DOLAR
Alış: 49.09
Satış: 49.28
EURO
Alış: 55.07
Satış: 55.29
GBP
Alış: 64.85
Satış: 65.34
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
11.10.2026
On Altı Yaşımda Anne Olamayacağımı Söylediler: Bebeğim Doğduğunda Doktorun Açıkladığı Sır Beni Ağlattı
- “Bebeğinizi size vermeden önce öğrendiğimiz bir şeyi bilmeniz gerekiyor.” Doktorun sözleri ameliyathanenin bütün seslerini susturmuş gibiydi. Birkaç saniye önce duyduğum o küçücük ağlama, hayatımın en güzel müziğiydi. Şimdiyse içimde korkunç bir sessizlik vardı. “Bebeğime ne oldu?” diye sordum. “Lütfen benden bir şey saklamayın.” Kadın doğum uzmanım Doktor Hakan, maskesinin üzerinden gözlerime baktı. “Bebeğiniz sağlıklı. Bir kızınız oldu. Solunumu gayet iyi.” Göğsümden kocaman bir yük kalktı. Ama doktorun devam etmekte zorlandığını fark ettim. “Öyleyse ne var?” “Transplantasyon koordinatörümüz biraz önce bize bir haber ulaştırdı. Nakledilen rahmin bağışçısıyla ilgili, size ancak ailenin açık izniyle aktarabileceğimiz bir bilgi var. Önce sizi toparlanma odasına alacağız.” O sırada hemşire, pembe bir battaniyeye sardığı kızımı yanıma yaklaştırdı. Minicik yüzü kırmızıydı, dudaklarını büzmüş, gözlerini sıkıca kapatmıştı. Yanağına dokunduğumda bir an sustu. “Merhaba,” diye fısıldadım. “Ben senin annenim.” O cümleyi söyleyebilmek için tam on üç yıl beklemiştim. Ameliyat bitip odama alındığımda annem kapıda bekliyordu. Adı Gülseren’di. Saçları son birkaç yılda iyice beyazlamıştı. Beni görünce sarılmak istedi ama yüzündeki tuhaf ifadeyi hemen fark ettim. “Anne, sen bir şey biliyor musun?” Gözlerini kaçırdı. “Önce dinlen, kızım.” “Hayır. Doktor da aynı şeyi söyledi. Hepiniz neden böyle davranıyorsunuz?” Annem sandalyeye oturdu. Elleri titriyordu. Onu en son böyle, on altı yaşımda o korkunç teşhisi duyduğumuz gün görmüştüm. “Bana yıllardır söylemediğin bir şey mi var?” Cevap veremeden kapı açıldı. İçeri Doktor Hakan ve nakil koordinatörü Sevil Hanım girdi. Sevil Hanım elinde lacivert bir zarf taşıyordu. “Bağışçının ailesi, kimliğinin sizinle paylaşılmasına yazılı izin verdi,” dedi. “Size bir de mektup bırakılmış. Ama önce bunun sizin için ağır olabileceğini söylemeliyim.” Kalbim deli gibi çarpıyordu. “Kimdi?” Sevil Hanım anneme baktı. Annem başını önüne eğdi. “Bağışçınızın adı Nehir Arslan’dı.” Nefesim kesildi. Nehir. Bu ismi on yedi yıldır yüksek sesle söylememiştim.
