Ana Sayfa
Foto Galeri
7.11.2026
Annem için aldığım evde ona hizmetçi dediler. O gece tapunun kimin adına olduğunu hatırlattım.
- Altı yıl Dubai’de çalışıp anneme İzmir’in Urla ilçesinde bir ev aldım. Döndüğüm gün kapıyı açan eniştem Kaan, beni tanımadı ve annemden söz ederken, “Hizmetçi arkada,” dedi. O an bir şey söylemedim. Elindeki içki bardağını, üzerinden çıkarmadığı pahalı sabahlığı ve bana tepeden bakan yüzünü gördüm. “Meryem Hanım’ı arıyorum,” demiştim yalnızca. “Temizlik için geldiysen acele et,” diye karşılık vermişti. “Akşam misafirlerimiz var.” Sonra kapıyı yüzüme kapattı. Bir an yanlış eve geldiğimi düşündüm. Oysa bahçe kapısındaki küçük çatlağı bile tanıyordum. İki yıl önce bütün birikimimi verip yirmi milyon liraya satın aldığım evdi burası. Alırken tek dileğim, altmış iki yaşındaki annem Meryem’in bir daha geçim derdi çekmemesiydi. Tapu benim adıma kalmış, evin kullanımını ona bırakmıştım. Her ay doksan bin lira da göndermiştim. Bana göre o para annemin rahat etmesi içindi. Bahçe yolundan arkaya dolandım. Sıcaktan ısınmış taşların üzerinde diz çökmüş bir kadın gördüm. Yanında köpüklü bir kova vardı. Solmuş mavi hırkasının kolları ıslanmış, elleri kızarmıştı. Dış mutfağın yağlı tezgâhını sert bir fırçayla ovuyordu. “Anne?” Fırça kovaya düştü. Başını kaldırdı. Yüzü zayıflamıştı ama gözlerini hemen tanıdım. “Nazlı? Kızım, gerçekten sen misin?” Kalkmaya çalışınca dizleri titredi. Yanına koşup koluna girdim. Bana sarıldığı an üzerinde sabun ve güneşte kurumuş çamaşır kokusu vardı. Eskiden misafir geldiğinde herkesten önce sofrayı kuran annem, şimdi kendi evinde misafirlerin arkasını temizliyordu. “Sana bunu kim yaptırıyor?” diye sordum. Cevap vermedi. Kaan’ın adını söyleyince gözleri doldu. Kız kardeşim Ceyda ile eşinin yalnızca birkaç haftalığına kalacağını söylemişlerdi. Sonra büyük yatak odasına taşınmış, annemin banka kartlarını almışlardı. Anneme garaja yakın küçük oda kalmıştı. Görüntülü konuşmalarımızda hep oturma odasının aynı köşesinde oturmasının nedenini o anda anladım. “Bana niye anlatmadın?” “Evi satarsın, beni ortada bırakırsın dediler,” diye fısıldadı. “Bir de kardeşinin yuvası bozulmasın istedim.” Bu söz eski bir yarama dokundu. Babam öldüğünde Ceyda’yı korumam gerektiğini söyleyen de annemdi. Fakat onu korumakla annemin susmasına izin vermek aynı şey değildi. Fırçayı elinden alıp kenara bıraktım. “Bir daha burada diz çökmeyeceksin.” El ele salona girdik. Ceyda kanepede telefonuna bakıyordu. Kaan içki dolduruyordu. Beni görünce ikisinin de yüzü değişti. Ceyda, “Gelecek ay dönecektin,” dedi. Kaan ise gözlerini kaçırarak, “Dubai’deki abla sen misin?” diye sordu. “Burası benim üzerime kayıtlı,” dedim. “Ve anneme az önce hizmetçi dedin.” “Şakaydı,” dedi Kaan. “Meryem Hanım boş durmayı sevmez.” “Eşyalarınızı toplayıp çıkmanızı istiyorum.” Ceyda yerinden fırladı. “İki yıldır burada yaşıyoruz. Bizi öylece çıkaramazsın.” Kaan da Türkiye’de oturan insanların hakları olduğunu, hukuki işlem olmadan kapı dışarı edilemeyeceklerini söyledi. Ardından bana otelde kalmamı önerdi. Sesindeki rahatlık annemin elini daha sıkı tutmasına neden oldu. Saate baktım. Dördü otuz beş geçiyordu. “O zaman dokuzda avukatımın önünde konuşuruz,” dedim.
