DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
31.05.2026
Yedi yaşındaki oğlum bana, “Annemin arkadaşı sen seyahate çıktığında bizim yatakta uyuyor,” dedi
- Yedi yaşındaki oğlum bana, “Annemin arkadaşı sen seyahate çıktığında bizim yatakta uyuyor,” dedi. 💔🏠😶 Aynı gece, kimseye haber vermeden uçuşumu iptal ettim. Mert bunu ağzının kenarlarına bulaşmış çikolatalarla söyledi. Sanki yeni bir oyuncak hakkında soru soruyormuş gibi. Aşağı katta Elif televizyon karşısında gülümsüyordu. Hâlâ hiçbir şeyden şüphelenmediğimi sanıyordu. Oğluma sarıldım ve o anda evimin artık aile gibi kokmadığını fark ettim. Yalan gibi kokuyordu. 🥀 Benim adım Emre. Kırk iki yaşındayım. On bir yıllık evliyim ve iki çocuğum var. Bir zamanlar ne kadar yorgun olursam olayım beni yeniden yola çıkmaya ikna eden tek sebep onlardı. Kurumsal satış alanında çalışıyorum. İşim gereği sürekli seyahat ediyorum. İzmir, Ankara, Antalya, Gaziantep… Bazen iki gece, bazen üç gece evden uzakta kalıyorum. Bir elimde valiz, diğer elimde buruşturulmuş bir ceketle havaalanlarına koştururken, çocuklarımın ödevlerini, akşam yemeklerini ve okul etkinliklerini kaçırmanın suçluluğunu da yanımda taşıyorum. Elif bunu daha evlenmeden önce biliyordu. “İşimin doğası bu,” derdim ona. “Ama yaptığım her şeyi bizim için yapıyorum.” Ve buna gerçekten inanıyordum. Birlikte İstanbul’un Anadolu yakasında hayalini kurduğumuz evi inşa ettik. Mutfaktaki büyük pencereleri Elif seçmişti. Sabah güneşinin içeri dolmasını istediğini söylemişti. Ben ise arka bahçeyi istemiştim. Mert’le futbol oynayabileceğim, ileride huzurlu günler geldiğinde bir hamak kurabileceğim bir bahçe… Huzurlu günler… Ne büyük bir yanılgıymış. 🕳️ Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir aile gibi görünüyorduk. İki çocuk. Kendi evimiz. Bir SUV. Özel okul. Doğum günü kutlamaları. Yılbaşı fotoğrafları. Sosyal medyada gülümseyen yüzler. Ve içeriden bakıldığında… Ben de mutlu olduğumuzu sanıyordum. Ta ki o salı gününe kadar. Zorlu bir iş seyahatinden yeni dönmüştüm. İki uçuş. Bir gecikmeli aktarma. Kaybolan bagaj için uzun bekleyiş. Ve havaalanından eve kadar pahalı bir taksi yolculuğu. Eve gece dokuz civarında vardım. Ter içindeydim. Bitkindim. Aklım hâlâ tamamlanmamış işle doluydu. Elif yanağıma kısa bir öpücük kondurdu. “Çocuklar yemeklerini yedi,” dedi. “Sana da buzdolabında bir şeyler bıraktım.” Seyahatimin nasıl geçtiğini bile sormadı. Kanepeden kalkmadı bile. Yıllar önce olsa bu beni kırardı. Ama o gece… Normal geldi. En acı olan da buydu. Mutfakta ayakta yemek yedim. Duş aldım. Eski bir tişört giyip yatağa uzandım. Birkaç dakika sonra Mert içeri girdi. Yedi yaşında. Dinozor desenli pijamaları üzerinde. Saçları dağınık. Gözleri uykulu. 