DOLAR
Alış: 45.35
Satış: 45.53
EURO
Alış: 52.77
Satış: 52.98
GBP
Alış: 60.48
Satış: 60.93
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
16.05.2026
20 bin lirayla uyuyormuş gibi yapıp bir sokak çocuğuna tuzak kurdu.
- 55 yaşındaki Murat Bey, artık hayatta görmediği hiçbir şey kalmadığına inanıyordu. Türkiye’nin en büyük ve en zengin inşaat şirketlerinden birinin mutlak sahibiydi. Çelik ve camdan oluşan devasa imparatorluğu, İstanbul’un gökdelenlerle dolu siluetine ve Boğaz’ın en lüks semtlerine hükmediyordu. Ama elde ettiği bu baş döndürücü başarının çok karanlık bir bedeli vardı. Yıllar geçtikçe Murat Bey taş kalpli, son derece kuşkucu ve insanlara güvenini tamamen yitirmiş biri hâline gelmişti. Ona göre herkes servetinden bir pay koparmanın peşindeydi. İnsanların çıkarcı ve hain olduğuna inanıyordu; özellikle de yoksul olanların. Onun kibirli zihninde, trafikte cam silen çocuklar ya da sokakta para isteyen insanlar sadece başkalarının merhametini sömürerek çalışmadan yaşamaya çalışan dolandırıcılardı. Kasım ayının o dondurucu gecesinde, İstanbul’un ayazı insanın iliklerine kadar işliyordu. Murat Bey, Nişantaşı’ndaki son derece lüks bir restoranda yaptığı iş yemeğinden çıkmıştı. Kafasını dağıtmak için şoförünü beklerken Maçka Parkı’ndaki bir banka oturmuş, karanlığın içinde telefonundan maillerini kontrol ediyordu. Tam o sırada sessizliğini küçücük, titreyen bir gölge bozdu. Bir çocuktu bu. En fazla 7 yaşlarında görünüyordu. Ayaklarında ayakkabı yoktu; buz gibi kaldırımın üstünde çıplak ayakla duruyordu. Üzerinde ise kendisine birkaç beden büyük gelen, kirli ve yırtık ince bir tişört vardı. —Amca… Vallahi kusura bakma gece gece rahatsız ediyorum ama… Acaba biraz bozuk paran var mı? İki gündür hiçbir şey yemedim, Allah şahidim doğru söylüyorum… dedi çocuk, soğuktan çatlamış sesiyle. Küçücük, kir içinde ve yara izleriyle dolu elini uzatmıştı. Murat Bey yavaşça başını kaldırdı. Çocuğa, sanki kötü bir koku almış gibi yüzünü buruşturarak baktı. İçinde zerre kadar merhamet yoktu. —Defol git buradan! diye bağırdı sert bir sesle. —Sizin numaralarınızı çok iyi biliyorum ben! Kesin birileri sizi sokakta dilendiriyor ya da yankesicilik çetesinin parçasısın sen. Git çalış da insanları rahatsız etme! Çocuk korkuyla geri sıçradı. Adamın sert sözlerinden ürkmüştü. Başını eğdi, gözlerindeki yaşları saklamaya çalıştı ve sessizce uzaklaştı. Çıplak ayaklarını sürüyerek birkaç metre ilerledi. Sonra çalışmayan bir sokak lambasının altındaki kaldırıma oturdu. İncecik dizlerine sarılarak biraz olsun ısınmaya çalıştı. Sessiz sessiz ağlıyor, hıçkırıklarını bastırmaya uğraşıyordu; sanki daha fazla ses çıkarırsa adamı yeniden kızdıracağından korkuyordu. Murat Bey onu uzaktan izliyordu. Yüzünde kibirli ve alaycı bir gülümseme belirdi. Kendine haklı olduğunu kanıtlamak istiyordu. Ona göre bu çocuk da diğerleri gibi fırsat kollayan küçük bir hırsızdı. Onu suçüstü yakalamak için kusursuz bir tuzak kurmaya karar verdi. Şık kaşmir ceketinin iç cebinden deri cüzdanını çıkardı ve içinden kalınca bir banknot destesi aldı. Tam 20 bin lira vardı; yepyeni, tertemiz banknotlar. Bilerek yavaş hareketlerle parayı kabanının yan cebine yerleştirdi ama destenin yarısını dışarıda bıraktı. Yoldan geçen herkesin görebileceği kadar açıktaydı. Sonra park bankına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini kapattı. Sarhoşmuş ve derin bir uykuya dalmış gibi ağır ağır nefes almaya başladı. Zihnindeki plan çok basitti: Açlık sonunda çocuğu yenik düşürecekti. Küçük çocuk parayı çekmeye kalktığı anda kolunu sıkıca yakalayacak, onu herkesin içinde rezil edecek ve hemen devriye gezen polisleri çağıracaktı. Dakikalar sessizlik içinde geçti. Sonra geceyi bir ses böldü. Murat Bey kapalı gözlerinin ardında dikkat kesildi. Çıplak ayakların kaldırımda sürünerek yaklaşan sesini net biçimde duyuyordu. Adımlar yavaştı… sessizdi… ve giderek bankına yaklaşıyordu.
