DOLAR
Alış: 49.73
Satış: 49.93
EURO
Alış: 55.67
Satış: 55.89
GBP
Alış: 66.62
Satış: 67.11
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
1.11.2026
Emekli Bir Cumhuriyet Savcısı Olduğumu Kibirli Damadıma Hiç Söylememiştim
- “Ben emekli Cumhuriyet savcısıyım. Bu olayın bütün delillerinin korunmasını ve gerekli adli birimlerin derhâl bilgilendirilmesini istiyorum.” Telefonun diğer ucundaki görevli birkaç saniye sustu. Sonra sesini ciddileştirdi. — Emniyet birimlerine bilgi veriyorum efendim. Sağlık ekibi de yolda. Telefonu kapattım. Zeynep’in elini tuttum. — Dayan kızım. Bu kez kimse seni susturamayacak. Saat 06.03’te ambulans geldi. Sağlık görevlileri kızımı sedyeye yerleştirirken polisler de yanımıza ulaştı. Genç polis memuru bana yaklaşıp kim olduğumu sordu. Kimliğimi gösterdim. Ardından savcılık sicil bilgilerimi ve emeklilik belgelerimi sundum. Memurun yüzündeki ifade değişti. — Emekli Cumhuriyet savcısı siz misiniz? — Evet. Ama şu anda karşınızda sadece kızının hakkını arayan bir anne var. Zeynep hastaneye götürüldü. Ben de peşlerinden gittim. Doktorun ilk değerlendirmesi içimi parçaladı. Kızımda darp izleri vardı. Vücudu uzun süre soğuğa maruz kalmıştı. Göz çevresindeki şişlik ve diğer yaralanmalar ayrıntılı muayene gerektiriyordu. Doktor, polis eşliğinde adli rapor düzenleneceğini söyledi. — Şimdilik kızınızı dinlendirin. İfade vermesi için acele etmeyeceğiz. Başımı salladım. Benim de acelem yoktu. Çünkü adalet, öfkeyle değil, sağlam delillerle yürürdü. Saat 08.15’te Zeynep’in bilinci tamamen yerine geldi. İlk sorduğu şey şuydu: — Anne, Murat seni aradı mı? Yüzüne baktım. — Hayır. Gözlerinden yaşlar süzüldü. — Bayram yemeğini mahvettiğimi söyleyecekler. Herkese benim suçlu olduğumu anlatacaklar. Elini avucumun içine aldım. — Kızım, bir insanın başına gelen kötülük onun ayıbı değildir. Bunu sana kimse unutturamaz. Sonra yavaşça anlatmaya başladı. Bir süredir Murat’ın telefonunu gizlediğini fark etmişti. Gece geç saatlerde gelen mesajlar, açıklanamayan harcamalar, sürekli değişen şifreler… Bir gün Murat’ın başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenmişti. Kadının adı Derya’ydı. Zeynep, bayramdan önce Murat’la konuşmak istemişti. Murat inkâr etmişti. Sevil Hanım ise oğlunun arkasında durmuştu. — Bir erkek bazen hata yapar. Kadın dediğin yuvasını korur, demişti. Zeynep yine de susmamıştı. Bayram sabahı kavga büyümüştü. Murat, Derya’nın o gün aile sofrasına geleceğini söylemişti. Üstelik Zeynep’ten evi terk etmesini istemişti. Zeynep karşı çıkınca Sevil Hanım da oğluna katılmıştı. Sonrası… Kızım o kısmı anlatırken elleri titremeye başladı. Daha fazla zorlamadım. — Tamam yavrum. Şimdilik bu kadar. Polis memuru ifadesini daha sonra, doktorun uygun gördüğü zamanda alacaktı. Benim aklımda ise başka bir şey vardı. Murat’ın telefonda söylediği halı meselesi. Beş bin liralık halı! Kızımın yaralarını görmezden gelen kadın, halısının parasını istiyordu. İşte onların adalet anlayışı buydu. Saat 09.10’da telefonum çaldı. Murat. Açtım. — Eleanor Hanım, kızınız hâlâ yanınızda mı? Sesindeki rahatlık dikkatimi çekti. — Kızım hastanede. — Abartmayın. Biraz