Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı. » T.C. Haber T.C. Haber
Ana Sayfa 3.06.2026

Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı.

1 / 2

“Emir, eğer bir gün bunu okursan, Ramazan’ın seni acıdığı için değil, senin de onun oğlu olduğun için yanına aldığını bil diye yazıyorum.”

Kağıt parmaklarımın arasında kırıştı.

Emir.

Benim adım.

Ve hemen altında, annemin el yazısıyla yazılmış bir itiraf, nefesimi kesti.

“Biyolojik baban ortadan kaybolmadı. Hep yakındaydı. Adı Ramazan Yıldız’dı. Seni ondan uzak tuttum; korkudan, gururdan ve artık taşıyamadığım bir yalandan.”

Arabada oturdum. Camiden biraz ötede, park etmiş halde Ramazan Amca’nın elinde şapkasıyla ağladığını izliyordum.

O benim üvey babam değildi.

Sadece bana kan vererek, beni okutan adam da değildi.

O benim babamdı.

Gerçek babam.

Ve ben az önce ona şunu söylemiştim:

— Sana bir kuruş veremem.

Zarfı göğsüme vurdum.

İnmeyi düşündüm.

Orada, o anda “baba” diye bağırmayı.

Ama yerimden kıpırdamadım.

Çünkü plan bitmemişti.

Ve o an inersem, onun önünde bir çocuk gibi diz çökeceğimi biliyordum. Ramazan Amca’nın ise bir çocuğa daha ihtiyacı yoktu.

Onun ihtiyacı olan, sonunda doğru bir şey yapan bir oğuldu.

Üç ay önce, ameliyatı öğrendiğimde, bunu ondan değil, komşumuz Ayşe Teyze’den öğrenmiştim. Ona çorba götürür, eli mutfakta zorlandığında kapısını çalardı.

— Emirim — demişti telefonda — baban kötü. Sana söylemiyor, sen büyük şehirde işin gücün var diye.

Ben o sırada Levent’te cam bir plazanın otuzuncu katındaydım. Aşağıda İstanbul’un trafiği, parlayan binalar ve sıkışmış araçlar vardı.

Elimde kahve, bileğimde pahalı saat…

Ama bir anda Haliç’in kokusu geldi burnuma. Rutubetli oda. Ramazan Amca’nın pazardan yük taşırken terle ıslanmış gömleği.

— Ne var? — diye sordum.

Ayşe Teyze iç çekti.

— Sönüyor oğlum… sanki yavaş yavaş.

O gece kimseye haber vermeden İstanbul’dan ayrıldım.

Onu uzaktan takip ettim.

Sahilde kısa adımlarla yürüyüşünü gördüm. Denize bakıp dalgaları sayar gibi duruyordu. Balıkçı tezgâhlarında selam veriyor, bir simit alıyor, yarısını bile bitirmeden oturuyordu.

Tezgahtar ona seslendi:

— Ramazan abi, söyle oğluna.

O gülümsedi.

— Oğlum yolunu buldu. Onu tekrar eski hayata çekmem.

Dilim kanayana kadar kendimi tuttum.

Ertesi gün doktora gittim.

Ameliyat parası, kontroller, ilaçlar, bakım… hepsi gerekiyordu. O sadece “sonra da çalışabilir miyim?” diye sordu.

Ben hepsini ödedim.

Doğrudan.

Elden değil.

Belgeyle, randevuyla, resmi olarak.

Sonra küçük bir ev aldım Bakırköy tarafında. Büyük değil. Ama temiz. Penceresi açılınca deniz kokusu giren, mutfağı yeni, banyosu kuru, bahçesinde küçük bir limon ağacı olan bir ev.

Tapusunu Ramazan Yıldız’ın adına yaptım.

Benim adıma değil.

Borç gibi değil.

Onun hakkı gibi.

Ama yine de o gün kapısına gelip yardım istediğinde ona “hayır” dedim.