- Murat Bey’in kalbi zehirli bir zafer heyecanıyla hızla atmaya başladı. “İşte yakaladım seni,” diye geçirdi içinden alaycı bir memnuniyetle. Bir anda yüzüne bir gölge düştüğünü hissetti. Çocuk tam karşısında durmuştu. Sokak lambalarının solgun ışığını kesiyordu. Küçüğün nefesi heyecandan titriyordu. Minik ve ürkek eli yavaşça Murat Bey’in kaban cebine doğru uzandı. Murat Bey, birazdan olacak şeye inanmak üzereydi… Murat Bey kollarındaki kasları gerdi. Son hamleyi yapıp küçük hırsızı suçüstü yakalamaya hazırdı. Zihninde çoktan onu herkesin içinde aşağılıyor, uzun bir nutuk çekip gururunu yerle bir ediyordu. Ama parayı kapıp kaçmak için beklediği o ani çekiş hiç olmadı. Bunun yerine, buz gibi küçük parmakların pahalı kabanının kumaşına son derece dikkatli ve saygılı bir şekilde dokunduğunu hissetti. Banknotların hışırtısı dışarı doğru değil, içeri doğru geliyordu. Çocuk, 20 bin lirayı kabanın cebinin en dibine doğru itiyor, paraların tamamen görünmez olduğundan emin olmak istercesine özenle saklıyordu. Murat Bey nefesini tuttu. Şaşkınlıktan donup kalmıştı. Bir saniye sonra omuzlarında hafif bir ağırlık hissetti. İnce, sertleşmiş ve sokak dumanı kokan eski bir kumaş yavaşça üzerine bırakılmıştı; sanki onu koruyan bir battaniyeymiş gibi. —Amca… uyanır mısın lütfen? diye fısıldadı çocuk titrek sesiyle, koluna hafifçe dokunarak. —Derin uyumuşsun. Paran cebinden düşüyordu. Buralarda gece kötü tipler dolaşıyor. Dikkat etmezsen seni soyabilirler. Bu basit sözler, Murat Bey’e yumruktan daha sert çarptı. Gözlerini hızla açıp bankta doğruldu. Karşısında çocuk duruyordu; ince kısa kollu tişörtünün içinde soğuktan zangır zangır titriyordu. Küçüğün onu “korumak” için omuzlarına örttüğü şey, kendi eski kazağıydı. Solmuş, deliklerle dolu, neredeyse paçavraya dönmüş bir kazak… Çocuğun İstanbul ayazına karşı sahip olduğu tek savunma buydu. —Ne… ne yaptın sen? diye kekeledi Murat Bey. Boğazına acı veren büyük bir düğüm oturmuştu. —Parayı özellikle ortada bıraktım. İki gündür aç olduğunu söyledin… Neden alıp gitmedin? Çocuk yorgun ama inanılmaz sıcak bir tebessüm etti. Soğuktan dudakları morarmış, gözleri açlık yüzünden sönükleşmişti. —Çok açım amca. Karnım fena ağrıyor… Ama annem ölmeden önce bana bir şey söylemişti. “İnsan açlıktan ölse bile temiz kalpli yaşasın, hırsız olup insanların ahını almasın,” derdi. Seni burada yalnız görünce üzüldüm. Çok yorgun ve üşümüş gibiydin. Belki senin de seni kollayacak birine ihtiyacın vardır diye düşündüm… Benim hiçbir şeyim olmasa bile. O anda gözyaşları, 55 yaşındaki milyoner adamın gözlerinden istemsizce akmaya başladı. Binlerce insanı yöneten o acımasız iş adamı… Demir gibi sert görünen adam… Bir park bankında tamamen çökmüştü. Dakikalar önce “pislik”, “serseri” ve “suçlu” dediği bu sokak çocuğu, ona hayatındaki en büyük insanlık dersini vermişti. Titreyen elleriyle eski kazağı çocuğun omuzlarına yeniden geçirdi, üşümemesi için dikkatlice