- Annemin birkaç kıyafetini, ilaçlarını ve eski fotoğraf kutusunu aldık. Yakındaki bir otele geçtik. Yemek söyledim; dizleri için sağlık görevlisi çağırdım. Sonra yıllardır Türkiye’deki işlerimi takip eden avukat Harun Bey’i aradım. Kira sözleşmesi yapıp yapmadığımı, Ceyda ile Kaan’dan hiç kira alıp almadığımı sordu. İkisine de hayır dedim. Tapu kaydını, faturaları ve para transferlerini gönderdim. Harun Bey akşam yeniden aradı. “Kimseyi zorla çıkarmıyoruz,” dedi. “Ama hakkınızdan da vazgeçmiyoruz. Dokuzda orada olun.” Saat sekiz kırk beşte sokağa girdiğimde ev ışıl ışıldı. İçeride müzik çalıyor, misafirler gülüyordu. Arkamda üç aracın farı belirdi. Saat sekiz elli dokuzda ön kapı açıldı. Kaan aynı sabahlıkla, elindeki bardağı sallayarak merdivene çıktı. Yüzünde yine o küçümseyen gülümseme vardı. “Demek otelde sıkıldın,” dedi. “Yine de böyle kalabalık gelmene gerek yoktu.” Arkamdaki ilk araçtan Harun Bey indi. Elinde ince bir evrak çantası vardı. İkinci araçta bir nakliye firmasının şoförüyle yardımcısı bekliyordu. Üçüncü araçtaki çilingir ise motoru kapatmış, bize doğru bile yürümemişti. Harun Bey daha yola çıkmadan onu özellikle uyarmıştı: İçeride kalanların rızası olmadan hiçbir kilide dokunulmayacaktı. Kaan çilingiri görünce gülüşünü büyüttü. “Vay canına. Bir de kapıyı mı kıracaksınız?” “Hayır,” dedi Harun Bey. “Kimse kapı kırmayacak. Önce konuşacağız.” Bu cevap Kaan’ı hazırlıksız yakaladı. Beni sinirli, bağırıp çağıran, sonra da eli boş dönen bir kadın olarak görmek istiyordu. Oysa ben altı yıl boyunca günde on iki saat çalışmış, ailemden binlerce kilometre uzakta yaşamıştım. Kazandığım her kuruşu tartışma çıkarmak için değil, annemin huzuru için biriktirmiştim. O gece de ona bir gösteri borçlu değildim. “Annem nerede?” diye sordu Kaan, ilk kez bardağını aşağı indirerek. “Güvende. Seni ilgilendiren bir işi kalmadı,” dedim. İçeriden Ceyda geldi. Üzerinde akşam için giydiği koyu yeşil elbise vardı. Önce beni, sonra Harun Bey’i, sonra da sokaktaki araçları süzdü. Misafirlerden ikisi kapının aralığından bakıyordu. Ceyda yüzünü hızla toparladı. “Nazlı, bunu komşuların önünde yapma,” dedi. “Aile arasında konuşuruz.” “Öğleden sonra konuştuk,” dedim. “Annemin ağlamasını da gördün. O zaman aile olduğumuzu hatırlamadın.” Ceyda cevap vermedi. Bizi içeri almamak için kapının ortasında durdu. Harun Bey nazikçe, “İçeride görüşmeyi kabul etmiyorsanız burada da konuşabiliriz,” dedi. “Mülkiyet ve oturma meselesini belgeyle ele alacağız. Önce şunu açıklayayım: Sizi bu akşam zorla çıkarma yetkimiz yok.” Kaan’ın yüzü aydınlandı. “Duydun mu, Nazlı? Avukatın bile söylüyor.” “Ama bunun anlamı evin size ait olduğu değil,” diye sürdürdü Harun Bey. “Müvekkilim, mülkün kayıtlı maliki. Sizden kira almamış. Kaldığınız süreyi, iznin kapsamını ve varsa ileri süreceğiniz hakları resmi süreçte değerlendirebiliriz. Bu gece önünüzde iki yol var: İsterseniz hiçbir baskı olmadan gönüllü bir ayrılma düzenlemesi görüşürüz; istemezseniz hukuki yollara başvurulur ve kilitlere dokunulmaz.” Kaan bardağını konsola bıraktı. İlk kez yüzündeki ifade değişmişti. İki yıllık rahatlığın onu evin sahibi yaptığına inanmak istemişti. Avukatın sözü onun iddiasını hemen yok etmiyordu; yalnızca sesini yükseltmenin tapu