🦖💤 “Seyahatin nasıldı baba?” “Uzundu oğlum.” “Bana bir şey getirdin mi?” “Elbette. Yarın veririm.” Gülümsedi. Ama odadan çıkmadı. Yatağın kenarına oturup bacaklarını sallamaya başladı. Bir tuhaflık vardı. “Neyin var?” Mert kapıya baktı. Sonra sesini alçalttı. “Baba… Annemin arkadaşı bu gece de burada mı kalacak? Yoksa sadece sen seyahatteyken mi geliyor?” Donup kaldım. Tek bir kasımı bile oynatamadım. Sanki odadaki bütün hava bir anda çekilmişti. “Hangi arkadaş?” Omuz silkti. Çocukların sahip olduğu o korkutucu masumiyetle… Bir cümleyle hayatımı paramparça etti. “Siyah arabayla gelen adam.” Sessizce ona baktım. “Buraya sık geliyor mu?” “Evet.” “Bazen bizimle akşam yemeği de yiyor.” “Annem, Defne’ye ona amca diyebileceğini söyledi ama aslında amcamız olmadığını da söyledi.” Boğazım düğümlendi. “Peki nerede uyuyor?” Mert parmağıyla yastığımı gösterdi. Benim yastığımı. 🛏️⚠️ “Büyük yatak odasında.” “Annem bunun sır olduğunu söyledi.” “Sen çok seyahat ediyormuşsun ve çok meşgulmüşsün.” “Seni rahatsız etmeye gerek yokmuş.” Midem bulandı. İhanet yüzünden değil. Çocuklarım yüzünden. O adam sadece evime girmemişti. Onların sofrasına oturmuştu. Günlük hayatlarının bir parçası olmuştu. Çocukluklarının içine yerleşmişti. Ve biri onlara taşımamaları gereken bir sır yüklemişti. Mert’i kollarıma çektim. Belki biraz fazla sıkı sarıldım. Korktu. “Yanlış bir şey mi yaptım baba?” “Hayır oğlum.” “Doğru olanı yaptın.” “Bana her zaman gerçeği söyleyebilirsin.” Onu yatağına götürdüm. Alnından öptüm. Dört yaşındaki kızım Defne pembe tavşanına sarılmış şekilde uyuyordu. 🐰💗 Yabancı bir adamın onu kaç kez bu evin içinde izlediğini düşünmeden edemedim. Kapıyı kapattım. Koridorda öylece kaldım. Aşağıdan televizyon sesi geliyordu. Elif hafifçe gülüyordu. Sıradan bir kahkaha. İşte bu beni daha çok korkuttu. Çünkü benim dünyam yıkılırken… O yalanın içinde son derece rahattı. Aşağı inmedim. Banyoya girdim. Yüzüme soğuk su çarptım.
- Aynada kendime baktım. Göz altlarım çökmüştü. İki günlük sakalım vardı. Başka bir adamın benim yatağımda uyuduğu evin taksitlerini ödeyen bir adamın yüzüydü bu. Sonra Elif’in dolabını açtım. Ne aradığımı bilmiyordum. Belki hiçbir şey. Belki de oğlumun yanılmış olduğunu kanıtlayacak bir şey. Ama ilk çekmecede buldum. Bir erkek kol saati. Bana ait değildi. Bizim hiçbir cihazımıza uymayan bir telefon şarj aleti. Ve Nişantaşı’ndaki bir restorandan alınmış hesap fişi. Arkasına elle tarih yazılmıştı. Benim Ankara seyahatimde olduğum gün. Sonra atkıların arkasına saklanmış bir hediye poşeti fark ettim. İçinde yepyeni mavi bir erkek gömleği vardı. Büyük beden. Ben o bedeni giymiyordum. Yatağın kenarına oturdum. Sessizce. Bağırmadım. Hiçbir şeyi kırmadım. Elif’i uyandırmadım. Çünkü o gece yüzleşirsem, ona yalanlarını hazırlamak için zaman vermiş olurdum. Ertesi gün akşam saat yedide İzmir’e uçmam gerekiyordu. En azından Elif öyle sanıyordu. Sabah her zamanki gibi davrandım. Çocuklarla kahvaltı yaptım. Defne’yi öptüm. Mert’e hediyesini vereceğime söz verdim. Elif kahve hazırlıyordu. Telefonu yine yüzüstü duruyordu. “Kaçta çıkıyorsun?” diye sordu. “Beş gibi havaalanına giderim.” Çok hızlı başını salladı. “Umarım geç kalmazsın.” O an ilk kez fark ettim. Bu cümlede endişe yoktu. Sabırsızlık vardı. ⏳ Öğle vakti patronumu aradım. “Seyahate çıkmıyorum,” dedim. “Ailevi bir durum var.” Sonra uçuşumu iptal ettim. Elif’e tek kelime söylemedim. Saat beşte valizimi arabaya yerleştirdim. Çocuklarla vedalaştım. Elif bana sarıldı. Üzerinde hoş bir parfüm vardı. Elleriyse buz gibiydi. “Kendine dikkat et,” dedi. “Sen de.” Ana caddeye çıktım. Sonra yön değiştirip evden iki sokak ötede kapalı bir marketin önüne park ettim. Kimse beni göremiyordu. Ama ben evi görebiliyordum. Bekledim. Bir saat. İki saat. Tam saat 20.17’de siyah bir araba kapının önünde durdu. 