- “Melike’nin yüzündeki ifade bir anda değişti.” O an koridorda öyle bir sessizlik oldu ki yerde kırılmış cam parçalarının arasından geçen rüzgârın sesini bile duyabiliyordum. Masal’ın elinde tuttuğu şey, Suna’nın hastaneye yatmadan önce sürekli yanında taşıdığı küçük, lacivert kaplı not defteriydi. Onu aylar önce çalışma odamın kilitli çekmecesine koyduğumu sanıyordum. Nasıl olup da Masal’ın eline geçtiğini anlayamadım. Kızım defteri göğsüne bastırmış, Melike’ye bakıyordu. Sonra dudakları titredi. “Annem… kızmadı.” Nefesim kesildi. Masal aylardır iki kelimeyi yan yana getirmekten bile kaçınıyordu. Ben yavaşça ona doğru ilerledim. “Masal?” Kızım bana bakmadı. Gözleri hâlâ Melike’nin üzerindeydi. “Annem bize kızmadı,” dedi tekrar. “Annem… gitmek istemedi.” Ceren bir anda odaya daldı. “Sus!” Sesindeki öfke hepimizi irkiltti. Masal korkuyla defteri daha sıkı tuttu. “Ceren!” dedim. Ama kızım beni duymuyordu. Masal’ın elindeki deftere uzandı. “Onu bana ver!” Masal ağlamaya başladı. Tam araya girecektim ki Melike ayağa kalkıp Ceren’in karşısına geçti. Fakat ona bağırmadı. Elini bile kaldırmadı. Sadece sakin bir sesle: “Defter senin için önemli, değil mi?” diye sordu. Ceren’in yüzündeki öfke bir anlığına dağıldı. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun.” “Haklısın,” dedi Melike. “Bilmiyorum. O yüzden anlatırsan dinlerim.” Bu cevap Ceren’i hazırlıksız yakaladı. Çünkü eve gelen herkes ona ne yapması gerektiğini söylemişti. Kimse neden yaptığını sormamıştı. Ceren gözlerini kaçırdı. Sonra bir anda odadan çıkıp kapıyı çarptı. Peşinden gitmek istedim ama Melike koluma dokunmadan, yalnızca bakışıyla durmamı istedi. “Biraz yalnız kalsın.” Ona şaşkınlıkla baktım. “Sen buraya temizlik yapmaya geldin.” “Evet.” “Peki az önce ne oldu?” Melike yerdeki kırık vazoyu toplamaya başladı. “Çocuklarınız çok uzun zamandır konuşmaya çalışıyor, Rıza Bey.” “Konuşuyorlar zaten.” Başını kaldırdı. “Hayır. Bağırıyorlar, şaka yapıyorlar, korkuyorlar, saçlarını yoluyorlar. Ama kimse gerçekte ne söylediklerini duymuyor.” Bu söz içimde hiç hoşlanmadığım bir yere dokundu. Çünkü haklı olabileceğini biliyordum. O gün Melike evde sekiz saat kaldı. Ama neredeyse hiç temizlik yapmadı. İlk olarak ikizlerin banyoda yere sabun döküp onun kaymasını sağlamaya çalıştıklarını fark etti. Eski bakıcılardan biri olsa muhtemelen bağırırdı.
- Melike ise kaymadan önce durdu, yere baktı ve: “Bu kadar sabunu yerde kullanacağınıza banyoyu birlikte temizlesek daha eğlenceli olur,” dedi. Nazlı ile Nisa şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemedi. Yarım saat sonra ikisi de ellerinde bezlerle aynaları siliyordu. Daha sonra İpek’in saçını yolduğunu gördü. Elini çekmesini istemedi. Yanına oturup küçük bir kâğıt verdi. “Her saçını çekmek istediğinde bu kâğıdı buruştur.” İpek önce yüzüne baktı. Sonra kâğıdı aldı. Akşam olduğunda odanın köşesinde yaklaşık yirmi tane buruşturulmuş kâğıt vardı. Ama yerde tek tel saç yoktu. Gizem akşamüstü koridorda nefes alamadığını söyleyerek ağlamaya başladığında Melike hemen yanına çöktü. “Benimle duvardaki beş mavi şeyi bulabilir misin?” Gizem ağlarken etrafına baktı. “Perde…” “Bir.” “Vazo…” “İki.” Dakikalar içinde nefesi yavaşladı. Ben bütün bunları uzaktan izliyordum. Yıllardır doktorlara, terapistlere, danışmanlara servet ödemiştim. Ama hayatında ilk kez evimize giren bir temizlik görevlisi kızlarımın yanına nasıl yaklaşacağını herkesten daha iyi biliyordu. Akşam çıkarken onu kapıda durdurdum. “Yarın tekrar gelir misin?” “Temizlik için mi?” İlk defa aylar sonra gülümsedim. “Sanırım evin temizlenmesi gereken kısmı düşündüğüm yer değilmiş.” Ertesi gün geldi. Sonraki gün de. Bir hafta geçti. Sonra iki hafta. Evde küçük değişiklikler başladı. Nazlı ile Nisa şaka yapmayı bırakmadı ama artık insanlara zarar verecek şeyler yapmıyorlardı. İpek’in saçındaki seyrek alanlar hâlâ duruyordu fakat saç yolma nöbetleri azalmıştı. Gizem geceleri kapımı çalıp annesini sormak yerine Melike’nin öğrettiği nefes egzersizlerini yapıyordu. Eylül ilk kez bir hafta boyunca yatağını ıslatmadı….Masal ise her geçen gün biraz daha konuşmaya