Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı. » T.C. Haber T.C. Haber
Ana Sayfa 3.06.2026

Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı.

2 / 2

— Bir borcu kapatmaya.

Önce hastaneye gittik.

Girdiğimizde kayıt görevlisi dosyayı çoktan hazırlamıştı.

— Ramazan Yıldız Bey, ameliyatınız pazartesi günü. Tüm masraflar karşılandı. Sadece bilgilerinizi doğrulamamız gerekiyor.

Ramazan Amca bana baktı.

— Bu ne?

— Ameliyatın.

— Emir…

— Para değil. Bu bir tıbbi işlem. Yani teknik olarak sana bir kuruş vermedim.

Sinirlenmeye çalıştı.

Olmadı.

Gözleri doldu.

— Ben şeker satacaktım…

— İstersen evinin bahçesindeki narenciye ağaçlarından satarsın. Ama iyileştikten sonra.

— Hangi bahçe?

Derin bir nefes aldım.

— Bir durak daha var.

Arabayla Tuzla tarafına doğru sürdük. Akşam güneşi İstanbul’un sahil yoluna vuruyordu. Denize yakın kafeler, yürüyen insanlar, elinde poğaça poşetleri olan aileler… Ramazan Amca pencereden bakıyor, sanki hayatın bu kadar normal devam etmesine anlam veremiyordu.

Eve vardık.

Beyaz cephe.

Mavi kapı.

Kapının yanında küçük yeni bir tabela:

“Ramazan Yıldız.”

İsmini okudu.

Sonra bana baktı.

— Hayır.

— Evet.

— Bunu yapma.

— Yapıldı bile.

— Emir, ev öyle bir şey değil.

— Senin kanın da öyle bir şey değildi.

Tapuları uzattım.

Açmadan tuttu.

— Oğlum, ben bunu kabul edemem.

— O zaman benim için kabul et. Yıllarca seni maaşımla, diplomamla, şirketimle ödeyebileceğimi sandım. Ama hiçbir şey, senin aç kalıp bana kitap aldırdığın geceleri geri getirmedi. Hiçbir şey, verdiğin kanı geri getirmedi.

Ramazan Amca sessizce ağladı.

— Ben senden para istemedim.

— Ben de sana para vermek için yapmadım. Dinlen diye yaptım.

Evin içine girdik.

Duvarlar yeni boyanın ve deniz havasının kokusunu taşıyordu.

Mutfakta çay, pilav, kuru fasulye, ekmek, ilaçlar ve su dolu bir sürahi vardı. Yatak odasında yeni bir gömlek, bir şapka ve çerçeveli bir fotoğraf…

Benim mezuniyet fotoğrafım.

Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde.

Cübbe giymişim.

O ise ödünç gömlekle, arkada köprüye bakar gibi Boğaz’a bakan biri… ama aslında bana bakan bir adam.

O fotoğrafta kameraya değil, bana bakıyordu.

Baba gibi.

Her zaman olduğu gibi.

— Bunu kaybettiğini sanıyordum — dedi.

— Hiç kaybetmedim.

Yatağa oturdu, çerçeveyi okşadı.

— O gün hiç yemek yemedim.

— Neden?

Kısık bir kahkaha attı.

— Ayakkabını boyatmak için kahvaltımı verdim.

Yüzümü kapattım.

— Baba…

— Öyle deme, her seferinde ağlayacaksan.

— O zaman hep ağlarım.

Ameliyat pazartesi oldu.

Ben oradaydım.

Önemli bir ziyaretçi gibi değil.

Oğul gibi.

Eşim de geldi. Ona ince bir battaniye, su, birkaç dergi ve ısrarla aldığı bir paket poğaça getirdi. “İzmirliler ameliyata aç girmez” dedi.

Ameliyata girmeden önce Ramazan Amca elimi tuttu.

— Ya çıkamazsam…

— Çıkacaksın.

— Dinle beni.

Dişlerimi sıktım.

— Çıkamazsam, kendini suçlama. Seni adam olarak görmeye yetecek kadar yaşadım.

Eğildim.

— Hayır. Beni oğlun olarak görmeye yetmedi. Şimdi iyi bir oğul olduğumu görmen lazım.

Gülümsedi.

— Zaten öyleydin. Sadece pahalı yaşıyordun.

Ameliyat saatler sürdü.

Ben koridorda yürüdüm… ayakkabım bitene kadar.

Kafamda çocukluğum canlandı; Haliç kıyısında balık kokusu, sert rüzgârlı kış akşamları, Ramazan Amca’nın okula ıslak gitmeyeyim diye ayakkabımın üstüne poşet geçirmesi… Sonra Levent’teki cam ofisim, bilgisayar ekranım, “vaktim yok” dediğim her an ve onun “önemli değil” deyişi.

Doktor dışarı çıktığında bir anda ayağa kalktım.

— Başarılı geçti — dedi.

Olduğum yere çöktüm.

Ne zarafet için.

Bacaklarım artık beni taşımıyordu.

Ramazan Yıldız ertesi gün uyandı.

İlk söylediği şey şuydu:

— Ne borcum var?

