Ana Sayfa 13.09.2026

HASTANE BEKLEME SALONUNDA TANIŞTIĞIM YABANCIYLA, YALNIZ ÖLMESİN DİYE EVLENDİM — BİR HAFTA SÜREN EVLİLİĞİMİZDEN SONRA AVUKATI BANA ONUN SIRT ÇANTASINI UZATIP, “SİZE GERÇEĞİ ÖĞRENMENİZİ İSTEDİ,” DEDİ.

1 / 2

“Pelin, bunu okuduğunda annen hakkında bildiğin her şey değişecek.”

Zarfın üzerinde yazan cümleyi tekrar tekrar okudum.

Parmaklarım titriyordu.

Rauf’un ölümünün üzerinden daha birkaç saat bile geçmemişti. Az önce yanında oturmuş, monitördeki çizginin dümdüz oluşunu izlemiş, hayatımda yalnızca birkaç gündür bulunan bir adamın ardından hiç beklemediğim kadar derin bir boşluk hissetmiştim.

Şimdi ise avukatı karşıma geçmiş, kucağıma ağır bir sırt çantası bırakmış ve ölen annemin bu işin içinde olduğunu ima ediyordu.

Başımı kaldırıp adama baktım.

“Annemin Rauf Bey’le ne ilgisi var?”

Yaşlı avukat yavaşça sandalyeye oturdu.

“Ben size yalnızca çantayı teslim etmekle görevlendirildim. Geri kalanını kendisinin anlatmasını istedi.”

“Ölmüş bir adam bana nasıl anlatacak?”

Avukat çantayı işaret etti.

“Her şey orada.”

Boğazım düğümlendi.

Fermuarı açtım.

İçinden önce eski bir deri dosya çıktı. Ardından birkaç fotoğraf, kalınca bir zarf, küçük bir anahtar ve siyah kapaklı bir defter.

Fotoğraflardan ilkini elime aldığım anda nefesim kesildi.

Fotoğraftaki kadın annemdi.

Ama çok gençti.

Belki yirmili yaşlarının başındaydı.

Yanında ise Rauf duruyordu.

İkisi de gülümsüyordu.

Fotoğrafın arkasında annemin el yazısıyla bir tarih vardı.

Otuz bir yıl önce.

Sandalyeye çöktüm.

“Bu mümkün değil…”

Annem hayatı boyunca bana babamın ben daha doğmadan önce bizi terk ettiğini söylemişti. Onun adını bile hiç anmamıştı. Ne fotoğrafı vardı ne de hikâyesi.

Ben de yıllar içinde sormayı bırakmıştım.

İkinci fotoğrafta annem ve Rauf deniz kenarında yan yana oturuyordu.

Üçüncüsünde ise annem hamileydi.

Elini karnına koymuştu.

Rauf da yanında duruyordu.

Fotoğraf elimden düştü.

Avukat yüzüme baktı ama hiçbir şey söylemedi.

“Hayır,” dedim. “Hayır… Bu adam benim…”

Cümleyi tamamlayamadım.

Çantanın içindeki büyük zarfı açtım.

İlk sayfanın üstünde Rauf’un el yazısı vardı.

Pelin’e.

Altındaki satırları okumaya başladım.

“Bunu okuyorsan artık yanındayım diyemem. Ama en azından gerçeği senden daha fazla saklamıyorum.”

Gözlerim doldu.

Mektup devam ediyordu.

“Ben anneni gençliğimizde tanıdım. Adı benim hayatımda duyduğum en güzel isimdi ve onu ilk gördüğüm gün hayatımı onunla geçireceğimi sanmıştım.”

Sayfayı çevirdim.

Rauf, annemle yıllarca birlikte olduklarını anlatıyordu.

Evlenmeye hazırlanırken Rauf’un ailesi ilişkilerine karşı çıkmıştı. Rauf varlıklı bir ailenin tek oğluydu. Dedesi büyük bir tekstil işletmesinin sahibiydi ve oğullarının “uygun gördükleri” biriyle evlenmesini istiyorlardı.

Annem ise sıradan bir ailenin kızıydı.

Rauf ailesine karşı çıkmış.

Annem hamile kaldığında da birlikte kaçmaya karar vermişler.

Fakat kaçacakları geceden bir gün önce Rauf ağır bir trafik kazası geçirmiş.

Aylarca hastanede kalmış.

Bu sırada ailesi anneme, Rauf’un onu görmek istemediğini söylemiş.

Hatta onun ağzından yazılmış sahte bir mektup bile vermişler.

Annem bunu gerçek sanmış.

Şehri terk etmiş.

Ve beni tek başına büyütmüş.

Kalbim göğsümde yumruk gibi atıyordu.

Bir sonraki satırda Rauf şöyle yazmıştı:

“Pelin, sen benim kızımsın.”

Mektubu elimden bıraktım.

Odanın duvarları üzerime geliyormuş gibi hissettim.

Bir hafta önce yabancı sandığım adam…

Benim babamdı.

Ve ben bilmeden onunla evlenmiştim.

Bir anda midem bulandı.

Ayağa kalktım.

“Bu nasıl olabilir? Böyle bir şeyi nasıl yaptı?”

Avukat hemen konuştu.

“Resmî nikâh değildi.”

Ona döndüm.

“Ne?”

“Hastanede yapılan tören sembolikti. Rauf Bey bunu özellikle böyle istedi. Hastalığı ve mevcut şartlar nedeniyle resmî bir evlilik işlemi yapılmadı. Siz hiçbir zaman hukuken karı koca olmadınız.”

Derin bir nefes aldım ama rahatlayamadım.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

1 / 2
Tema Tasarım |