sinir krizi geçirdi. Annem de çok üzgün. Bayram günü böyle şeyler yaşanmasın. — Kızımın yüzündeki yaraları da sinir krizi mi yaptırdı? Sustu. Ardından sesini yükseltti. — Bakın, bu aile meselesi. Polisleri karıştırmanıza gerek yok. El âlem ne der? Şirketten insanlar bugün bize gelecek. Benim itibarımı düşünmek zorundasınız. İşte beklediğim cümle buydu. — Senin itibarın mı? — Evet! Benim itibarım. Biraz anlayışlı olun. Zeynep de hatalı. Annemin halısını mahvetti. Gözlerimi kapattım. — Murat, kızımın ayakkabısının teki yok. Montu yok. Otogarda donmak üzereydi. Sen bana halıdan bahsediyorsun. — O zaman masrafını karşılayın! Telefonu kapattım. Artık onunla tartışmayacaktım. Gerçekleri konuşacaktım. Saat 10.30’da hastaneden ayrılmadan önce polis memuruna elimdeki bilgileri teslim ettim. Murat’ın gönderdiği mesajlar. Zeynep’in daha önce bana anlattığı tehditler. Bayram sabahı yapılan telefon görüşmesi. Hepsinin tarihlerini tek tek yazdım. Ayrıca Murat’ın üç ay önce bana gönderdiği bir mesajı da hatırladım. O gün benden 180 bin lira borç istemişti. Şirketinde acil bir ödeme olduğunu söylemişti. Parayı banka üzerinden göndermiştim. Açıklama kısmına da özellikle “Murat’a borç” yazmıştım. O paranın ne olduğunu artık biliyordum. Murat, Derya’yla birlikte yeni bir daire kiralamıştı. Bunu Zeynep’in bulduğu banka bildirimlerinden öğrenmiştim. Daha da kötüsü vardı. Kızımın evlilik sırasında kendisine takılan altınların bir kısmı ortadan kaybolmuştu. Murat, onları aile borçları için bozdurduğunu söylemişti. Ama Zeynep’in elinde kuyumcuya ait eski teslim fişlerinin fotoğrafları vardı. Her şey bir araya gelmeye başlamıştı. Saat 12.20’de evime döndüm. Koridordaki küçük kasayı yeniden açtım. Eski savcılık rozetimi masanın üzerine bıraktım. Yanına banka dekontlarını, mesajların çıktısını ve altınlara ilişkin belgeleri koydum. Bir zamanlar mahkemede dosya hazırlarken kullandığım eski alışkanlıklarım geri gelmişti. Tarih. Saat. Belge. Tanık. Hiçbir şeyi hafife almıyordum. Saat 13.05’te telefonuma Sevil Hanım’dan mesaj geldi. “Bayram sofrasını rezil ettiniz. Murat’ın kariyerini mahvetmeye hakkınız yok. Biraz anne olmayı öğrenin.” Mesajı okudum. Cevap vermedim. Ardından bir fotoğraf gönderdi. Bayram sofrası hazırlanmıştı. Büyük yemek masasında porselen tabaklar, kristal bardaklar, altın işlemeli peçetelikler vardı. Murat ortada oturuyordu. Yanında Sevil Hanım. Diğer sandalyede ise Derya vardı. Zeynep’in üç yıldır oturduğu sandalyede… Derya gülümsüyordu. Fotoğrafın altına tek bir cümle yazmıştı: “Hayat devam ediyor Eleanor Hanım. Herkes yerini bilmeli.” Fotoğrafı telefonuma kaydettim. Sonra banka uygulamasını açtım. Murat’a gönderdiğim 180 bin liralık transferin dekontunu indirdim. Üzerine bir de evlilik boyunca Zeynep’in hesabından yapılan düzenli para transferlerini ekledim. O evde herkes lüks içinde yaşarken kızımın maaşı da evin masrafları da sürekli kullanılmıştı. Sevil Hanım’ın altın bilezikleri bile kızımın birikimlerinden alınan paralarla ödenmişti. Saat 14.00’te avukatım Ayşe Hanım’ı aradım. Yıllardır tanıdığım, güvendiğim bir hukukçuydu. — Eleanor Hanım, bayramınız mübarek olsun.