- Ortaokulda aynı sırada oturduğum, çantamda her zaman fazladan bir kalem bulunduran, kimsenin cesaret edemediği günlerde benimle arkadaşlık eden Nehir. On dört yaşımızdayken babasının işi nedeniyle başka bir şehre taşınmıştı. Bir süre mektuplaşmış, sonra hayat bizi ayırmıştı. Onu internette defalarca aramış ama izini bulamamıştım. “İsim benzerliği olabilir,” dedim. “Türkiye’de başka Nehir Arslanlar da vardır.” Sevil Hanım zarfın içinden küçük bir fotoğraf çıkardı. İki kız çocuğu okul bahçesinde gülüyordu. Benim üzerimde mavi bir hırka, yanımdaki kızın saçında sarı bir toka vardı. Fotoğrafı görür görmez ağlamaya başladım. “Bu biziz…” Annem sessizce başını salladı. “Beni neden bulmadı?” diye sordum. “Neden yıllarca hiç haber vermedi?” Sevil Hanım sandalyeyi yaklaştırdı. “Nehir üç yıl önce ağır bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Ölümünden önce organ bağışçısı olmayı kabul etmiş. Ailesi, bağış süreci sırasında sizin adınızı bilmiyordu. Kimlik eşleşmesi daha sonra, siz nakil bekleme listesindeyken uygunluk değerlendirmesinde ortaya çıkmış. Gizlilik kuralları nedeniyle size söylenmedi.” Kafamda onlarca soru vardı. Fakat en acısı tek bir soruydu: “Nehir benim hasta olduğumu nereden biliyordu?” Bu kez annem konuştu. “Çünkü ben ona anlatmıştım.” Şaşkınlıkla anneme döndüm. “Ne zaman?” “Teşhis konulduktan bir yıl sonra. Bir gün beni aradı. Seni sordu. Sesinden eski günleri ne kadar özlediğini anladım. Sen hiçbir arkadaşının durumunu öğrenmesini istemiyordun. Ama ona güvendim. Bunun için senden özür dilerim.” “Sonra?” “Uzun süre görüşmeye devam ettik. Nehir sana yazmak istedi ama sen o yıllarda bu konudan kimseyle konuşmak istemiyordun. Seni zorlamadı.” Annemin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Üç yıl önce öldüğünü öğrendiğimde cenazesine gittim. Ailesiyle orada tanıştım. Organlarının başkalarına umut olacağını söylediler. Rahim bağışı ihtimali gündeme geldiğinde senin durumun akıllarına gelmiş. Ama tıbbi uygunluk ve sıra konusunda hiçbir söz verilemeyeceğini de biliyorlardı.” “Peki sen neden bana hiçbir şey anlatmadın?” “Çünkü sana gerçekleşmeyecek bir umut daha vermekten korktum.” Öfkelendim. O sırada bunun ne kadar bencilce olduğunu düşünmedim bile. “Bu benim hayatımdı, anne! Bilme hakkım vardı!” Annem başını eğdi. “Haklısın.” O tek kelime öfkemi daha da ağırlaştırdı. Çünkü annem kendini savunmadı. Sevil Hanım zarfı uzattı. “Nehir’in ailesi, kızları yıllar önce hazırladığı bu mektubu size ulaştırmamızı istedi. Açmak zorunda değilsiniz.” Parmaklarım titreyerek kâğıdı çıkardı. “Sevgili çocukluk arkadaşım,” diye başlıyordu. “Hayat bizi başka şehirlere savurduğunda büyüdüğümüzü sanmıştık. Oysa ben hâlâ okul bahçesinde, salıncağa binmeye korkan o küçük kızı hatırlıyorum. Elimden tutup ‘Birlikte binersek korkmayız,’ demiştin.” Satırlar gözyaşlarımdan bulanıklaşıyordu. “Annen bana yaşadıklarını anlattığında sana ulaşmak istedim. Ama acının kapısını zorla açmanın dostluk olmadığını düşündüm. Şunu bil: İnsan bazen kendi hayalini gerçekleştiremezken başka birinin hayaline yol açabilir. Eğer bir gün organlarım birine yaşam verirse, o kişinin kim olduğunu bilmem gerekmiyor. Yeter ki yarın sabah uyanmak için bir sebebi olsun.” Son satırda durdum. “Ve eğer o kişi bir gün anne olursa, çocuğuna şunu söylesin: Dünyada tanımadığı insanların iyiliği sayesinde büyüyen umutlar vardır.” Mektubu göğsüme bastırdım. Nehir’in bağış kararı benim için verilmiş bir karar değildi. Bunu artık anlıyordum. Ama beklenmedik bir rastlantı, çocukluğumuzda birbirimize uzattığımız elleri yıllar sonra yeniden buluşturmuştu. Tam o sırada kapıdan sert bir ses duyuldu. “Bu mektubu ona vermeye hakkınız yoktu!” Karşımızda ellili yaşlarında bir kadın duruyordu. Yüzü yorgun, gözleri kıpkırmızıydı. Sevil Hanım ayağa kalktı. “Figen Hanım, mektup için verdiğiniz izin dosyada