🚘 Elif adam kapıyı çalmadan dışarı çıktı. Sanki onu bekliyordu. Üzerinde yıllar önce bana, “Artık çok dikkat çekici olduğu için giymiyorum,” dediği kırmızı elbise vardı. Adam elinde bir şişe şarapla arabadan indi. Uzun boylu. Kendinden emin. Rahat. Elif ona, yıllardır bana göstermediği bir gülümsemeyle baktı. Sonra adam onu öptü. Kendi kaldırımımda. Parasını benim ödediğim sokak lambasının altında. 💡🥀 Birlikte evin içine girdiler. Telefonum titredi. Elif’ten mesaj gelmişti: “Otele sağ salim vardın mı aşkım? ❤️” Başımı kaldırıp yatak odasının penceresine baktım. Işık yandı. Ve birkaç saniye sonra… İki gölge perdeleri kapattı. Bölüm 2 Pencereye baktım. Perde kapanmıştı. İki gölge kalın kumaşın arkasında kayboldu. O anda arabadan fırlayıp kapıyı tekmeleyerek açmak, her şeyi bağırışlarla bitirmek istedim. Ama sonra Mert’i düşündüm. Defne’yi düşündüm. Çocukların gece yarısı çığlıklar arasında uyanacağını düşündüm. Direksiyonu o kadar sıkı tuttum ki parmak eklemlerim bembeyaz oldu. Sonra motoru çalıştırdım. Ve uzaklaştım. Korktuğum için değil. İlk kez, çocuklarımı korumak istiyorsam öfkemden daha sakin olmam gerektiğini anladığım için. O gece havaalanına yakın küçük bir otelde kaldım. Ama neredeyse hiç uyuyamadım. Saat üçe doğru telefonum titredi. Evimizin kapı kamerasından bir bildirim gelmişti. Yıllar önce kurduğum sistemi neredeyse unutmuştum. Ekranı açtım. Saat 02.47’de o adamın evimden çıktığını gördüm. Ama beni asıl sarsan şey onun orada olması değildi. Yüzüydü. Onu daha önce görmüştüm. Hem de birçok kez. Adı Kerem’di. Eski iş ortağım. Ailemle aynı masada yemek yemiş bir adam. Elimi sıkıp bana dostum diyen adam. Kuru ve acı bir kahkaha attım. Demek ki bana ihanet eden kişi bir yabancı değildi. İhanet, hayatımda en çok güvendiğim iki insandan gelmişti. Ertesi sabah eve her zamanki gibi döndüm. Elif mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Yüzünde kusursuz bir masumiyet vardı. “Yolculuk nasıl geçti?” diye sordu. Gülümsedim. “İyiydi.” O an fark ettim ki yıllardır ilk kez, ben de onun kadar iyi rol yapabiliyordum. Sonraki iki hafta boyunca hiçbir şey söylemedim. Sadece topladım. Kamera kayıtlarını. Mesajları. Fişleri. Banka hareketlerini. Bir avukatla görüştüm. Sessizce hazırlık yaptım. Bir cuma öğleden sonra okuldan telefon geldi. Mert beden eğitimi dersinde küçük bir kaza geçirmişti. Ciddi bir şey değildi. Ama onu almaya gittiğimde öğretmeni beni kenara çekti. “Emre Bey…” “Sanırım görmeniz gereken bir şey var.” Bana Mert’in çizdiği bir resmi uzattı. Resimde bir evin önünde dört kişi vardı. Ben. Mert. Defne. Ve Elif. Ama köşede bir adam daha vardı. Üzeri siyah kalemle karalanmıştı. “Son zamanlarda hep bu kişiyi çiziyor,” dedi öğretmeni. “Ama bugün ağladı ve ondan korktuğunu söyledi.” Kalbim sıkıştı. O gece oğlumla ilk kez açık açık konuştum. “Mert, neden bu adamın üstünü çizdin?” Uzun süre sessiz