- Bir sorun mu var? — Var Ayşe. Hem de büyük bir sorun. Her şeyi anlattım. Belgeleri kendisine gönderdim. — Zeynep’in hukuki haklarını koruyacağız. Darp iddiası için adli süreç ayrı ilerleyecek. Evlilikteki mal rejimi, ziynet eşyaları ve borç meselesini de inceleyeceğiz, dedi. — Hiçbir şeyin üzeri örtülmeyecek. — Merak etmeyin. Saat 15.17’de kapım çaldı. Murat gelmişti. Kapıyı açtığımda yanında Sevil Hanım da vardı. İkisi de bayramlık kıyafetlerini giymişti. Murat’ın yüzünde öfkeli bir gülümseme vardı. — Anne, artık yeter. Bizi rezil ettiniz. Sevil Hanım elindeki çantasını koltuğa bıraktı. — Önce şu polis meselesini kapatın. Sonra da kızınızın yaptıklarını konuşalım. Masadaki belgeleri gördüler. Murat’ın bakışları banka dekontuna takıldı. — Bu ne? — Sana verdiğim 180 bin lira. — Onu sonra konuşuruz. — Üç aydır sonra konuşuyoruz zaten. Önüne diğer belgeleri koydum. — Bunlar da Zeynep’in altınlarına ilişkin kayıtlar. Bunlar da evlilik boyunca hesabından çıkan paralar. Sevil Hanım’ın yüzü değişti. — Sen bizim ailemizin hesaplarını mı tutuyorsun? — Hayır. Sadece kızımın hakkını arıyorum. Murat ayağa kalktı. — Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Emekli oldunuz diye hâlâ herkesi sorguya çekebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Rozetimi elime aldım. Masaya koydum. — Hayır Murat. Ben artık kimseyi sorguya çekmiyorum. Bir adım yaklaştım. — Ama senin yıllardır küçümsediğin kadının, hayatını kanunlara ve adalete adamış bir Cumhuriyet savcısı olduğunu artık öğrenmen gerekiyor. Murat’ın yüzündeki renk çekildi. Sevil Hanım ağzını açtı ama tek kelime çıkaramadı. — Siz… savcı mıydınız? — Emekli Cumhuriyet savcısıyım. Ve kızımın uğradığı şiddetin hesabını sormak için senin iznine ihtiyacım yok. Murat masadaki belgeleri toplamaya çalıştı. Elimi uzatıp durdurdum. — Onlara dokunma. Hepsinin kopyası avukatımda ve ilgili makamlarda. Tam o sırada Murat’ın telefonu çaldı. Ekranda şirketinin hukuk departmanından bir arama görünüyordu. Açtı. Karşıdaki kişinin söylediklerini duydukça yüzü bembeyaz kesildi. — Ne demek ifade vermem gerekiyor? Bir süre dinledi. Sonra gözlerini bana çevirdi. — Bugün mü? Bayram günü mü? Telefonu kapattı. Sevil Hanım telaşla sordu: — Ne oldu oğlum? Murat cevap veremedi. Çünkü kapının önünde iki polis memuru belirmişti. Genç memur kimliğini gösterdi. — Murat Bey, hakkınızda yapılan şikâyetle ilgili ifadeye başvurulması gerekiyor. Bizimle gelmeniz gerekecek. Sevil Hanım bir anda bana döndü. — Eleanor! Sen bunu bize nasıl yaparsın? Biz bir aileyiz! Ona uzun uzun baktım. — Kızımı otogara bıraktığınızda aile değildiniz. Şimdi mi hatırladınız? Murat kapıya doğru yürürken son kez arkasına baktı. — Bu iş burada bitmedi. Sakin bir sesle cevap verdim. — Ben de zaten bitmesini istemiyorum. Kapı kapandı. O gün bayram sofrasında üç kişi oturmaya devam etti. Ama ilk kez kimse Zeynep’in sandalyesini dolduramadı. Ve Murat’ın önündeki o büyük masa, hayatında ilk kez ona hiçbir güç vermiyordu. Çünkü adaletin kapısı bir kez açıldığında… İnsanların sakladığı gerçekler, en pahalı perdelerin arkasından bile görünürdü. Murat o gün polislerle birlikte evden çıktığında