Çünkü o hep şunu söylerdi:

— Baba, yaptığı iyiliğin parasını almaz.

Ben de ona başka bir dille cevap verdim:

Bir baba sevgiyi parayla değil, hayat değiştirerek öder.

Arabadan indim. Ramazan Amca cami kapısından kalkmış, kendini toparlamaya çalışıyordu. Şapkasını düzeltti, sanki gururunu da onunla düzeltebilirmiş gibi.

Otobüs durağına yürüyordu.

Yetiştim.

— Ramazan Amca.

Durdu.

Beni görünce hafifçe gülümsedi.

— Üzülme oğlum. Anladım. Seni böyle bir duruma soktuğum için affet.

İşte o an içim parçalandı.

Hâlâ özür diliyordu.

O.

Bana her şeyi veren adam.

— Gelin benimle.

— Yok Emir… gerek yok. Ben hallederim.

— Baba — dedim.

Kelime ilk kez gerçekten çıktı.

Alışkanlık gibi değil.

Keşif gibi.

Ramazan Amca dondu.

— Ne dedin?

Gözlerim doldu.

— Baba dedim.

Başını eğdi.

— Hep öyle derdin zaten.

— Hayır… gerçek anlamıyla.

Cami sessizdi. İçeriden mum kokusu, solmuş çiçekler ve deniz tuzu geliyordu. Ramazan Amca şapkasını göğsüne bastırdı.

— Mektubu okudun mu?

Başımı salladım.

Gözlerini kapattı.

— Annen istemedi.

— Neden?

Bir süre sustu.

— Sen doğduğunda hiçbir şeyim yoktu. Ne düzgün bir iş, ne ev, ne de güvenli bir hayat. Annenin babası onu benden uzak tuttu. “Bu adamla olursan çocuğu yoksulluğa mahkûm edersin” dedi. Annen korktu. Sonra başka biri çıktı… sana soyadını veren adam. Güven, düzen, ev vaat etti.

— Ve gitti.

Ramazan Amca acı bir gülümsemeyle başını salladı.

— Evet. Güven dediği şey ilk maaşında bitti.

— Benim babam olduğunu biliyor muydun?

— Seni ilk gördüğümde.

Sesi titredi.

— Ellerim bana benziyordu. Ağladığında yüzün… benim çocukluğum gibiydi. Annen önce inkâr etti. Sonra hastalanınca gerçeği söyledi. Ama senden saklamamı istedi. “Ramazan, ben ölürsem onu koru ama gerçeği yük etme” dedi.

İçimde bir şeyin çatladığını hissettim.

— Bunu neden hiç söylemedin?

Ramazan Yıldız gözlerini kaçırdı.

— Çünkü sen zaten çok şey kaybettin.

— Ben babamı kaybettim… meğer yabancı sandığım adamıymış.

Ramazan Amca eliyle ağzını kapattı.

— Affet beni, oğlum.

Ona sarıldım.

İlk anda kaskatı kaldı.

Sonra sanki yıllardır tuttuğu bir şeyi bırakır gibi bana sarıldı. Kokusu vardı; temiz ter, merhem, güneşte kurumuş gömlek… Pazardan yorgun dönüp yine de “ödevin var mı?” diye soran adam kokusu.

— Seni affetmiyorum — dedim kulağına.

Bir an geri çekildi, korkmuştu.

— Henüz — diye ekledim — Önce sana bakmama izin vereceksin.

Kaşlarını çattı.

— Ben yük olmak istemem.

— Ben yük oldum. Sen beni şikâyet etmeden taşıdın.

— Sen çocuktun.

— Ve sen benim babamsın.

Dizleri boşaldı.

Onu tutmak zorunda kaldım.

Arabaya bindirdim. Nereye gittiğimizi üç kez sordu. Sadece şunu söyledim:

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

1 / 2
Tema Tasarım |