DOLAR
Alış: 45.85
Satış: 46.03
EURO
Alış: 53.28
Satış: 53.50
GBP
Alış: 61.50
Satış: 61.96
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
3.06.2026
Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı.
- “Emir, eğer bir gün bunu okursan, Ramazan’ın seni acıdığı için değil, senin de onun oğlu olduğun için yanına aldığını bil diye yazıyorum.” Kağıt parmaklarımın arasında kırıştı. Emir. Benim adım. Ve hemen altında, annemin el yazısıyla yazılmış bir itiraf, nefesimi kesti. “Biyolojik baban ortadan kaybolmadı. Hep yakındaydı. Adı Ramazan Yıldız’dı. Seni ondan uzak tuttum; korkudan, gururdan ve artık taşıyamadığım bir yalandan.” Arabada oturdum. Camiden biraz ötede, park etmiş halde Ramazan Amca’nın elinde şapkasıyla ağladığını izliyordum. O benim üvey babam değildi. Sadece bana kan vererek, beni okutan adam da değildi. O benim babamdı. Gerçek babam. Ve ben az önce ona şunu söylemiştim: — Sana bir kuruş veremem. Zarfı göğsüme vurdum. İnmeyi düşündüm. Orada, o anda “baba” diye bağırmayı. Ama yerimden kıpırdamadım. Çünkü plan bitmemişti. Ve o an inersem, onun önünde bir çocuk gibi diz çökeceğimi biliyordum. Ramazan Amca’nın ise bir çocuğa daha ihtiyacı yoktu. Onun ihtiyacı olan, sonunda doğru bir şey yapan bir oğuldu. Üç ay önce, ameliyatı öğrendiğimde, bunu ondan değil, komşumuz Ayşe Teyze’den öğrenmiştim. Ona çorba götürür, eli mutfakta zorlandığında kapısını çalardı. — Emirim — demişti telefonda — baban kötü. Sana söylemiyor, sen büyük şehirde işin gücün var diye. Ben o sırada Levent’te cam bir plazanın otuzuncu katındaydım. Aşağıda İstanbul’un trafiği, parlayan binalar ve sıkışmış araçlar vardı. Elimde kahve, bileğimde pahalı saat… Ama bir anda Haliç’in kokusu geldi burnuma. Rutubetli oda. Ramazan Amca’nın pazardan yük taşırken terle ıslanmış gömleği. — Ne var? — diye sordum. Ayşe Teyze iç çekti. — Sönüyor oğlum… sanki yavaş yavaş. O gece kimseye haber vermeden İstanbul’dan ayrıldım. Onu uzaktan takip ettim. Sahilde kısa adımlarla yürüyüşünü gördüm. Denize bakıp dalgaları sayar gibi duruyordu. Balıkçı tezgâhlarında selam veriyor, bir simit alıyor, yarısını bile bitirmeden oturuyordu. Tezgahtar ona seslendi: — Ramazan abi, söyle oğluna. O gülümsedi. — Oğlum yolunu buldu. Onu tekrar eski hayata çekmem. Dilim kanayana kadar kendimi tuttum. Ertesi gün doktora gittim. Ameliyat parası, kontroller, ilaçlar, bakım… hepsi gerekiyordu. O sadece “sonra da çalışabilir miyim?” diye sordu. Ben hepsini ödedim. Doğrudan. Elden değil. Belgeyle, randevuyla, resmi olarak. Sonra küçük bir ev aldım Bakırköy tarafında. Büyük değil. Ama temiz. Penceresi açılınca deniz kokusu giren, mutfağı yeni, banyosu kuru, bahçesinde küçük bir limon ağacı olan bir ev. Tapusunu Ramazan Yıldız’ın adına yaptım. Benim adıma değil. Borç gibi değil. Onun hakkı gibi. Ama yine de o gün kapısına gelip yardım istediğinde ona “hayır” dedim. Çünkü o hep şunu söylerdi: — Baba, yaptığı iyiliğin parasını almaz. Ben de ona başka bir dille cevap verdim: Bir baba sevgiyi parayla değil, hayat değiştirerek öder. Arabadan indim. Ramazan Amca cami kapısından kalkmış, kendini toparlamaya çalışıyordu. Şapkasını düzeltti, sanki gururunu da onunla düzeltebilirmiş gibi. Otobüs