Sevil Hanım hâlâ kapının önünde bağırıyordu. — Bu yaptığınız yanınıza kalmayacak! Oğlumun hayatını mahvettiniz! Kapıyı kapattım. İlk kez onun sesini duymak zorunda değildim. Ama hikâye henüz bitmemişti. Çünkü bazı insanlar gerçeği gördüklerinde utanmaz. Sadece yakalanmış olmaktan korkarlar. Ertesi sabah Ayşe Hanım beni aradı. — Eleanor Hanım, Murat’ın ifadesi alınmış. Zeynep’in şikâyetiyle ilgili soruşturma devam ediyor. Hastane raporları da dosyaya girmiş. — Peki diğer belgeler? — Banka hareketleri, borç dekontları ve ziynet eşyalarına ilişkin kayıtları inceliyoruz. Ayrıca Zeynep’in evlilikteki mal rejiminden doğan hakları için gerekli başvuruları hazırlıyorum. Telefonu kapattığımda derin bir nefes aldım. Ben intikam peşinde değildim. Kızımın hakkını istiyordum. Aradaki farkı herkesin anlaması gerekiyordu. Üç gün sonra Zeynep hastaneden çıktı. Onu evime getirdim. İlk gece neredeyse hiç uyumadı. Saat başı uyanıyor, kapıya bakıyor, telefonunu kontrol ediyordu. Bir ara mutfağa geldi. Üzerinde benim eski hırkam vardı. — Anne, sence ben yanlış mı yaptım? Elimdeki çay bardağını tezgâha bıraktım. — Neden? — Belki biraz daha sabretseydim… Belki bayramdan sonra konuşsaydım… Belki Murat değişirdi. Ona döndüm. — Zeynep, evlilik insanın kendinden vazgeçmesi değildir. Bir kadının sabrı, başkasının zulmüne verilen sınırsız izin değildir. Gözleri doldu. — Üç yıl boyunca herkese mutlu olduğumuzu anlattım. — Biliyorum. — Annem, diye devam etti. İnsanların yanında hep gülümsedim. Sevil Hanım beni küçümsediğinde sustum. Murat başka kadınlarla konuştuğunda kendimi suçladım. Yanına oturdum. — Artık kendini suçlamayacaksın. O gece ilk kez kızımın başını omzuma koyarak uyuduğunu gördüm. Bir anne için bundan daha ağır bir manzara yoktur. Çocuğun büyür. Kendi evini kurar. Kendi hayatını yaşar. Ama bir gün yeniden senin kollarında küçücük bir çocuk gibi titrer. Ve sen dünyadaki bütün gücünü onun acısını silmeye harcamak istersin. Fakat bazı yaralar, yalnızca zamanla ve güvenle iyileşir. Aradan iki hafta geçti. Murat’ın gerçek yüzü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Şirketindeki yöneticiler, hakkında ortaya atılan iddiaları ve kendilerine ulaşan belgeleri incelemeye başlamıştı. Murat’ın Derya ile ilişkisi artık sır değildi. Bayram sofrasında Zeynep’in yerine oturan kadın, birkaç gün sonra Murat’ı terk etmişti. Çünkü Derya’nın sevdiği şey Murat değildi. Murat’ın ona sunduğu rahat hayattı. Yeni daire. Pahalı restoranlar. Markalı çantalar. Gösterişli tatiller… Murat’ın mali durumu sarsılınca Derya’nın sevgisi de ortadan kayboldu. Bir akşam Sevil Hanım kapıma geldi. Elinde küçük bir kutu vardı. Kapıyı açtım. — Zeynep nerede? — Odasında. Onunla görüşmek istemiyorsanız beni dinleyin. Kutuyu uzattı. İçinden Zeynep’in düğününde taktığı altın bilekliklerden biri çıktı. Kızımın kaybolduğunu söylediği bileklik… Sevil Hanım gözlerini kaçırdı. — Murat biraz hata yaptı. Gençtir. Aklı karışmıştır. Ama aile dediğin şey kolay yıkılmaz. Kutuyu almadım. — Bu bileklik nereden çıktı? — Ben saklamıştım. — Neden? Bir süre sustu. Sonra alıştığım o sert sesini kaybetti. — Oğlumun borçları vardı. Birkaç