. Hastalığı ve mevcut şartlar nedeniyle resmî bir evlilik işlemi yapılmadı. Siz hiçbir zaman hukuken karı koca olmadınız.” Derin bir nefes aldım ama rahatlayamadım.
- “Peki neden bana söylemedi?” Avukat başını eğdi. “Çünkü sizin onu reddetmenizden korkuyordu.” Bu cevap içimdeki öfkeyi daha da büyüttü. “Benim buna hakkım yok muydu?” “Vardı.” Avukatın sesi sakindi. “Ve kendisi de bunu biliyordu.” Çantadaki defteri açtım. İlk sayfalarda Rauf’un yıllar boyunca tuttuğu notlar vardı. Annemin peşinden yıllarca gitmiş. Onu bulduğunda ise annem görüşmek istememiş. Çünkü çok kırgınmış. Gerçeği öğrendiğinde bile geçmişi yeniden açmak istemediğini söylemiş. Benim huzurlu bir çocukluk geçirmemi istemiş. Rauf uzaktan bizi takip etmiş. Okul mezuniyetlerimde bulunmuş. Üniversiteye başladığım gün kampüsün karşısındaki kafede oturmuş. Annem hastalandığında hastaneye gelmiş ama onun isteği üzerine benim karşıma çıkmamış. Son sayfalarda ise tarih daha yakındı. Annemin ölümünden üç ay önce Rauf onunla yeniden görüşmüş. Defterde annemin söylediği bir cümle yazıyordu: “Ben öldükten sonra Pelin’e gerçeği anlatabilirsin. Ama onun hayatına girip kendini affettirmeye çalışma. Önce kim olduğunu göstermek zorundasın.” Gözlerimden yaşlar süzüldü. Rauf da bunu yapmaya çalışmıştı. Ama bana doğrudan gelip, “Ben senin babanım,” demek yerine hastanede karşıma çıkmıştı. Ya da ben onun karşısına çıkmıştım. Bir tesadüf müydü? Defterin sonlarında cevabı buldum. Rauf benim gönüllü çalıştığım hastaneye özellikle yatış yaptırmıştı. Kalp yetmezliği gerçekten ilerlemişti ama başka bir özel hastanede tedavi olabilecek imkânı vardı. Beni görmek istemişti. Beni tanımak. Ama kendisini açıklamadan. “Yani her şey planlıymış,” dedim. Avukat başını salladı. “Başlangıcı evet. Ama sonrası değil.” “Ne demek?” “Size evlenme teklif etmesi planın parçası değildi.” Avukat hafifçe gülümsedi. “Son günlerinde yanında olmanızı istemesi de.” Çantadan küçük bir ses kayıt cihazı çıkardı. “Bunu ölmeden bir gece önce kaydetti.” Cihazı açtım. Rauf’un yorgun sesi odayı doldurdu. “Pelin… Eğer bunu dinliyorsan muhtemelen bana çok kızgınsın.” Elimi ağzıma götürdüm. “Buna hakkın var. Sana baştan gerçeği söylemeliydim. Ama seni ilk gördüğüm gün, annenin gençliğini gördüm. Aynı kaş çatışın, aynı aceleci yürüyüşün…” Kayıtta kısa bir nefes sesi duyuldu. “Babalık yapmadım sana. Bunu inkâr edemem. Doğum günlerini kaçırdım. Ateşlendiğinde başında değildim. İlk kalp kırıklığında yanında değildim. Bunun mazereti yok.” Gözlerimi kapattım. “Benden seni baban olarak hatırlamanı istemiyorum. Buna hakkım yok. Sadece son bir haftada bana gösterdiğin merhametin karşılıksız kalmasını istemiyorum.” Kayıt burada bitmedi. “Çantadaki küçük anahtar, annenin yıllarca yaşadığı evin arkasındaki eski depo için. Orada onun sana bıraktığı ama vermeye cesaret edemediği bir kutu var.” Ertesi sabah depoya gittim. Annemin evi ölümünden sonra boş kalmıştı. Bahçede yürürken çocukluğum gözümün önüne geldi. Depodaki