yerine geçmediğini gösteriyordu. Ben çantamdan bir fotoğraf çıkardım. Evin satın alındığı gün çekilmişti. Meryem annem ön kapının önünde durmuş, elimdeki anahtarı avucuna almaya utanmıştı. Fotoğrafta gülümsüyordu. Bugünse aynı kadını taşların üzerinde diz çökmüş bulmuştum. “Bu evi ona alırken ne dediğimi hatırlıyor musun, Ceyda?” diye sordum. Ceyda gözlerini fotoğraftan kaçırdı. “Rahat etsin, demiştin.” “Peki rahat etti mi?” Kaan araya girdi. “İstediği için çalışıyordu. Yaşlı insanlar boş kalınca—” “Cümleyi tamamlamana gerek yok,” dedim. “Annem kendi isteğiyle çalışsaydı, seni karşısında görünce neden korksun?” Kapıdaki misafirlerden biri, Ceyda’nın iş arkadaşı Selin, yavaşça salona çekildi. Öğle vakti Kaan’ın anneme nasıl seslendiğini duymamıştı; az önce söylenenleri ise işitmişti. Bu küçücük hareket, evde kurulmuş düzenin dışarıdan göründüğü kadar kusursuz olmadığını ilk kez belli etti. Harun Bey bir belge dosyası açtı. Tapu kayıt örneği, satın alma tarihini gösteren evraklar ve ödemelerin dökümü vardı. Belgeleri Kaan’ın gözüne sokmadı, kimsenin eline tutuşturmadı. “İncelemek isterseniz kopyalarını uygun şekilde iletebiliriz,” dedi. “Ayrıca Meryem Hanım’ın adına açılmış hesaba düzenli gelen ödemeler de var. O hesabın kartını kim kullanıyordu?” “Annem bize izin verdi,” dedi Ceyda, aceleyle. “Ben kartı anneme teslim etmiştim,” dedim. “Size değil. Annemle konuştuğumda kartı geri istemesine rağmen verilmediğini anlattı.” Ceyda bir adım geriledi. “Ev masraflarını biz ödüyorduk.” “Ben de öyle olduğunu sanıyordum. Ama geçen ay benim gönderdiğim parayla alınan pahalı bahçe mobilyalarını değil, annemin neden kendi ilaçları için komşudan borç aldığını merak ediyorum.” O bilgiyi annem otelde anlatmıştı. Komşusu Aysel Hanım, eczane parasını sessizce vermiş; annem benden saklaması için ona da yalvarmıştı. Çünkü bir evin içinde yardım isteyebilmek, bazen kapıyı açmaktan daha zordu. Ceyda “Öyle bir şey yok,” diyecek oldu, sonra sustu. Kaan hemen, “Banka dökümlerine bakarsınız, yanlış anlaşılma çözülür,” dedi. Sanki konu yalnızca hesap makinesinde yapılmış bir hataydı. Ben ise annemin kızarmış ellerini düşünüyordum. “Bakacağız,” dedim. “Annem isterse hukuki başvuru da yapacak. Ama bu gece hiçbir şeyi saklamak, bozmak ya da taşımak istemiyorum. Önceliğim onun buraya korkmadan dönebilmesi.” O sırada içeriden bir çocuk kahkahası yükseldi. Misafirlerden biri televizyonun sesini kapattı. Ev birden büyümüş gibi sessizleşti. Ceyda dudaklarını ısırdı. Birkaç saniye sonra fısıldadı: “Herkesi gönderelim. Burada konuşamayacağım.” Harun Bey başıyla onayladı. Kimseyi aşağılamak için gelmemiştik. Misafirler toparlandı. Selin çıkarken bana yaklaşıp “Anneniz iyi mi?” diye sordu. “Şimdi daha iyi,” dedim. Selin yalnızca başını eğdi; aile içindeki meseleyi bir dedikoduya dönüştürmeden gitti. Kapı kapandığında Ceyda bir sandalyeye çöktü. Kaan ayakta durmayı seçti. Onun yüzünden çok Ceyda’nın omuzlarına baktım. Küçükken bir hatasını örtmek için annemin arkasına saklandığı günlerdeki gibi içine kapanmıştı. Aramızdaki fark, artık o hataların yükünü taşıyanın yaşlı bir kadın olmasıydı. “Nasıl bu hale geldi?” diye sordum. Ceyda ilk kez uzun uzun konuştu. Kaan’ın işlerinin kötü gittiğini, iki haftalık misafirliğin