- “Anne, çocukları sakın Taylan’ın ailesine teslim etme. Kazanın gerçekten kaza olduğuna da hemen inanma.” O cümleyi üç kez okudum. Sonra mektubu elimden düşürdüm. Bir süre olduğum yerde, salonun ortasında öylece kaldım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Taylan’ın ailesi… Damadımın annesi Sibel ile babası Cüneyt, cenazeden sonra çocukları yanlarına almak istediklerini birkaç kez söylemişlerdi. Hatta “Sen bu yaşta dört çocukla baş edemezsin Nermin Hanım,” diyerek beni ikna etmeye çalışmışlardı. O zaman bunu sadece torunlarını özleyen büyükanne ve büyükbabanın isteği sanmıştım. Şimdi ise kızımın ölümünden önce bıraktığı bu uyarı yüzünden geçmişte söylenen her söz başka bir anlam kazanıyordu. Masadaki belleği elime aldım. Bilgisayarı açarken parmaklarım titriyordu. Belleğin içinde sadece tek bir video vardı. Dosyanın adı: ANNEME_GERÇEKLER Videoyu açtım. Ekranda kızım Gülay belirdi. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Üzerinde evde giydiği gri hırkası vardı. Ama yüzündeki ifade onu tanıdığım hiçbir zamana benzemiyordu. Korkuyordu. “Anne…” Sesi titredi. “Bu videoyu izliyorsan, büyük ihtimalle ben sana bunları yüz yüze anlatamadım.” Gözlerim doldu. Elimi ağzıma kapattım. Gülay devam etti. “Taylan kötü biri değildi. Ama ailesi hakkında bana yıllarca her şeyi anlatmadı.” Ekrana doğru eğildim. “Kaza olursa, bize bir şey olursa çocukları Sibel ve Cüneyt’e vermemen gerekiyor. Çünkü onların çocukları istemesinin sebebi sevgi değil.” Videoda Gülay kısa bir süre sustu. Ardından kameraya daha da yaklaştı. “Çocukların adına açılmış hesaplarda çok büyük para var.” Nefesim kesildi. Ne hesabı? Ne parası? Gülay bunu da açıklıyordu. Yıllar önce Taylan’ın dedesinden kalan büyük bir arazinin satışından ciddi bir para elde edilmişti. Taylan, çocukların geleceğini güvence altına almak için paranın büyük bölümünü dört torunum adına ayrı hesaplara yatırmıştı. Ama bu hesaplar çocuklar reşit olana kadar yalnızca yasal vasilerinin gözetiminde kullanılabiliyordu. “Anne, Sibel ve Cüneyt bunu öğrendi.” Gülay’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Son aylarda bizi çocukların velayetini onlara bırakmaya zorladılar. Taylan kabul etmedi. Hatta ailesiyle büyük kavga etti.” Bir anda cenazeden sonraki günler gözümde canlandı. Sibel’in sürekli mahkeme, velayet ve çocukların geleceğiyle ilgili konuşması… Cüneyt’in evrakları görmek istemesi… Bütün o ısrarlar… Gülay videoda başını çevirdi. Sonra fısıltıyla konuştu. “Bir de daha kötüsü var.” Kalbim yeniden hızlandı. “Taylan, babasının şirket hesaplarında büyük bir usulsüzlük fark etti. Cüneyt yıllardır şirketten para aktarıyormuş. Taylan bunu ortaya çıkaracağını söyledi.” Gülay derin bir nefes aldı. “İş seyahati diye çıktığımız yolculuk aslında bir avukatla ve mali müşavirle görüşmek içindi.” Ekrandaki kızım birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra beni asıl sarsan şeyi söyledi
- “Anne, son iki haftadır takip edildiğimizi düşünüyorum.” İçim buz kesti. “Eğer bize bir şey olursa, paketin içindeki anahtar seni doğru yere götürecek.” Video burada bitti. Ekran karardı. Dakikalarca kıpırdayamadım. Sonra anahtarı aldım. Üzerinde küçük bir metal etiket vardı. A-214 Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Mektubun kalanını açtım. Kızım oraya tek bir adres yazmıştı. Şehrin dışındaki eski bir sanayi sitesinde bulunan kiralık depo şirketinin adresi. O gün işe gitmedim. Doğruca oraya gittim. Depo görevlisine anahtarı gösterdiğimde bana uzun uzun baktı. “214 numara. Alt koridor.” Demir kapının önüne geldiğimde dizlerim yeniden titremeye başladı. Anahtarı çevirdim. Kapıyı