DOLAR
Alış: 45.15
Satış: 45.33
EURO
Alış: 53.09
Satış: 53.31
GBP
Alış: 61.31
Satış: 61.77
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
8.05.2026
Hamileliği utanç getirdi
- Bölüm 1 Elif Yıldırım’ın babası, onu hamile, ağırlaşmış ve titreyerek başka bir çiftliğin girişine kadar götürdü ve sanki artık evinde taşınamayacak bir utançmış gibi orada bıraktı. Anadolu bozkırlarının üzerinde sabah güneşi yakıcı bir ateş gibi duruyordu. Toz, deriye bir hüküm gibi yapışıyordu. Yirmi yaşındaki Elif, yedi aylık hamileliği ve artık bedenine dar gelen mavi elbisesiyle, nefessiz kalacak kadar zorlanarak babasının arkasından yürüyordu. Babası Mehmet Yıldırım, bir kez bile arkasına dönüp kızının yetişip yetişmediğine bakmadı. Eşeğin yularını, günlerdir köyde kızının adını rezil eder gibi sürüklediği öfkeyle çekiyordu. —Çabuk ol —diye tısladı—. Zaten yeterince utanç oldun bana. Elif başını eğdi. Titreyen, dolgun elleri karnını korur gibi sardı; sanki içindeki bebek her sözü duyuyor, her görünmez darbeyi hissediyordu. Annesi öldüğünden beri büyüdüğü kerpiç ev, sessizliğin, sert duaların ve duvarlara çarpan tabakların hapishanesine dönmüştü. Köyde ona “şişkin kız”, “kendine bakamayan”, “Yıldırımların yükü” diyorlardı. Kimse onu kimin yalnız bıraktığını sormamıştı. Kimse ağlayıp ağlamadığını merak etmemişti. Herkes için onun bedeni günahın kanıtıydı. Vadinin kenarındaki çiftliğe vardıklarında Elif, mezarlık çitinin yanında bekleyen adamı gördü. Dev gibiydi. Sadece uzun değil, aynı zamanda taş gibi sert, geniş omuzlu bir adamdı. Siyah şapkalı, kolları sıvalı beyaz gömleğinin altında eski yara izleri görünüyordu. Adı Efe Demir’di ama köyde ona “Bozkırın Devi” derlerdi. Yaban boğalarını tek eliyle dizginlediği, yıllarca dağlarda tek başına yaşadığı ve hiçbir kadının çiftliğinde uzun süre kalmaya cesaret edemediği söylenirdi. Mehmet Yıldırım durdu ve kızını attan indirmeden aşağı indi. —İşte —dedi, onu küçümseyerek işaret etti—. Anlaştığımız şey bu. Sana bırakıyorum. Kimden olduğunu sorma, geri gönderme, beni başıma bela etme. Elif’in içinde dünya yarılmış gibi oldu. —Baba… —diye fısıldadı. —Burada bana “baba” deme —diye sertçe kesti—. Dürüst bir kız babasını camide başını eğdirmez. Efe bir süre konuşmadı. Koyu gözleri Elif’e sabitlendi ama alayla bedenine inmedi. Ayak bileklerine, dar elbisesine, utançtan kızarmış yüzüne bakmadı. Onu bir bütün olarak görüyordu. —O bu anlaşmayı biliyor mu? —diye sordu kalın bir sesle. Mehmet acı bir kahkaha attı. —Böyle bir yük nereye düşeceğine karar mı verir? Elif yutkundu. Bebek karnında hareket etti; küçük bir tekme, onu acıyla titretti. Efe bir adım attı ama onu korkutmamak için durdu. —Ben iyi yemek yapamam —dedi Elif neredeyse duyulmayacak bir sesle—. Tarlada da becerikli değilim. Çabuk yorulurum. Sadece sorun olurum. Efe çenesini sıktı. —Ben senden hizmet beklemiyorum —dedi—. Dinlenmeni istiyorum. Mehmet rahatsız olmuştu.