uzadığını, sonra evin masraflarını karşılamakta zorlandıklarını anlattı. Annemin aylık parasını kullanınca işleri toparlayacaklarına inanmışlar. Başlangıçta annem birlikte yemek yapıyormuş. Ardından yemekleri tek başına hazırlamaya başlamış. Misafir gelmeden önce evi toplaması beklenmiş. En sonunda ona hangi odada oturacağı bile söylenir olmuş. “Bir sabah baktım, annem arka taraftaki odada uyuyordu,” dedi Ceyda. “Kaan, merdivenleri çıkmak ona zor geliyor, dedi. Ben de kendimi buna inandırdım.” “Peki kartlar?” Ceyda ellerini birbirine kenetledi. “Önce alışveriş için verdi. Sonra geri istediğinde hesapta para kalmamıştı. Kızacağını düşündüm. Erteledim.” Bir itirafı duyunca insanın içinin rahatlayacağını sanırdım. Rahatlamadım. Çünkü Ceyda bir anda kötü biri olup çıkmamıştı; her gün küçük bir kötülüğe göz yumarak buraya gelmişti. Annem de bunların her birinde biraz daha yalnız kalmıştı. Kaan sandalyesini çekti. “Bütün suç bana kalacak, öyle mi? Ceyda da burada yaşıyordu.” “Evet,” dedim. “İkiniz de sorumlusunuz.” Ceyda sessizce ağlıyordu. Ona sarılmak istedim mi? Bir an için evet. Fakat annemin dizlerinde açılan yarayı düşününce olduğum yerde kaldım. Şefkat göstermek, hesabı kapatmak anlamına gelmemeliydi. Harun Bey masaya kısa bir taslak koydu. İçinde o akşam çıkmayı kabul ederlerse hangi kişisel eşyalarını alabilecekleri, geri kalan eşyalar için nasıl randevu oluşturulacağı, anahtarların nasıl teslim edileceği yazıyordu. “Bu bir emir değil,” diye tekrarladı. “Okuyun, gerekirse kendi avukatınıza danışın. İmza atmak zorunda değilsiniz.” Kaan kâğıda bakmadı. “Ben burada kalıyorum,” dedi. “Bir mahkeme kararı olmadan kimse beni çıkaramaz.” “Öyleyse işlemler o yoldan yürür,” dedi Harun Bey. “Bu arada müvekkilim ve annesi güvenliklerini sağlayacak, iddialarını belgeleyecek. Herkes haklarını hukuka uygun biçimde kullanır.” Kaan bu sakin cevaba daha çok öfkelendi. “Beni korkutamazsınız.” “Korkutmaya çalışmıyoruz,” dedim. “Sadece annemin hayatını artık sizin kurallarınıza göre yaşamayacağını söylüyoruz.” Kaan dışarı çıkıp telefonla konuştu. İçeri döndüğünde sesi biraz kısılmıştı. Ceyda’yı mutfağa çağırdı. Kapı tam kapanmadığı için kelimeler duyuluyordu: “Bir süre başka yere geçelim,” diyordu Ceyda. “Böyle devam edemeyiz.” Kaan önce itiraz etti. Sonra taşınma masrafını sordu. Bekleme anında eski saatin tik takları kulağıma çarptı. Annemin sevdiği o saat hâlâ duvardaydı. Birkaç dakika sonra Ceyda yanıma geldi. “Nazlı, eşyalarımızı bu gece çıkarırsak annem buraya geri dönebilecek mi?”“İsterse,” dedim. “Bu ev onun huzurlu yaşaması için alındı. Ama artık ne istediğine kendisi karar verecek.” Ceyda başını salladı. “Gitmeyi kabul ediyorum. Bir şartım var. Annemle ben konuşabilir miyim?” “Bu gece değil. Ona ihtiyacı olan dinlenme hakkını ver. Yarın konuşmak isteyip istemediğini kendisine sorarım.” Harun Bey, Ceyda’nın kabulünü Kaan’ın kabulü gibi göstermedi. İkisini ayrı ayrı dinledi. Kaan sonunda anlaşmanın koşullarını okuyup kendi avukatını telefonla aradı. Uzun görüşmeden sonra çıkmayı kabul etti. Belgeler onların serbest iradesiyle imzalandı. Anahtar teslimi, eşyaların taşınması ve sonradan alınacak birkaç kutu için tarih ayrı ayrı yazıldı. Banka kartları da masanın üzerine