Eşim hem gülüp hem ağladı.

Elini tuttum.

— Hiç. Ama faizi var.

Korktu.

— Ne faizi?

— En az üç ay evindeki yeni evde benimle yaşayacaksın. İyi besleneceksin. Hemşire gelmesine izin vereceksin. Ve bana anlatmadığın her şeyi anlatacaksın.

Gözlerini kapattı.

— Sonuncusu zor.

— Biliyorum.

— Sana da zor olacak.

— O da biliyorum.

Sonraki aylar hayatımın en zor ama en güzel zamanları oldu.

Ramazan Amca bahçede yavaş yürümeyi öğrendi. Bastona önce kızdı, sonra ona isim verdi.

— Bunun adı “Evaristo” — derdi — çünkü hem sinir eder hem işe yarar.

Eşim balık çorbası, az acılı pilav ve uzun bardakta çay-kahve hazırlardı. O da çatalı bardağa vurur, “İzmir usulü değil ama ses çıkarsa olur” derdi.

Akşamları deniz kenarında otururduk.

Bana annemi anlattı.

Aziz gibi değil.

Gerçek bir kadın gibi.

Mahallede horon gibi jarocho oynadığını, kimseye boyun eğmediğini, benim ateşim çıktığında radyosunu satıp ilaç aldığını… ve gerçeği saklarken nasıl ağladığını…

— Seni seviyordu — dedi — ama benimle seni mahvetmekten korkuyordu.

— Ve sen hiçbir şey olmamış gibi kaldın.

— Hiçbir şey olmadım. Sadece kalan oldum.

Bu cümle bende kaldı.

Aylar sonra onu Nüfus Müdürlüğü’ne götürdüm.

Geçmişi silmek için değil.

Tamamlamak için.

Kolay olmadı. Avukatlar, eski belgeler, annemin mektubu, tanıklar… Türkiye’de bile sevgi bazen mühür ister.

Ama bir gün elimizde düzeltilmiş bir belgeyle çıktık:

Emir Yıldız.

Ramazan Yıldız’ın oğlu.

Ramazan Amca kâğıdı uzun süre sessizce okudu.

Sonra müdürlükte ağladı.

— Şimdi oldu — dedi — artık rahat ölebilirim.

— Saçmalama.

— Bugün demedim.

Bundan sonra dört yıl yaşadı.

Boca del Río’daki o evde değil; Tuzla’daki deniz kenarındaki evimizde.

Akşamları sahilde yürüdük, sabahları simit-çay yaptık, bana hâlâ “okul nasıl gidiyor?” diye sorardı.

Onu ilk kez Levent’teki ofisime götürdüğümde beyaz gömlek giymişti.

Cam binalara baktı.

— Bütün bunlar benim damarlarımdan mı çıktı? — diye şaka yaptı.

Onu herkesin önünde sarıldım.

— Hayır. Senin sevginden çıktı.

Ölümü evde oldu.

Pencere açıktı, deniz sesi içeri giriyordu.

Başucunda eski şapkası, mezuniyet fotoğrafım ve artık “babası” olarak yazdığı resmi belge vardı.

Son kez gözlerini açtı.

— Emir…

— Buradayım baba.

Gülümsedi.

— Bana bir kuruş vermedin.

Ağlayarak güldüm.

— Vermedim.

— Aferin sana.

Ve gitti.

Sanki hiçbir şey istememiş gibi.

Onu annemin yanına gömdüm.

Çünkü bazı hikâyeler mükemmel olmaz; ama yan yana bitmesi gerekir.

Mezar taşına şunu yazdırdım:

“Ramazan Yıldız — kanla değil, sevgiyle baba olmuş adam.”

Bugün hâlâ iyi kazanıyorum.

Ama paraya bakışım değişti.

Her ay kazancımın bir kısmı, Tuzla’dan ve Anadolu’nun başka yerlerinden gelen, kurs parasını ödeyemeyen öğrencilere gidiyor. Şatafatlı bir vakıf değil. Benim adım da yok.

“Ramazan Yıldız Bursu.”

Kural basit:

Hiçbir çocuk, okumak için kanını satmak zorunda kalmamalı.

Bazen eve gidiyorum.

Limon ağacı meyve veriyor.

Minder hâlâ camın önünde.

Bardak hâlâ duruyor.

Oturuyorum ve mektubu yeniden okuyorum.

Artık acıtmıyor.

İnsan hikâyeleri gibi: kırık, eksik ama gerçek.

Ramazan Amca benden 200 bin lira istemişti ve ben ona bir kuruş vermemiştim.

Bunu duyan biri beni nankör sanabilir.

Belki birkaç dakika öyleydim.

Ama sonra onu takip ettim.

Onu camide ağlarken gördüm.

Ve o gün şunu anladım:

Bazı borçlar para vererek değil, hayatı değiştirerek ödenir.

Ben de öyle yaptım.

Ve her biri sorulduğunda tek cevap veriyorum:

Her şeyimi ona borçluyum.

Ama tek bir kuruş bile ödemedim.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

2 / 2
Tema Tasarım |