kaldı. Sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle söyledi. “Çünkü bana, sana bir şey söylersem babamın beni bırakıp gideceğini söyledi.” Başımı çevirdim. Öfkeden değil. Gözyaşlarımı görmesini istemediğim için. İşte o anda içimde kalan son tereddüt de yok oldu. Bir hafta sonra Defne’nin doğum günü partisini düzenledim. Her iki taraftan aile üyeleri geldi. Arkadaşlar. Komşular. Bahçe kahkahalarla doluydu. Elif olacaklardan habersizdi. Pasta kesileceği sırada mikrofonu elime aldım. “Hepinize geldiğiniz için teşekkür ederim.” Herkes alkışladı. Elif gülümsedi. Sonra devam ettim. “Ve özellikle bir kişiye teşekkür etmek istiyorum.” Gülümsemesi bir anda dondu. Bahçedeki televizyon ekranını açtım. Kamera kayıtları görünmeye başladı. Siyah araba. Kerem’in arabadan inişi. Kapının önündeki öpücük. Tarih. Saat. Her şey açıkça ortadaydı. Bahçe sessizliğe gömüldü. Elif’in yüzü bembeyaz oldu. Kerem birkaç metre ötede taş kesilmiş gibi duruyordu. Kimse tek kelime edemedi. Mikrofonu masaya bıraktım. Bağırmadım. Hakaret etmedim. İntikam peşinde koşmadım. Sadece Elif’e bir dosya uzattım. Boşanma evrakları hazırdı. “Bunu kazanmak için yapmıyorum.” “Çocuklarımın gerçeği hak ettiğine inandığım için yapıyorum.” Elif ağlamaya başladı. Yıllar sonra ilk kez. Ama artık çok geçti. Üç ay sonra boşanma resmen tamamlandı. Mahkeme çocukların asıl bakım hakkını bana verdi. Elif’in onları düzenli olarak görmesine ise hiçbir zaman engel olmadım. Çünkü ne olursa olsun, o onların annesiydi. Bir yıl geçti. Artık eski evde yaşamıyorduk. Evi sattım. Daha küçük bir ev aldım. Daha gösterişsizdi. Ama çok daha huzurluydu. Bir bahar öğleden sonrası bahçedeki hamakta uzanıyordum. Yıllardır hayalini kurduğum hamakta. Mert top oynuyordu. Defne ise eski pembe tavşanını kucaklayarak koşuyordu. Birden düştü. Hemen yanına gittim. Boynuma sarıldı ve gülerek bana baktı. “Baba?” “Efendim güzel kızım?” “Ben yeni evimizi daha çok seviyorum.” “Neden?” Bir an düşündü. Sonra çocuklara özgü o saf ses tonuyla cevap verdi: “Çünkü burada sır yok.” Olduğum yerde kaldım. Gözlerim doldu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Uzun zamandır ilk kez kendimi ihanete uğramış biri gibi hissetmiyordum. Sadece minnettardım. Çünkü yedi yaşındaki küçük bir çocuk gerçeği söyleyecek cesareti bulmuştu. Ve o gerçek, ailemizi yıllarca süren bir yalandan kurtarmıştı. Bazı evler tuğlalarla inşa edilir. Ama gerçek bir yuva… Ancak dürüstlük üzerine kurulabilir. Dürüstlük kaybolduğunda ise yapılacak en doğru şey evi korumak değildir. İçinde yaşayan insanları korumaktır.
Benzer Galeriler
-
Annem, 75 yaşında bir kadın, karnının sanki ateşler içinde yanıyormuş gibi ağrıdığını söyledi
-
Yedi yaşındaki oğlum bana, “Annemin arkadaşı sen seyahate çıktığında bizim yatakta uyuyor,” dedi
-
Gelin kızın şişmiş yanaklarını gören baba “Bunu kim yaptı?” diye sorduğu doğum günü sabahında, kocası gülerek “Ben vurdum” dedi
-
Ölmeden hemen önce annem bana şehirde yaşayan üç zengin ağabeyim olduğunu söyledi
-
Oğlum sekiz yaşında titreyerek eve geldi ve bana yalvardı
-
Kimsenin aklına gelmeyeni sadece bir çocuk biliyordu: Annesi hâlâ yaşıyordu.