bırakıldı. Harun Bey kartların kullanımıyla ilgili meselelerin ayrıca inceleneceğini belirtti. Saat dokuzu geçmişti. Çilingir hâlâ arabasında bekliyordu. Biz içerideyken tek bir vida bile sökmemişti. Nakliyeciler yalnızca Kaan ve Ceyda izin verdikten sonra içeri girdi. Valizler, kıyafetler ve kişisel bilgisayarlar dikkatle taşındı. Büyük eşyaları ve tartışmalı olanları dokunmadan bıraktık. Taşınma aracının kapısı kapanırken Ceyda son kez eve döndü. “Annemin odasının anahtarı sende mi?” diye sordum. Ceyda cebinden küçücük bir anahtar çıkardı. Sarı bir kurdelesi vardı. Annem o kurdeleyi yıllar önce kaybetmemek için bağlamıştı. Anahtarı avucuma bıraktığında yüzünü görmedim; gözüm kurdelede kaldı. “Anneye benim de özür dilemek istediğimi söyle,” dedi. “Duyarsa söyleyeceğim,” dedim. “Affetmesini isteyebilirsin. Ama affedip etmeyeceğini sen seçemezsin.” Kaan hiçbir şey söylemedi. İki yıldır kendisini ev sahibi gibi tanıtan adam, bahçe kapısından bir bavulla çıktı. Onun gidişini zafer gibi hissetmedim. Evin önündeki sessizlikte yalnızca annemin ne kadar uzun süre susmak zorunda kaldığını düşündüm. Anahtarların gönüllü teslimi tamamlanınca Harun Bey bana döndü. “Şimdi kilitleri değiştirebiliriz,” dedi. Çilingir kapı mekanizmalarını birer birer yeniledi. Gece ilerlerken önümde duran anahtarlar ilk günkü kadar parlak değildi ama bana başka bir şeyi hatırlatıyordu: Bir evi korumakla içindeki insanı korumak aynı şey değildi. Telefonumu çıkarıp annemi aradım. Görüntülü konuşmada saçları taranmış, omzuna temiz bir şal almıştı. Önünde yarım kalmış çorba vardı. “Neler oldu?” diye sordu. Uzun açıklamalara girmedim. “Eve dönmen için kapı açık,” dedim. “Ama istersen birkaç gün daha otelde kalırız.” Yüzü birden endişelendi. “Ceyda nerede?” “Şimdilik başka yerde kalacak. Kaan da onunla gitti. Çıkmayı kendileri kabul ettiler.” Annem birkaç saniye konuşmadı. Sonra, “Kimse zarar görmedi mi?” dedi. Onun ilk sorusu buydu. Bu yüzden yıllarca yük taşımıştı. “Hayır,” dedim. “Bu kez senin zarar görmemen için uğraştık.” Ertesi sabah onunla bankaya gittim. Önce kartların ve hesap erişiminin durumunu yetkililerle kontrol ettik; annem kendi isteğiyle kartlarını yeniletti, şifrelerini değiştirdi. Harcamaları tek tek inceledik. Her transferin nereye gittiğini hemen anlamak mümkün değildi. Harun Bey şüpheli gördüğümüz işlemler için belgeleri topladı. Aceleyle kimseyi suçlu ilan etmedik; fakat olanları da örtmedik. Sonra aile hekimine uğradık. Dizlerindeki ağrının yalnızca o günkü temizlikten kaynaklanmadığı anlaşılıyordu; değerlendirme ve takip gerekti. Annem muayeneden çıkarken bana bakıp, “Bu kadar işin arasında seni yordum,” dedi. “Anne,” dedim, “yorulduğum şey sen değilsin. Senin yardım isteyemeyecek kadar korkutulmuş olman.” Eve birkaç gün sonra döndük. Kapıyı açtığımda içerisi tuhaf biçimde sakindi. Kaan’ın kullandığı bardaklar kaldırılmış, yüksek sesli müzik kesilmişti. Bahçedeki kova ise hâlâ aynı köşedeydi. Annem gözlerini ona dikti. Kovayı saklamak ya da kırmak istemedim. “Ne yapalım?” diye sordum. “İçine çiçek dikelim,” dedi. Uzun zamandır ilk kez kendi kendine küçük bir karar vermişti. Ertesi hafta içine toprak doldurup begonya ektik. Kova artık işin değil, değişen hayatımızın işareti oldu. Annem büyük