paslı dolabı anahtarla açtım. İçeride küçük ahşap bir kutu vardı. Kutunun içinde annemin mektupları bulunuyordu. Bazıları Rauf’a yazılmış ama gönderilmemişti. Sonuncusu ise bana yazılmıştı. “Canım kızım,” diye başlıyordu. “Bir gün babanla karşılaşırsan onu hemen affetmek zorunda değilsin.” Okurken ağlamaya başladım. “Bazen insanlar bizi sever ve yine de hayatımızda bulunamazlar. Bu onları tamamen masum yapmaz. Ama tamamen kötü de yapmaz.” Annem, gerçeği benden sakladığı için özür diliyordu. Kendince beni koruduğunu düşünmüş. Babamın ailesinin yıllar önce yarattığı karmaşayı benim hayatıma taşımak istememiş. Mektubun sonunda şunları yazmıştı: “Benim en büyük hatam, senin adına hangi gerçeği taşıyabileceğine karar vermekti.” O cümleyi uzun süre düşündüm. Çünkü hem annem hem Rauf aynı şeyi yapmıştı. Beni sevdiklerini söyleyip gerçeği benden saklamışlardı. O gün onları tamamen affetmedim. Belki hâlâ da tamamen affetmiş değilim. Ama ilk kez onları yalnızca anne ve baba olarak değil, korkuları ve hataları olan iki insan olarak gördüm. Rauf’un çantasındaki son belge ise vasiyetiydi. Servetinin büyük kısmını kalp hastaları için kurulacak bir vakfa bırakmıştı. Bana ise para yerine eski sahil evini bırakmıştı. Mektubunda nedenini açıklıyordu. “Annenle en mutlu olduğumuz gün oradaydı. Eğer istersen sat. Eğer istersen yak. Ama bir gün oraya gidip denizi izle. Çünkü senin var olduğunu ilk orada öğrendim.” Aylar sonra o eve gittim. Satmadım. Evi küçük bir konuk evine dönüştürdüm. Kimsesi olmayan hastaların yakınları ücretsiz kalabiliyor artık. Kapısına da annemle babamın isimlerini yazdırmadım. Sadece küçük bir tabela astım: “Kimse son gününde yalnız kalmasın.” Rauf’un bana taktığı gazoz halkasını hâlâ saklıyorum. Artık ona bir alyans gibi bakmıyorum. Bir haftalık tuhaf bir evliliğin hatırası da değil. O küçük metal parçası bana, bazen insanın hayatına en geç giren kişinin bile en eski yarasının cevabı olabileceğini hatırlatıyor. Ben hastaneye o gün bir yabancının yalnız ölmesini engellemek için gitmiştim. Meğer o yabancı, otuz yıl boyunca söyleyemediği tek kelimeyi söyleyebilmek için beni bekliyormuş: “Kızım.”
Benzer Galeriler
-
“Bakalım Seni Kim Kurtaracak” Diyen Kayınvalidesine Dünyayı Dar Eden Kadının İnanılmaz Zaferi!
-
Bodrum Tatili Biletinin Ardındaki Büyük İhanet: Kocasının Kurduğu Tuzağı Kendi Silahına Çeviren Kadının Muhteşem Zaferi!
-
9 Yaşındaki Oğlunun Mahkemede Ortaya Çıkardığı Büyük Sır: Zengin Babanın Maskesi Nasıl Düştü?
-
KIZIM ESKİ KOCAMLA EVLENDİ — AMA DÜĞÜN GÜNÜ OĞLUM BENİ BİR KENARA ÇEKİP, “ANNE, ARBEN HAKKINDA BİLMEN GEREKEN BİR ŞEY VAR,” DEDİ.
-
Geceleri çalışıp kanser tedavisi gören kocama aylarca ben baktım — doktorlar hastalığı tamamen yendiğini söylediği hafta benden boşanmak istedi..
-
HASTANE BEKLEME SALONUNDA TANIŞTIĞIM YABANCIYLA, YALNIZ ÖLMESİN DİYE EVLENDİM — BİR HAFTA SÜREN EVLİLİĞİMİZDEN SONRA AVUKATI BANA ONUN SIRT ÇANTASINI UZATIP, “SİZE GERÇEĞİ ÖĞRENMENİZİ İSTEDİ,” DEDİ.