altın bozdurduk. Geri verecektik. — Zeynep’e sordunuz mu? — Eleanor, o benim gelinim. Ben de bu evin büyüğüyüm. İşte yine aynı söz. Büyük olmak… Sanki yaş almak insana başkasının hakkını alma yetkisi veriyormuş gibi. — Sevil Hanım, büyük olmak insanın önce kendi davranışından utanmasını bilmektir. Yüzü kızardı. — Ben sadece oğlumu korudum. — Kızımı otogarda montsuz bıraktığınızda da mı? Gözleri doldu. Ama ben artık gözyaşlarına eskisi gibi inanmıyordum. — Zeynep sizi görmek istemiyor. Bileklikle ilgili durumu avukatımız üzerinden çözeceğiz. Kutuyu geri uzattım. — Hakkını vermeden affedilmek istemeyin. Kapıyı kapattım. O akşam Zeynep’e Sevil Hanım’ın geldiğini anlattım. Kızım yalnızca başını salladı. — Anne, ben o eve dönmeyeceğim. — Dönmek zorunda değilsin. — Murat beni ararsa? — Konuşmak istemediğini söyleyebilirsin. Gerekirse avukatın aracılığıyla iletişim kurarsın. Bir süre düşündü. Sonra ilk kez hafifçe gülümsedi. — Kendimi savunmak için artık bağırmak zorunda değilim, değil mi? Elini tuttum. — Hayır yavrum. Bazen en güçlü cevap, kapıyı kapatıp kendi hayatına devam etmektir. Bir ay sonra hukuki süreçte yeni gelişmeler yaşandı. Zeynep’in adli raporu, beyanı ve diğer deliller soruşturma dosyasında değerlendirildi. Murat hakkında yürütülen süreç devam ediyordu. Benim verdiğim 180 bin lira için de avukatımız hukuki başvurularını yaptı. Banka kayıtları, transfer açıklaması ve yazışmalar incelendi. Altınların bir kısmının satıldığına ilişkin belgeler de dosyaya eklendi. Murat artık eskisi gibi rahat konuşamıyordu. Bir gün telefonum çaldı. Arayan oydu. — Eleanor Hanım, konuşabilir miyiz? — Konuş. — Şirketimde işler karıştı. Hakkımda bazı söylentiler çıktı. İnsanlar yanlış anlıyor. — İnsanların ne anladığı benim sorunum değil. — Siz beni bitirmek istiyorsunuz. — Hayır Murat. Ben senin yaptıklarının sonuçlarından kaçmanı istemiyorum. Sesi yumuşadı. — Zeynep’le konuşmak istiyorum. Belki yeniden başlayabiliriz. — Zeynep bunu istiyor mu? Sessizlik. — Ona bir şans daha vermesini söyleyin. — Bir şans, bir insanın hakkını geri vermeden istenmez. — Ben hatalar yaptım. — Hata dediğin şey yanlış otobüse binmektir. Bir insanın güvenini kırmak, onu incitmek ve sonra suçunu örtmeye çalışmak başka bir şeydir. Murat derin bir nefes aldı. — Annem de üzgün. — Üzgün olmak yetmez. Sorumluluk almak gerekir. Telefonu kapattım. Zeynep’e bu konuşmadan bahsettim. Bir süre sessiz kaldı. Sonra şöyle dedi: — Anne, ben artık Murat’ın ne düşündüğünü merak etmiyorum. O cümle benim için bütün zaferlerden daha büyüktü. Çünkü kızım ilk kez kendisini yeniden hayatının merkezine koymuştu. Üç ay sonra Zeynep yeni bir eve taşındı. Küçük, aydınlık, iki odalı bir daireydi. Balkonunda birkaç saksı çiçeği vardı. Mutfak dolaplarını kendi seçti. Duvarlara sevdiği tabloları astı. İşine geri döndü. İlk maaşını aldığında bana küçük bir hediye getirdi. İki fincan. Üzerlerinde ince mavi çiçekler vardı. — Anne, artık sabah kahvelerimizi burada içelim, dedi. Fincanları mutfağın rafına koyduk. Sonra birlikte kahve yaptık. Kızım pencerenin önüne oturdu. Dışarıda yağmur yağıyordu. Bir süre sonra bana baktı. — Anne, sence ben yeniden