açınca içeride yalnızca küçük bir masa, iki koli ve metal bir dosya dolabı gördüm. İlk kolinin içinde çocukların doğum belgeleri, banka evrakları ve sigorta poliçeleri vardı. İkinci kolinin içindeyse Taylan’ın babasının şirketine ait klasörler bulunuyordu. Faturalar. Havale kayıtları. Sahte imzalı belgeler. Ve bir dosyanın kapağında büyük harflerle şu yazıyordu: CÜNEYT K. — ŞİRKET HESAPLARI Ne aradığımı tam bilmeden evrakları karıştırırken küçük bir ses kayıt cihazı buldum. Çalıştırdım. İlk duyduğum ses Taylan’ın sesiydi. “Baba, bu paraları geri koyacaksın. Yoksa savcılığa gideceğim.” Ardından Cüneyt’in sesi geldi. “Bunu yaparsan hepimizi mahvedersin.” “Ben değil, bunu sen yaptın.” “Çocuklarını da düşün.” “Çocuklarımı bu işin içine karıştırma.” Kayıt burada kesiliyordu. O anda bir gürültü duydum. Depo koridorunda bir kapı kapanmıştı. Hızla dışarı çıktım. Kimse görünmüyordu. Ama otoparka geldiğimde siyah bir otomobilin hızla uzaklaştığını gördüm. O gece çocukları komşuma bıraktım ve elimdeki bütün evrakları polis merkezine götürdüm. Başta anlattıklarımın bir kısmı sadece şüpheydi. Fakat belgeler değildi. Savcılık kısa sürede soruşturma başlattı. Günler sonra beni aradılar. Uçağın teknik inceleme raporunun yeniden değerlendirileceğini söylediler. Kazanın sabotaj olduğuna dair kesin bir kanıt henüz yoktu. Ama Taylan’ın şirketindeki para hareketleriyle Cüneyt’in başka kişiler üzerinden yaptığı ödemeler arasında şüpheli bağlantılar bulunmuştu. İki hafta sonra Cüneyt gözaltına alındı. Şirketten yıllardır para aktardığı ortaya çıktı. Üstelik Gülay ile Taylan’ı takip ettirdiğini de kabul etti. Fakat uçak kazasıyla doğrudan bağlantısı olduğunu reddetti. Aylar süren soruşturmadan sonra kazanın mekanik arıza nedeniyle gerçekleştiği kesinleşti. Cüneyt onların ölümüne sebep olmamıştı. Ama kızımın korkusu boşuna da değildi. Çünkü Cüneyt, çocukların velayetini ele geçirip hesaplarını kontrol etmek için çoktan hukuki hazırlık yapmıştı. Sibel de bütün bunları biliyordu. Mahkeme, çocukların velayetinin bende kalmasına karar verdi. Cüneyt zimmet ve sahtecilik suçlarından ceza aldı. Sibel ise bir daha çocukların velayeti için dava açamadı. Aradan yıllar geçti. Ben o büyük paketi yatak odamın dolabında sakladım. Her doğum gününde çocuklardan biri annesinin hazırladığı hediyeyi açtı. İdil on sekiz yaşına geldiğinde kutuda ona ait son paketi birlikte açtık. İçinden küçük bir kolye ve Gülay’ın yazdığı bir mektup çıktı. İdil mektubu sessizce okudu. Sonra bana sarıldı. “Anneannem…” Başını omzuma yasladı. “Annem bizi korumak için bunların hepsini yapmış, değil mi?” Saçlarını okşadım. “Evet.” Pencereden dışarı baktım. Bir zamanlar dört küçük çocuğun ağlama sesleriyle dolu olan ev şimdi gençlerin kahkahalarıyla doluydu. O an kızımın yıllar önce yazdığı ilk cümleyi yeniden hatırladım. “Anne, eğer bunu okuyorsan artık hayatta değilim.” Haklıydı. Kendisi yanımızda değildi. Ama sevgisi hâlâ evin her köşesindeydi. Bize bıraktığı en değerli şey para, belgeler ya da o gizli anahtar değildi. Bir annenin çocuklarını, kendisi öldükten sonra bile koruyabilecek kadar ileriyi düşünmüş olmasıydı. Ve ben yetmiş bir yaşımda dört torunuma verdiğim “Ben hep yanında olacağım” sözünü tutamayacağımı düşünmüştüm. Yıllar sonra anladım ki o söz sonsuza kadar yaşamak anlamına gelmiyordu. Onlar kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelene kadar yanlarında kalmak anlamına geliyordu. Ben de tam olarak bunu yaptım. Çünkü bazen aile olmak, aynı evde yaşamak ya da aynı soyadı taşımak değildir. Aile olmak, herkes gittiğinde bile geride kalıp çocukların elini bırakmamaktır.