durağına yürüyordu. Yetiştim. — Ramazan Amca. Durdu. Beni görünce hafifçe gülümsedi. — Üzülme oğlum. Anladım. Seni böyle bir duruma soktuğum için affet. İşte o an içim parçalandı. Hâlâ özür diliyordu. O. Bana her şeyi veren adam. — Gelin benimle. — Yok Emir… gerek yok. Ben hallederim. — Baba — dedim. Kelime ilk kez gerçekten çıktı. Alışkanlık gibi değil. Keşif gibi. Ramazan Amca dondu. — Ne dedin? Gözlerim doldu. — Baba dedim. Başını eğdi. — Hep öyle derdin zaten. — Hayır… gerçek anlamıyla. Cami sessizdi. İçeriden mum kokusu, solmuş çiçekler ve deniz tuzu geliyordu. Ramazan Amca şapkasını göğsüne bastırdı. — Mektubu okudun mu? Başımı salladım. Gözlerini kapattı. — Annen istemedi. — Neden? Bir süre sustu. — Sen doğduğunda hiçbir şeyim yoktu. Ne düzgün bir iş, ne ev, ne de güvenli bir hayat. Annenin babası onu benden uzak tuttu. “Bu adamla olursan çocuğu yoksulluğa mahkûm edersin” dedi. Annen korktu. Sonra başka biri çıktı… sana soyadını veren adam. Güven, düzen, ev vaat etti. — Ve gitti. Ramazan Amca acı bir gülümsemeyle başını salladı. — Evet. Güven dediği şey ilk maaşında bitti. — Benim babam olduğunu biliyor muydun? — Seni ilk gördüğümde. Sesi titredi. — Ellerim bana benziyordu. Ağladığında yüzün… benim çocukluğum gibiydi. Annen önce inkâr etti. Sonra hastalanınca gerçeği söyledi. Ama senden saklamamı istedi. “Ramazan, ben ölürsem onu koru ama gerçeği yük etme” dedi. İçimde bir şeyin çatladığını hissettim. — Bunu neden hiç söylemedin? Ramazan Yıldız gözlerini kaçırdı. — Çünkü sen zaten çok şey kaybettin. — Ben babamı kaybettim… meğer yabancı sandığım adamıymış. Ramazan Amca eliyle ağzını kapattı. — Affet beni, oğlum. Ona sarıldım. İlk anda kaskatı kaldı. Sonra sanki yıllardır tuttuğu bir şeyi bırakır gibi bana sarıldı. Kokusu vardı; temiz ter, merhem, güneşte kurumuş gömlek… Pazardan yorgun dönüp yine de “ödevin var mı?” diye soran adam kokusu. — Seni affetmiyorum — dedim kulağına. Bir an geri çekildi, korkmuştu. — Henüz — diye ekledim — Önce sana bakmama izin vereceksin. Kaşlarını çattı. — Ben yük olmak istemem. — Ben yük oldum. Sen beni şikâyet etmeden taşıdın. — Sen çocuktun. — Ve sen benim babamsın. Dizleri boşaldı. Onu tutmak zorunda kaldım. Arabaya bindirdim. Nereye gittiğimizi üç kez sordu. Sadece şunu söyledim:
- — Bir borcu kapatmaya. Önce hastaneye gittik. Girdiğimizde kayıt görevlisi dosyayı çoktan hazırlamıştı. — Ramazan Yıldız Bey, ameliyatınız pazartesi günü. Tüm masraflar karşılandı. Sadece bilgilerinizi doğrulamamız gerekiyor. Ramazan Amca bana baktı. — Bu ne? — Ameliyatın. — Emir… — Para değil. Bu bir tıbbi işlem. Yani teknik olarak sana bir kuruş vermedim. Sinirlenmeye çalıştı. Olmadı. Gözleri doldu. — Ben şeker satacaktım… — İstersen evinin bahçesindeki narenciye ağaçlarından satarsın. Ama iyileştikten sonra. — Hangi bahçe? Derin bir nefes aldım. — Bir durak daha var. Arabayla Tuzla tarafına doğru sürdük. Akşam güneşi İstanbul’un sahil yoluna vuruyordu. Denize yakın kafeler, yürüyen insanlar, elinde poğaça poşetleri olan aileler… Ramazan Amca pencereden bakıyor, sanki hayatın bu kadar normal devam etmesine anlam veremiyordu. Eve vardık. Beyaz cephe. Mavi kapı. Kapının yanında küçük yeni bir tabela: “Ramazan Yıldız.” İsmini okudu. Sonra bana baktı. — Hayır. — Evet. — Bunu yapma. — Yapıldı bile. — Emir, ev öyle bir şey değil. — Senin kanın da öyle bir şey değildi. Tapuları uzattım. Açmadan tuttu. — Oğlum, ben bunu kabul edemem. — O zaman benim için kabul et. Yıllarca seni maaşımla, diplomamla, şirketimle ödeyebileceğimi sandım. Ama hiçbir şey, senin aç kalıp bana kitap aldırdığın geceleri geri getirmedi. Hiçbir şey, verdiğin kanı geri getirmedi. Ramazan Amca sessizce ağladı. — Ben senden para istemedim. — Ben de sana para vermek için yapmadım. Dinlen diye yaptım. Evin içine girdik. Duvarlar yeni boyanın ve deniz havasının kokusunu taşıyordu. Mutfakta çay, pilav, kuru fasulye, ekmek, ilaçlar ve su dolu bir sürahi vardı. Yatak odasında yeni bir gömlek, bir şapka ve çerçeveli bir fotoğraf… Benim mezuniyet fotoğrafım. Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde. Cübbe giymişim. O ise ödünç gömlekle, arkada köprüye bakar gibi Boğaz’a bakan biri… ama aslında bana bakan bir adam. O fotoğrafta kameraya değil, bana bakıyordu. Baba gibi. Her zaman olduğu gibi. — Bunu kaybettiğini sanıyordum — dedi. — Hiç kaybetmedim. Yatağa oturdu, çerçeveyi okşadı. — O gün hiç yemek yemedim. — Neden? Kısık bir kahkaha attı. — Ayakkabını boyatmak için kahvaltımı verdim. Yüzümü kapattım. — Baba… — Öyle deme, her seferinde ağlayacaksan. — O zaman hep ağlarım. Ameliyat pazartesi oldu. Ben oradaydım. Önemli bir ziyaretçi gibi değil. Oğul gibi. Eşim de geldi. Ona ince bir battaniye, su, birkaç dergi ve ısrarla aldığı bir paket poğaça getirdi. “İzmirliler ameliyata aç girmez” dedi. Ameliyata girmeden önce Ramazan Amca elimi tuttu. — Ya çıkamazsam… — Çıkacaksın. — Dinle beni. Dişlerimi sıktım. — Çıkamazsam, kendini suçlama. Seni adam olarak görmeye yetecek kadar yaşadım. Eğildim. — Hayır. Beni oğlun olarak görmeye yetmedi. Şimdi iyi bir oğul olduğumu görmen lazım. Gülümsedi. — Zaten öyleydin. Sadece pahalı yaşıyordun. Ameliyat saatler sürdü. Ben koridorda yürüdüm… ayakkabım bitene kadar. Kafamda çocukluğum canlandı; Haliç kıyısında balık kokusu, sert rüzgârlı kış akşamları, Ramazan Amca’nın okula ıslak gitmeyeyim diye ayakkabımın üstüne poşet geçirmesi… Sonra Levent’teki cam ofisim, bilgisayar ekranım, “vaktim yok” dediğim her an ve onun “önemli değil” deyişi. Doktor dışarı çıktığında bir anda ayağa kalktım. — Başarılı geçti — dedi. Olduğum yere çöktüm. Ne zarafet için. Bacaklarım artık beni taşımıyordu. Ramazan Yıldız ertesi gün uyandı. İlk söylediği şey şuydu: — Ne borcum var? Eşim hem gülüp hem ağladı. Elini tuttum. — Hiç. Ama faizi var. Korktu. — Ne faizi? — En az üç ay evindeki yeni evde benimle yaşayacaksın. İyi besleneceksin. Hemşire gelmesine izin vereceksin. Ve bana anlatmadığın her şeyi anlatacaksın. Gözlerini kapattı. — Sonuncusu zor. — Biliyorum. — Sana da zor olacak. — O da biliyorum. Sonraki aylar hayatımın en zor ama en güzel zamanları oldu. Ramazan Amca bahçede yavaş yürümeyi öğrendi. Bastona önce kızdı, sonra ona isim verdi. — Bunun adı “Evaristo” — derdi — çünkü hem sinir eder hem işe yarar. Eşim balık çorbası, az acılı pilav ve uzun bardakta çay-kahve hazırlardı. O da çatalı bardağa vurur, “İzmir usulü değil ama ses çıkarsa