mevcut.” Kadın başını iki yana salladı. “İzin verdim. Ama buraya gelince dayanamayacağımı anladım.” Onun kim olduğunu hemen anladım. Nehir’in annesiydi. “Ben kızımı toprağa verdim,” dedi boğuk bir sesle. “Şimdi herkes onun sayesinde dünyaya gelen bebekten söz ediyor. Sanki kızımın ölümü güzel bir hikâyeye dönüştürülebilirmiş gibi.” Söyleyecek söz bulamadım. Kucağımdaki bebeğe baktım. O sırada hemşire kızımı emzirmem için getirmişti; minik eli parmağıma sarılıydı. “Özür dilerim,” dedim sonunda. “Kimse sizin acınızı güzel bir hikâyeye çeviremez. Ben de çevirmek istemiyorum.” Figen Hanım ağlamaya başladı. “Nehir, çocukken senden çok söz ederdi,” dedi. “Taşındığımız gün sabaha kadar ağlamıştı. Sonra yıllarca sarı tokasını sakladı. Fotoğrafınızı da…” Elindeki çantadan küçük bir kutu çıkardı. İçinde sarı bir toka vardı. O anda geçmişteki iki küçük kızla odadaki üç kuşak kadın arasında görünmez bir bağ kurulduğunu hissettim. “Bebeği görmek ister misiniz?” diye sordum. Kadın tereddüt etti. “Bunu yapabilir miyim?” “İsterseniz.” Yaklaştı. Kızım gözlerini açıp ona baktı. Figen Hanım elini uzatmadı; yalnızca başını eğip uzun uzun seyretti. “Adını ne koydunuz?” diye sordu. Bir an düşündüm. Eşim Ozan’la haftalarca isim aramıştık. Doğumdan önce ‘Defne’ üzerinde anlaşmıştık. Şimdi kararım değişmiş değildi; çünkü kızım yalnızca geçmişimizin değil, geleceğimizin de bir parçası olmalıydı. “Defne,” dedim. “Ama büyüdüğünde Nehir’in kim olduğunu da bilecek.” Figen Hanım ilk kez hafifçe gülümsedi. “Ben de ona Nehir’in çocukluk hikâyelerini anlatırım. İzin verirseniz.” “Buna çok sevinirim.” Sonraki haftalar kolay geçmedi. Nakil sonrasında kullanılan ilaçlar, kontroller ve yorgunluk hayatımın parçasıydı. Annemle de hemen barışamadık. Benden gerçekleri saklamasının ikimizi de ne kadar yaraladığını uzun uzun konuştuk. Bir gün elimi tuttu. “Seni korumaya çalışırken karar verme hakkını elinden aldım,” dedi. “Biliyorum, anne. Bundan sonra korksan da benimle konuş.” “Söz.” Bir gece Defne henüz kırk günlükken ateşim yükseldi. Kontrol için hastaneye gittiğimizde nakledilen organla ilgili bir sorun yaşama ihtimali beni yeniden o eski korkulara sürükledi. Ozan koridorda kızımızı taşırken ben doktorun odasında sonuçları bekledim. Neyse ki ciddi bir komplikasyon saptanmadı; doktorlar tedavimi düzenleyip yakından izlemeye devam etti. Eve döndüğümüzde Ozan bana, “Mutluluğumuzu hep felaket olacakmış gibi yaşayamayız,” dedi. Haklıydı. O gece Defne uyurken başucunda oturdum. Onun ilk gülümsemesini kaçırmaktan, bir gün hastalanmasından, sevdiğim insanları kaybetmekten korkabilirdim. Ama korkunun hayatımı yönetmesine izin verirsem on üç yıl beklediğim günlerin hiçbirini yaşayamazdım. Ertesi sabah perdeyi açtım, kızımı kucağıma aldım ve uzun zamandır ilk kez geleceği düşünürken içimden yalnızca sevinç geçti. Defne altı aylık olduğunda Nehir’in mezarını ziyarete gittik. Yanımızda annem, Ozan ve Figen Hanım vardı. Küçük bir buket kır çiçeğini mezarın başına bıraktım. “Sen bana anneliği hediye etmek için ölmedin,” diye fısıldadım. “Sen kendi hayatını yaşadın, sevdin, güldün. Ve ardından verdiğin bağış kararı benim hayatımı değiştirdi. Seni yalnızca bu yüzden değil, okul bahçesindeki o iyi kalpli kız olduğun için hatırlayacağım.” Defne kucağımda kıpırdandı, parmağıma sımsıkı sarıldı. Yıllar önce on altı yaşındaki halim, anne olmanın yalnızca bir bebeği karnında taşıyabilmek olduğunu sanıyordu. Bugün biliyorum ki annelik, korkarken de sevmek, gerçeği saklamadan büyütmek ve bir insanın hayatına saygı duyabilmek demekti. Defne bir gün bana nasıl dünyaya geldiğini sorarsa bütün hikâyeyi anlatacağım. Acıları da, umudu da, Nehir’i de. Ve ona en sonunda şunu söyleyeceğim: “Sen dünyaya geldiğin gün yalnızca bir annenin hayali gerçekleşmedi, kızım. Birbirini kaybetmiş insanların kalpleri de yeniden birbirine kavuştu.”