düzeltti. Tam o duygusal anda, siyah zırhlı lüks bir cip parkın önünde sertçe durdu. Gelen, Murat Bey’in şoförüydü. Arka kapıdan ise 28 yaşındaki oğlu Emre indi. Yakındaki seçkin bir gece kulübünden çıkmıştı. Üzerinde özel dikim pahalı bir takım elbise vardı. Kolundaki saat küçük bir daire fiyatındaydı. Üzerinden pahalı içki kokusu yükseliyordu. Parktaki manzarayı görünce yüzüne açık bir küçümseme yerleşti. —Baba ya, bu ne rezalet böyle? dedi Emre iğrenmiş bir ifadeyle yaklaşırken. —Sen ne yapıyorsun burada bu sokak çocuğuyla? Çekil lan biraz! Kesin senden saatini ya da cüzdanını yürütmeye çalıştı bu velet! Murat Bey yavaşça ayağa kalktı. İlk kez hayatında oğlunun gözlerinin içine gerçekten baktı… Ve orada korkunç bir boşluk, derin bir çürüme gördü. Yanında titreyen küçük çocuğun tertemiz kalbiyle kıyaslanınca bu fark dayanılmazdı. —Benden hiçbir şey çalmaya çalışmadı, Emre, dedi Murat Bey sakin ama ağır bir sesle. —Tam tersine… beni koruyordu. Emre alaycı bir kahkaha attı. Kendini dokunulmaz sanan zengin çocuklarının o kibirli kahkahasıydı bu. —Hadi ama baba… Yaşlandıkça iyice saçmalamaya başladın. Bana, öz oğluna güvenmezsin… Şirket hesaplarını kapatırsın çünkü sözde fazla para harcıyorum… Şimdi de burada kaldırımda ağlayıp bir sokak çocuğunu savunuyorsun! Havadaki gerginlik elle tutulacak kadar ağırdı. Küçük çocuk korkuyla birkaç adım geri çekildi. Emre’nin saldırgan ses tonu onu ürkütmüştü. —Biliyor musun bu işin en komik tarafı ne? diye bağırdı Emre öfkeyle. İçindeki bütün kini kusuyordu. —Ben senin tek oğlunum! Ama kendi mirasım için bile sana yalvarmak zorunda kalıyorum! Artık ölmeni beklemekten bıktım usandım! Şirketlerin kontrolünü almak için ne kadar daha bekleyeceğim ha? Bir adım daha yaklaştı, gözleri öfkeyle parlıyordu. —Eğer acıyıp sokaktan insanları eve doldurmaya başlarsan, yarın ilk iş avukatları çağırır, seni akli dengesi yerinde değil diye mahkemeye veririm! Bütün holdingi de elinden alırım! İyice bunadın sen! İşte bardağı taşıran son damla buydu. Yıllardır yalanlar, kibir ve sahte bağlarla örülmüş hayatın içindeki o korkunç gerçek, sonunda bütün çıplaklığıyla Murat Bey’in yüzüne çarpmıştı. O anda gözlerindeki perde tamamen kalktı. Asıl tehlike İstanbul’un karanlık sokaklarında değildi. Gerçek hırsız… Onun ölmesini bekleyen, hayatı boyunca emek vererek kurduğu her şeyi ele geçirmek isteyen akbaba… Kendi soyadını taşıyordu. Doğduğu günden beri her şeye sahip olan oğlu, sırf açgözlülük uğruna onu hukuken yok etmeye hazırdı. Ama hiçbir şeyi olmayan, açlıktan titreyen 7 yaşındaki bir sokak çocuğu ise kendi eski kazağını çıkarıp onu üşümesin diye örtmüştü. —Artık hayatımda yoksun, Emre, dedi Murat Bey buz gibi ama sarsılmaz bir otoriteyle. Sesi oğlunun içini ürpertti. —Yarın sabah ilk iş avukatlarımla ve noterlerimle görüşeceğim. Bu gece itibarıyla hem şirketten hem evimden gidiyorsun. Kolay para istiyordun ya… Bundan sonra git ve herkes gibi çalışarak