olur” derdi. Akşamları deniz kenarında otururduk. Bana annemi anlattı. Aziz gibi değil. Gerçek bir kadın gibi. Mahallede horon gibi jarocho oynadığını, kimseye boyun eğmediğini, benim ateşim çıktığında radyosunu satıp ilaç aldığını… ve gerçeği saklarken nasıl ağladığını… — Seni seviyordu — dedi — ama benimle seni mahvetmekten korkuyordu. — Ve sen hiçbir şey olmamış gibi kaldın. — Hiçbir şey olmadım. Sadece kalan oldum. Bu cümle bende kaldı. Aylar sonra onu Nüfus Müdürlüğü’ne götürdüm. Geçmişi silmek için değil. Tamamlamak için. Kolay olmadı. Avukatlar, eski belgeler, annemin mektubu, tanıklar… Türkiye’de bile sevgi bazen mühür ister. Ama bir gün elimizde düzeltilmiş bir belgeyle çıktık: Emir Yıldız. Ramazan Yıldız’ın oğlu. Ramazan Amca kâğıdı uzun süre sessizce okudu. Sonra müdürlükte ağladı. — Şimdi oldu — dedi — artık rahat ölebilirim. — Saçmalama. — Bugün demedim. Bundan sonra dört yıl yaşadı. Boca del Río’daki o evde değil; Tuzla’daki deniz kenarındaki evimizde. Akşamları sahilde yürüdük, sabahları simit-çay yaptık, bana hâlâ “okul nasıl gidiyor?” diye sorardı. Onu ilk kez Levent’teki ofisime götürdüğümde beyaz gömlek giymişti. Cam binalara baktı. — Bütün bunlar benim damarlarımdan mı çıktı? — diye şaka yaptı. Onu herkesin önünde sarıldım. — Hayır. Senin sevginden çıktı. Ölümü evde oldu. Pencere açıktı, deniz sesi içeri giriyordu. Başucunda eski şapkası, mezuniyet fotoğrafım ve artık “babası” olarak yazdığı resmi belge vardı. Son kez gözlerini açtı. — Emir… — Buradayım baba. Gülümsedi. — Bana bir kuruş vermedin. Ağlayarak güldüm. — Vermedim. — Aferin sana. Ve gitti. Sanki hiçbir şey istememiş gibi. Onu annemin yanına gömdüm. Çünkü bazı hikâyeler mükemmel olmaz; ama yan yana bitmesi gerekir. Mezar taşına şunu yazdırdım: “Ramazan Yıldız — kanla değil, sevgiyle baba olmuş adam.” Bugün hâlâ iyi kazanıyorum. Ama paraya bakışım değişti. Her ay kazancımın bir kısmı, Tuzla’dan ve Anadolu’nun başka yerlerinden gelen, kurs parasını ödeyemeyen öğrencilere gidiyor. Şatafatlı bir vakıf değil. Benim adım da yok. “Ramazan Yıldız Bursu.” Kural basit: Hiçbir çocuk, okumak için kanını satmak zorunda kalmamalı. Bazen eve gidiyorum. Limon ağacı meyve veriyor. Minder hâlâ camın önünde. Bardak hâlâ duruyor. Oturuyorum ve mektubu yeniden okuyorum. Artık acıtmıyor. İnsan hikâyeleri gibi: kırık, eksik ama gerçek. Ramazan Amca benden 200 bin lira istemişti ve ben ona bir kuruş vermemiştim. Bunu duyan biri beni nankör sanabilir. Belki birkaç dakika öyleydim. Ama sonra onu takip ettim. Onu camide ağlarken gördüm. Ve o gün şunu anladım: Bazı borçlar para vererek değil, hayatı değiştirerek ödenir. Ben de öyle yaptım. Ve her biri sorulduğunda tek cevap veriyorum: Her şeyimi ona borçluyum. Ama tek bir kuruş bile ödemedim.
Benzer Galeriler
-
Bizi evden çıkarmak için bodruma kilitlediler, ama eşim kulağıma fısıldadı
-
Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi.
-
Eşimin cenazesinde, tabutun başında oğullarım sahte gözyaşları dökerken telefonuma bir mesaj geldi
-
Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı.
-
Kocasının cenaze ateşi daha yeni sönmüşken, dul kadın üç kayınbiraderini yanına aldı
-
Kayınpederin Ders Verme Yöntemi