mutlu olabilir miyim? Gülümsedim. — Sen zaten yeniden başlamışsın yavrum. Mutluluk da yolunu bulur. O gün uzun zamandır ilk kez kahvemizin yanında korku yoktu. Ne telefon sesiyle irkildik. Ne birinin kapıyı çalmasından endişelendik. Ne de el âlem ne der diye düşündük. Murat’ın hayatı ise eskisi gibi devam etmedi. Hakkındaki iş yeri incelemesi ve aile içindeki olaylara ilişkin hukuki süreçler sürdü. Derya hayatından çıktı. Sevil Hanım, akrabalarının bayram ziyaretlerinde eskisi kadar rahat oturamaz oldu. Bir zamanlar Zeynep’i küçümseyen insanlar artık ona başka gözle bakıyordu. Ama Zeynep hiçbirinin kapısını çalmadı. Kimseye kendisini anlatmak için uğraşmadı. Bir gün Sevil Hanım’dan uzun bir mesaj geldi. “Ben de bir anneyim. Beni anlamanı bekliyorum. Oğlum için yaptım. Bizi affet.” Zeynep mesajı okudu. Sonra telefonu masaya bıraktı. — Anne, affetmek zorunda mıyım? Başını okşadım. — Hayır. Affetmek de senin kararın. Ama kimseye yeniden hayatında yer vermek zorunda değilsin. Kızım mesajı cevaplamadı. Ben de hiçbir şey söylemedim. Çünkü bazen insanın kendisine verdiği en büyük hediye, geçmişin kapısını bir daha açmamaktır. Kurban Bayramı’nın üzerinden bir yıl geçmişti. Yine sabah erkenden kalkmıştım. Mutfağa girdim. Fırından yeni çıkan baklavanın kokusu bütün evi sardı. Çaydanlık kaynıyordu. Balkondaki küçük Türk bayrağı rüzgârda dalgalanıyordu. Saat 05.02’ydi. Geçen yıl aynı saatte telefonum çalmıştı. Damadım, kızımı otogardan almamı istemişti. Onu bir eş gibi değil, kapının önüne bırakılacak bir eşya gibi görmüştü. Bugün ise kızım yanımdaydı. Sağlıklıydı. Gülümsüyordu. Mutfağa girip bana sarıldı. — Bayramın mübarek olsun anne. — Senin de yavrum. İki fincana kahve doldurdum. Sonra yıllardır sakladığım eski savcılık rozetimi küçük bir kutuya koydum. Artık ona ihtiyacım yoktu. Çünkü o rozet bana gücümü hatırlatmıyordu. Asıl gücün, bir insanın haksızlık karşısında kendisini kaybetmeden dimdik durabilmesi olduğunu öğrenmiştim. Zeynep kahvesinden bir yudum aldı. — Anne, geçen yıl bugün hayatımın bittiğini sanmıştım. Elini tuttum. — Hayır kızım. Geçen yıl bugün sadece sana ait olmayan bir hayat sona erdi. Pencereden dışarı baktım. Güneş yavaşça yükseliyordu. O gün Murat’ın bayram sofrasında Derya’ya verdiği yer artık boştu. Ama bizim evimizde Zeynep’in yeri hiç boş kalmamıştı. Ve şunu anladım… Bir kadının namusunu, gururunu ve hakkını koruması aileyi yıkmak değildir. Asıl aileyi yıkan, zulmeden kişinin utanmak yerine susanlardan itaat beklemesidir. Hayat bazen adaleti geç getirir. Ama insan kendi hakkından vazgeçmediği sürece hiçbir yalan sonsuza kadar ayakta kalamaz. Çünkü el âlem bugün konuşur, yarın unutur… Ama insanın yaptığı haksızlık, bir gün mutlaka kendi kapısını çalar.
Benzer Galeriler
-
Tam bir rezalet Ya
-
Dikkat Çeken Detaylar O Gündeme Damga Vurdu
-
Acemi Damat Fıkrası
-
Kızım, ayda 16.000 TL emekli maaşımdan vermem ve haftada dört gün torunlarına bakarak “ekmeğimi kazanmam” karşılığında evlerinin bodrum katında kalabileceğimi söyledi
-
Bir Hemşire Her Sabah Hastanenin Bahçesinde Aynı Yerde Oturan Adamı Görüyordu
-
Lüks Otelin Müdürü Eski Kıyafetli Adamı Kapıdan Çevirdi