- —Yanlış anlama, Demir. Sana bir eş getirmiyorum. Sana bir yük bırakıyorum. Ne yaparsan yap. —Benim yapacağım şey, onu size getirenlerden daha iyi davranmak olacak. Sessizlik ağırlaştı. Mehmet bir adım attı ama Efe’nin sarsılmaz duruşunu görünce geri çekildi. —Pişman olursan beni arama —diye bağırdı Elif’e—. Benim için sen artık yoksun. Araba tozu yararak uzaklaştı. Elif hemen ağlamadı. Yolun kayboluşunu izledi, babasının dönmesini bekledi. Ama toz onu tamamen yuttu. Sonra dizleri boşaldı. Efe onu düşmeden yakaladı. Sert değil, neredeyse ürkütücü bir özenle tutmuştu. —Sakin ol —diye mırıldandı—. Burada kimse seni sürüklemez. Elif yukarı baktı, güvensizdi. —Neden kabul ettiniz? Efe ufka baktı. Bozkır, yanmış dişler gibi uzanıyordu. —Bir gün birinin yardım istediğini gördüm —dedi— ve herkes sağır oldu. Ben öyle olmak istemedim. Onu küçük, temiz bir kerpiç eve götürdü. Odada kahve, taze süpürülmüş toprak ve sedir kokusu vardı. Bir yatak, basit bir masa, cam kenarında yabani çiçekler ve bir sallanan sandalye… Elif yavaşça oturdu, sandalye onun ağırlığıyla hafifçe gıcırdadı. Utanarak Efe’nin yüzüne baktı ama onda iğrenme yoktu. Sadece bir bardak su ve sıcak bir ekmek uzattı. —Ye. —Param yok. —Ben sana yemek satmıyorum. Elif bir lokma aldı ve gözleri doldu. Günlerdir açtı. Köyde babası ona “böyle kadınların daha fazla yemesine gerek yok” demişti. O gece Efe yerde, ocak başında uyudu ve yatağı ona bıraktı. Elif gözlerini kapatamadı. Dışarıda cırcır böcekleri ötüyordu, uzakta bir köpek havlıyordu. İçinde ise yeni ve tehlikeli bir şey uyanıyordu: her dev gibi görünen adamın ezmek için yaratılmadığı ihtimali. Ama şafak sökmeden, Efe odun keserken köyden bir atlı geldi. Getirdiği mektubu görünce Elif yazıyı tanıdı: babasının sert el yazısıydı. Sadece bir cümle vardı: “Bana hâlâ ait olanı geri almaya geliyorum.” Bölüm 2 Mektup masanın üzerinde, hâlâ ısırabilecekmiş gibi duran ölü bir yılan gibi kalmıştı. Elif’in yüzü bembeyaz oldu ve iki elini karnına bastırdı; çünkü babasını tanıyordu: Mehmet Yıldırım tehdit etmezdi korkutmak için, uyarırdı. Efe kâğıdı iki kez okudu, sakin bir hareketle katlayıp gömleğinin cebine koydu. Ama o gece ahırı kontrol etti, çiti gözden geçirdi, temiz battaniyeler hazırladı ve kapının yanına bir bıçak bıraktı. Savaştan bahsetmedi; korumadan bahsetti. Sonraki günlerde çiftlikte hayat, tuhaf bir şekilde hem yumuşaklık hem de tehlike taşıyan bir şeye dönüştü. Efe, Elif’e hayvanlar için papatya ve civanperçemi ayırmayı öğretti, şişen ayakları için daha yumuşak çarıklar getirdi ve sundurmanın gölgesine mezar meşesinden bir beşik oydu. Elif, daha önce hiç kimseye anlatmadığı şeyleri anlatmaya başladı: bebeğinin babasının genç bir çoban olduğu, evlilik sözü verip hamileliği öğrenince kaçtığı; Mehmet’in ihanete değil, köydeki dedikoduya ağladığı; çocukluğundan beri bedeninin bir ceza gibi görüldüğü—fazla büyük, fazla hantal, fazla görünür. Efe onu hiç kesmedi. Sadece dinledi. Onun sessizliği boşluk değil, sığınaktı. Zamanla Elif, bulunduğu yer için özür dilemeyi bıraktı. Yorgun sırtıyla salıncakta oturuyor, o dev adamın çiftlikteki sabırlı hareketlerini izliyordu; köyde anlatılan bütün söylentileri yalanlayan bir sabırdı bu. Bir öğleden sonra, köyden bir tüccar tuz satmak için geldi ama çitin önünde alay etmeye başladı: “Yıldırımların artığını toplamış bu adam.” Elif saklanamadan önce Efe, çitten kopardığı kırık bir tahtayı yere çarptı. Tahta ikiye ayrıldı. Tüccar hiçbir şey satamadan geri gitti. Elif sonra ağladı; hakaret için değil, ilk kez biri onu böyle savunduğu için. Aynı gece yalancı sancıların ilki geldi ve korku onu ikiye böldü. Efe, ıslak bir bezle alnını tuttu ve ona tek görevinin nefes almak olduğunu söyledi. Elif o anda anladı: aralarındaki bağ artık babasının kurduğu bir “bırakma anlaşması” değil, her gün yeniden seçilen sessiz bir karardı. Efe onu korumayı seçiyordu, o da yaşamayı seçmeye başlıyordu. Ama huzur uzun sürmedi. Üçüncü şafakta yolda dört atlı belirdi. Önde Mehmet Yıldırım vardı. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı, dizlerinin üzerinde bir av tüfeği duruyordu. Bu kez özür istemeye gelmemişti. Kaybettiği kontrolü geri almaya gelmişti. Bölüm 3 Mehmet Yıldırım atından inip kapının önünde bağırdı. Elif’in çıkmasını istiyordu; çünkü ona göre bir kız evlat, “çürümüş olsa bile” hâlâ kandı, hâlâ hak iddia edilebilirdi. Efe, evin önünde durdu. Tüfeği aşağıdaydı, nişan almıyordu ama geri de çekilmiyordu. Elif onun arkasında göründü; açık renk bir şalın içinde, yorgun, titrek ama hiç olmadığı kadar dimdikti. Babası onu baştan aşağı süzdü ve acı bir gülümsemeyle konuştu: Köyde herkesin onu alaya aldığını, kocasız bir kadını kimsenin kabul etmeyeceğini, çocuk doğduğunda bile karar hakkının hâlâ kendisinde olduğunu söyledi. Bu cümle Elif’in içinde bir şeyi kırdı. Bağırmadı. Yıkılmadı. Bir adım öne çıktı ve sesi titreyerek ama net bir şekilde: Artık kimsenin malı olmadığını söyledi. Mehmet elini kaldırdı, her zamanki gibi onu susturmak için. Ama Efe araya girdi. Atlılar silahlarını sıkılaştırdı. Bir an için çiftlikteki hava tamamen durdu. Sonra Elif’i gerçek bir sancı vurdu. Dizlerinin üzerine çöktü. Acı sesi, erkeklerin gürültüsünü küçük bıraktı. Efe tüfeği bıraktı. Onu kucakladı; güç gösterisi olmayan, sadece koruyan bir hareketle. Mehmet dondu kaldı. İlk kez belki de kızına “utanç” olarak değil, çocukken annesinin peşinden çıplak ayak koşan o küçük kız olarak baktı. Ama artık çok geçti. O gün öğleden sonra doğum başladı. Kerpiç evin içinde fırtına çatıyı döverken Efe yanında kaldı. Su kaynattı, Elif’in elini tuttu, her acı dalgasında ona güçlü olduğunu söyledi. Mehmet dışarıda yağmurun altında kaldı. İçeriden gelen çığlıkları dinledi; hiçbir gururun susturamayacağı bir ses vardı orada. Sonunda bir bebek ağlaması duyuldu. Efe dışarı çıktı. Gözleri doluydu. —Sağlıklı bir kız doğdu —dedi—. Elif yaşıyor. Mehmet içeri girmek istedi ama Elif onu yatağından çağırdı. Kızını kucağına almıştı. Yüzü yorgun, solgun, yuvarlak ama tuhaf bir güzellikle doluydu. Dedi ki: Bu evde “utanç” kelimesi kullanılmayacaksa torununu görebileceğini söyledi. Mehmet başını eğdi. Ama affedilme bir anda gelmedi. Küçük, eksik ve ağır bir şeydi. Özür diledi. Elif onu kucaklamadı. Sadece bebeği göstermesine izin verdi. Bu bir başlangıçtı, silme değil. Haftalar sonra köy öğrendi: bebeğin adı Umut olmuştu. Efe onu göğsüne sararak mısır almaya gidiyor, Elif yanında yürüyor, yüzünde sessiz bir onur taşıyordu. Bazıları hâlâ fısıldıyordu. Ama bazıları artık susuyordu. Zamanla Elif ve Efe, bir sakız ağacının altında evlendi. Gösteriş yoktu, büyük müzik yoktu. Umut el yapımı bir beşikte uyuyordu. Mehmet uzaktan izledi. Şapkasını elinde tuttu ama yanlarına oturmadı. Elif ona koşmadı. Ama onu da kovmadı. Çünkü artık biliyordu: iyileşmek unutmak değil, acının hükmetmediği bir yer kurmaktı. Ve her gece Efe bebeği sallarken, Elif gökyüzüne bakıyor, bir zamanlar “ceza” diye bırakıldığı o günü hatırlıyor ve sessiz gözyaşlarıyla şunu anlıyordu: Bazen insanı attıklarını sandıkları yer, sonunda ilk kez gerçekten görüldüğü yer olur.
Benzer Galeriler
-
Düğün gecesi, kayınpederi geline sekiz yüz bin Lira verdi
-
“Yoksul bir kız çocuğu çöp kutusunun yanında otururken ‘Beni buraya göndermeyin’ dediğinde
-
8 yıl sonra çiftliğime döndüm
-
Hamileliği utanç getirdi
-
75 yaşındaki bir adam her gün 14 damacana su sipariş ediyordu.
-
Fakir Kayınpederime 12 Yıl Bakmak