yatak odasına hemen geçmedi. “Ben o odada rahat edemem,” dedi. Odaları gezdik, mobilyaların yerlerini değiştirdik. Bahçeye bakan, sabah güneşi alan bir odayı seçti. İlaçları için komodinin üstüne küçük bir kutu koyduk. Aysel Hanım geldiğinde annem kendi eliyle çay hazırlamaya kalktı, sonra durup bana baktı. “Otur,” dedim. “İstersen ben yaparım.” Birlikte mutfağa girdik. Bu kez kimse ona emir vermiyordu. Ceyda ilk mesajını üç gün sonra gönderdi. Uzun bir açıklama yoktu. “Annemle konuşmak istiyorum. Onu incittiğimi biliyorum,” yazmıştı. Telefonu anneme uzatmadım; önce isteğini sordum. “Şimdi değil,” dedi. Ceyda’ya yalnızca bu cevabı ilettim. Sonraki hafta annem görüşmeyi kabul ettiğinde konuşma kısa sürdü. Ben odada bulunmadım. Ardından annem gözleri kızarmış halde yanıma gelip, “Kızım özür diledi. Ben de düşündüklerimi söyledim,” dedi. “Affettin mi?” diye sormadım. Çünkü bir annenin içindeki sevgiye dayanarak hemen bağışlanacağını sanmak, Ceyda’nın yıllardır yaptığı hatanın başka bir hali olurdu. Annem isterse yakınlaşır, istemezse mesafeyi korurdu. Artık onun adına karar vermemeye özen gösteriyordum. Harun Bey’in başlattığı inceleme sürdü. Kartların kullanımı ve hesap hareketleri konusunda hangi hakların ileri sürülebileceğini değerlendirdik. Para geri gelmiş gibi davranmadık; her şey bir gecede çözülmedi. Benim Dubai’deki işim için de karar vermem gerekiyordu. Bu kez anneme danışmadan plan yapmadım. “Burada biraz daha kalmamı ister misin?” diye sordum. “İsterim,” dedi. “Ama kendi hayatını benim yüzümden bırakma. Benim de burada kendi hayatım olsun.” O cümle beni beklemediğim kadar sevindirdi. Çünkü annem ilk kez yalnızca başımıza ne geleceğini değil, kendisinin ne istediğini söylüyordu. Yakındaki bir komşu grubunun yürüyüşlerine katılmayı, eski bir arkadaşını görmeyi ve yıllardır ertelediği diş tedavisine başlamayı planladı. Bazı günler üzgün, bazı günler öfkeliydi. İyileşmek, bir sabah uyanıp her şeyi unutmak değildi. Bir akşam bahçede otururken yeni anahtarları avucuma bıraktım. “Bunlar senin,” dedim. “İstersen bende de yedek olur. Ama anahtarı kimde tutacağına, eve kimi çağıracağına sen karar verirsin.” Annem anahtarları aldı. Sonra sarı kurdeleli küçük eski anahtarı gösterdi. “Bunu da saklayacağım,” dedi. “Bana nelerin değişmesi gerektiğini hatırlatsın.” Altı yıl boyunca anneme para göndermeyi onu korumak sanmıştım. Oysa bazen insanın ihtiyacı para değil, çekinmeden konuşabileceği bir sestir. Tapu benim adımdaydı; evin gerçek sahibi olduğumu belgelemek kolaydı. Zor olan, anneme kendi hayatının sahibi olduğunu yeniden hissettirmekti. O gece dokuzda başlayan konuşma, yalnızca kapının kilitlerini değiştirmedi. Annemin yıllardır korkuyla sakladığı sessizliği de bozdu. Ve ben sonunda şunu öğrendim: Birine ev verebilirsiniz; ama ona huzur verebilmek için önce sesini duymanız gerekir.
Benzer Galeriler
-
Annem için aldığım evde ona hizmetçi dediler. O gece tapunun kimin adına olduğunu hatırlattım.
-
Mucize Meyve Cennet Hurması Hakkında Bilinmeyen Gerçekler
-
Benim adım Feraye. Yirmi dört yaşındaydım ve doğduğum günden beri aynı köyde yaşıyordum
-
45 Yaşında ki Hayriye Fıkrası
-
Bit Pazarından Aldığı Eski Eşya
-
44 Yaşındayım, Oğlumun Arkadaşı Eve Gelip Benden Bunu İstedi


