DOLAR
Alış: 45.85
Satış: 46.03
EURO
Alış: 53.28
Satış: 53.50
GBP
Alış: 61.50
Satış: 61.96
Eşimin cenazesinde, tabutun başında oğullarım sahte gözyaşları dökerken telefonuma bir mesaj geldi
Eşimin cenazesinde, tabutun başında oğullarım sahte gözyaşları dökerken telefonuma bir mesaj geldi:
“Ben yaşıyorum. Onlara güvenme.”
Bir an bunun iğrenç bir şaka olduğunu düşündüm… ta ki ikinci mesaj gelene kadar.
Mesajda bir fotoğraf vardı: Ertuğrul’un çalışma masası.
Altına yazmışlardı:
“Gerçek vasiyeti oraya sakladım.”
Telefon elimde titredi.
Cenaze namazı yeni bitmişti. İstanbul’un lüks bir cami avlusunda, siyahlar içinde ayakta duruyordum. 43 yıllık eşim Ertuğrul’un tabutu önümdeydi.
Yanımda iki oğlum vardı: Kaan ve Hakan.
Ama tuhaf bir şey vardı.
Çok sakindiler.
Çok temiz giyinmişlerdi.
Ve en önemlisi… babalarını yeni kaybetmiş iki adam gibi değillerdi.
Mesaj tekrar geldi:
“Teresa, o tabutun içinde sandığın kişi ben değilim.”
Nefesim kesildi.
Tabuta baktım.
Gözlerim doldu ama ağlayamadım.
Yazdım:
— Sen kimsin?
Cevap anında geldi:
— Ben Ertuğrul’um. Oğullarımıza güvenme.
Telefon neredeyse elimden düşüyordu.
Kaan bana döndü.
— Anne, iyi misin?
Telefonu göğsüme sakladım.
— Biraz başım döndü… sadece.
Ama o gülümseyişi gördüm.
Bir oğlun annesine bakışı değildi o.
Bir kapının kilitlenip kilitlenmediğini kontrol eden bir bakıştı.
Hakan yaklaştı, kolumu tuttu.
— Eve gidiyoruz anne. Yalnız kalamazsın.
“Gidiyoruz” demedi.
Emretti.
Cenazeden sonra herkes bana sarıldı:
“Allah sabır versin Tereza hanım…”
“Oğulların sana bakar…”
“Ertuğrul bey huzur içinde…”
Ben başımı salladım.
Ama zihnimde tek cümle vardı:
“Onlara güvenme.”
Ertuğrul’un ölümü “İstanbul Levent’te ofisinde kalp krizi” diye açıklanmıştı.
Ben yanında değildim.
Kaan gece 23:40’ta aramıştı:
— Anne… babamızı kaybettik.
Ben vardığımda ambulans gitmişti, imzalar atılmıştı, cenaze işlemleri başlamıştı bile.
Çok hızlıydı.
Çok planlıydı.
Ve şimdi… bir mesaj, ölünün geri döndüğünü söylüyordu.
O gece Beşiktaş’taki büyük eve döndüğümüzde her şey yabancı geldi.
Loş ışıklar.
Salondaki Ertuğrul’un fotoğrafı.
Masadaki gözlüğü.
Ve yanında… sabah içtiği Türk kahvesinin fincanı.
Oğullarım bir süre içeride dolaştı.
Telefon konuşmaları yaptılar.
Alçak sesle konuştular.
Ama mutfakta duydum.
Hakan diyordu ki:
— Doktor işi yarın çözülür.
Kaan cevap verdi:
— Annesi zaten çözülecek durumda.
Elim buz kesti.
Anlamıyordum… ama yeterince anlıyordum.
Onlar gittikten sonra kapıyı kilitledim ve Ertuğrul’un çalışma odasına çıktım.
Oda onun kokusuyla doluydu: tütün, eski parfüm ve liderlik.
Telefonum yeniden titredi.
Bir fotoğraf:
Aynı çalışma masası.
Kırmızıyla işaretlenmiş bir ahşap kenar.
Altına yazı:
“Sol köşeye bastır. Onların yanında hiçbir şey açma.”
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Parmaklarımı ahşaba bastırdım.
Klik.
Gizli bir bölme açıldı.
İçinde para yoktu.
Mücevher yoktu.
Bir mektup, bir USB ve üstünde adım yazan sarı bir zarf vardı.
Ertuğrul’un el yazısıydı.
“Tereza…”
“Eğer bunu okuyorsan, beni ortadan kaldırmaya çalıştılar.”
“Çocuklarımız Kaan ve Hakan… düşündüğün insanlar değil.”
“Sigorta, mal varlığı ve seni nasıl ‘akıl sağlığı yerinde değil’ diye gösteririz diye konuşmalarını duydum.”
Gözlerim karardı.
Devam etti:
“Onlara hiçbir şey imzalama. Sana getirdikleri hiçbir şeyi yeme.”
Tam o sırada aşağıdan ses geldi.
Bir araba geldi.
Pencereden baktım.
Onlardı.
Kaan ve Hakan geri gelmişti.
Yanlarında beyaz önlüklü bir adam vardı.
Doktor.
Kapı zili çaldı.
Bir.
İki.
Üç.
— Anne! Biz geldik! Yemek getirdik!
Cevap vermedim.
Telefonum titredi:
“Kapıyı açma.”
Aşağıdan Hakan bağırdı:
— Anne, zorlaştırma. Doktor sadece kontrol edecek.
Kaan’ın sesi değişti.
Soğuktu.
— Tereza, kapıyı aç.
“Tereza.”
“Anne” değil.
O an kalbim koptu.
Ertuğrul’un çalışma odasından gizli bir tabancayı buldum.
Elime aldım.
Titriyordum.
Bir mesaj daha geldi:
“Arka kapıdan çık. Şoför hâlâ sadık.”
Şoför…
Aurelio.
Ertuğrul’un 20 yıllık şoförüydü.
İki ay önce Kaan tarafından “gereksiz” diye işten çıkarılmıştı.
Sessizce mutfaktan geçtim.
Kapılar vuruluyordu.
Cam kırıldı.
İçeri giriyorlardı.
Telefonum titredi:
“Onu kullanmışlar.”
Mutfakta bir kahve fincanının yanında küçük bir şişe vardı.
Boş.
Ama kokusu ağırdı.
Kimyasal.
Ölüm.
Gözlerim doldu.
“Bunu mu kullandılar…?”
Mesaj geldi:
“Gördün mü?”
Arka kapıya koştum.
Açtım.
Sokakta eski bir siyah taksi vardı.
Farları kapalıydı.
Şoför camı açtı.
Aurelio’ydu.
— Tereza hanım… Ertuğrul bey bana ‘olursa gel’ demişti.
Titredim:
— Nerede o?
Aurelio cevap vermedi.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
O kadını gördüğüm anda donup kaldım… çünkü kocam için kendi paramla aldığım 4 milyon liralık arabanın içinde oturuyordu
-
Kocasının, felçli annesi sedyedeyken karısını evden kovdu
-
60 yaşındaki babam gençliğinde kendisinden otuz yaş küçük bir kadınla yeniden evlendiğinde tüm ailem mutluydu
-
Kızım, beş yaşındaki otistik oğlunu evimin ortasına bırakıp “birkaç gün sonra dönerim” diyerek gitmişti
-
Kayınvalideme benim bir hâkim olduğumu hiç söylememiştim
-
Annem ağlayıp karımın kendisine saygısızlık ettiğini söylediği için karımı kiler odasına kilitledim