kazan. Çünkü benden hayatın boyunca tek kuruş bile göremeyeceksin. —Bunu bana yapamazsın! Ben senin öz oğlunum! diye haykırdı Emre kontrolünü kaybederek. Öfkeyle babasına yaklaşmaya çalıştı ama iri yapılı şoför hemen araya girip Murat Bey’i korudu. Murat Bey oğluna sertçe baktı. —Kan bağı insanı sadece akraba yapar. Gerçek aileyi ise sadakat ve sevgi oluşturur. Sonra öz oğluna sırtını döndü. Arkasından yükselen hakaretleri ve öfkeli bağırışları tamamen görmezden geldi. Sessizce eğilip küçük çocuğun hizasına indi. Uzun yıllardan sonra ilk kez yüzünde gerçekten samimi, sıcak ve huzurlu bir gülümseme vardı. —Adın ne senin, cesur çocuk? diye sordu yumuşak bir sesle, yanağındaki kiri ve gözyaşını silerken. —Mehmet… dedi çocuk utangaçça, buz kesmiş ellerini ovuşturarak. —Memnun oldum amca. —Benimle gel Mehmet. Hadi arabaya bin. Bu gece sana İstanbul’daki en güzel döneri ve sıcacık çorbayı ısmarlayacağım. Sana söz veriyorum… Bir daha asla aç ya da üşüyerek sokakta kalmayacaksın. O dondurucu gece, iki kırık ruhun kaderini sonsuza kadar değiştirdi. Murat Bey sadece çocuğu yemeğe götürmekle kalmadı. Ertesi gün, sahip olduğu bütün gücü kullanarak Mehmet’i resmî olarak evlat edinmek için işlemleri başlattı. Sokaklarda yaşayan o küçük çocuk artık temiz kıyafetler giyiyor, düzenli yemek yiyor ve Türkiye’nin en iyi okullarında eğitim alıyordu. Ama Murat Bey onu hiçbir zaman şımarık, kibirli bir “holding varisi” olarak yetiştirmedi. Mehmet’e dürüstlüğü, emeği ve vicdanı öğretti. Mehmet zamanla, milyoner adamın yıllardır bomboş kalan dev villasını kahkahalarla, tevazuyla ve gerçek sevgiyle dolduran ışık hâline geldi. Yıllar sonra Murat Bey’in sağlığı yaşlılık nedeniyle bozulmaya başladığında yanında öz oğlu yoktu. Emre elinde kalan son parayı da savurmuş, babasını bir daha hiç aramamıştı. Ama o eski kazaklı çocuk… Mehmet… Hastane odasında Murat Bey’in elini son ana kadar bırakmadı. Ve artık o genç adam, Türkiye’nin dev inşaat şirketini aynı o gece gösterdiği dürüstlük, vicdan ve tertemiz kalple yönetiyordu. Murat Bey bu dünyadan huzur içinde ayrıldı. Çünkü sonunda, dünyanın bütün servetleriyle bile satın alınamayacak o acı gerçeği öğrenmişti: En korkunç yoksulluk, cebindeki para eksikliği değildir. Asıl yoksulluk; insanın kalbindeki açgözlülük, vicdansızlık ve sevgisizliktir. Ve bazen gerçek aile, seninle aynı soyadı taşıyanlar değil… Herkes düşmeni beklerken sana sahip çıkan, seni koruyan ve en karanlık gecende üstünü örten insanlardır.
Benzer Galeriler
-
20 bin lirayla uyuyormuş gibi yapıp bir sokak çocuğuna tuzak kurdu.
-
Mahkemede 16 yaşındaki bir kız haykırdı
-
Torunumu sokakta titrerken gördüm 😢
-
Evlendiğimizin üzerinden henüz üç gün geçmişti ki kayınvalidem kendi daireme girip bacaklarıma bir tencere dolusu kaynar yemek döktü.
-
İlk evlilik gecesinde kocamla şaka yapmaya karar verdim
-
Ülkenin en tanınmış sekiz doktoru, bir milyarderin oğlunu saatlerce kurtarmaya çalıştı