başladı. Fakat Ceren değişmiyordu. Melike’ye karşı mesafeliydi. Onunla konuşmuyor, yemek masasına geldiğinde odadan çıkıyordu. Bir akşam Melike’yi mutfakta tek başına buldum. “Ceren senden nefret ediyor.” “Benden değil.” “Nereden biliyorsun?” “Çünkü beni tanımıyor.” “Peki neden böyle davranıyor?” Melike birkaç saniye sustu. “Çünkü diğer kardeşlerinden farklı olarak o, annesi öldükten sonra çocuk olmasına izin vermemiş kendine.” Bu cümleyi anlamam birkaç saniye sürdü. “Ne demek istiyorsun?” “Annesi gidince kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş. Onları korumaya çalışıyor. Eğer başka bir kadın bu eve girerse annesinin yerinin alınacağını düşünüyor. Ve o zaman annesini koruyamamış gibi hissedecek.” O gece uyuyamadım. Sabaha karşı Ceren’in odasına gittim. Kapısı aralıktı. Kızım yatağında uyuyordu. Başucundaki çekmecenin üzerinde annesinin fotoğrafı vardı. Fotoğrafın önüne küçük bir not bırakılmıştı. Üzerinde çocuk yazısıyla: “Söz verdim anne. Kimse senin yerini almayacak.” Dizlerimin bağı çözüldü. Ben kızlarımın acısını çözmeye çalışırken en büyük kızım bütün ailenin yükünü on iki yaşındaki omuzlarında taşıyordu. Ertesi gün Melike’ye bir şey söyledim. “Ceren’le konuşmam gerekiyor.” “Evet.” “Ne söyleyeceğim?” Melike yüzüme baktı. “Gerçeği.” O akşam bütün kızlarımı salonda topladım. Suna’nın fotoğrafını sehpanın üzerine koydum. Ceren hemen huzursuzlandı. “Ne oluyor?” Yanına oturdum. “Size özür borçluyum.” Altı çift göz bana döndü. “Annenizi kaybettikten sonra hepinizin güçlü olması gerektiğini düşündüm. Çünkü ben güçlü olamazsam bu ev dağılır sandım.” Boğazım düğümlendi. “Ama ev zaten dağılmıştı.” Ceren başını eğdi. “Ve ben, özellikle senden çok fazla şey bekledim.” Bana baktı. “Ben bir şey yapmadım.” “Her şeyi yaptın.” Elini tuttum. “Kardeşlerini korudun. Ama sen onların annesi değilsin, Ceren.” Yüzü bir anda sertleşti. “Biliyorum!” “Hayır. Bunu kötü anlamda söylemiyorum.” Gözlerim doldu. “Sen benim kızımsın. On iki yaşındasın. Kardeşlerinin bütün acısını taşımak zorunda değilsin.” Ceren’in dudakları titredi. “Birisi taşımalıydı.” O cümleyi söylediğinde içimde bir şey kırıldı. “Ben taşımalıydım.” Ceren ağlamaya başladı. İlk defa annesinin cenazesinden beri onu böyle ağlarken gördüm. “Korktum baba!” Onu kollarımın arasına aldım. “Biliyorum.” “Annem giderken bana onları koru dedi.” Donup kaldım. “Ne?” Ceren koşarak odasına çıktı. Bir dakika sonra lacivert defterle geri geldi. Sayfalardan birini açtı. Suna’nın el yazısını hemen tanıdım. Ceren yüksek sesle okumaya başladı. “Ceren’im… eğer bir gün ben yanınızda olmazsam kardeşlerinin elini bırakma. Ama onların annesi olmaya çalışma. Sen de çocuksun. Babanın da elini bırakma. Birbirinizi koruyun.” Ceren hıçkırıyordu. “Ben sadece ilk kısmını hatırladım.” O anda Masal salondan seslendi. “Annem kızmadı.” Hepimiz ona baktık. Masal ayağa kalkıp Ceren’in yanına gitti. “Annem gitmek istemedi.” Ceren küçük kardeşine sarıldı. Evimizin içinde ilk kez acıdan kaçmadan ağladık. Hep birlikte. Melike salonun kapısında sessizce duruyordu. Bir süre sonra yanımıza gelmeden mutfağa yöneldi. Ceren başını kaldırdı. “Melike abla.” Melike durdu. Ceren gözlerini sildi. “Sen de oturabilirsin.” Belki başkası için sıradan bir cümleydi. Ama bizim evimizde bu, bir duvarın yıkılmasıydı. Aylar geçti. Melike üniversiteden mezun olana kadar bizimle çalışmaya devam etti. Fakat artık ona “temizlikçi” demek kimsenin aklına gelmiyordu. Çünkü bize yaptığı şey ev temizlemek değildi. Bir gün ona yüksek maaşlı, resmi bir iş teklif ettim. “Şirketimde aile destek programı kurmak istiyorum. Çalışanlarımızın çocukları için. Başında sen ol.” Şaşkınlıkla bana baktı. “Ben mi?” “Sen.” Gülümsedi. “Bir şartla.” “Nedir?” “Kızlarla ilgilenmeye devam ederim.” Kahkaha attım. “Onlardan kurtulacağını mı sandın?” O yıl Suna’nın ölüm yıldönümünde ilk kez mezarlığa hep birlikte gittik. Ceren annesinin mezarına beyaz papatyalar bıraktı. İpek saçlarını artık yolmuyordu. Gizem geceleri daha rahat uyuyordu. Eylül yeniden kendine güvenmeye başlamıştı. Nazlı ile Nisa hâlâ yaramazdı ama artık şakalarının sonunda kimse ağlamıyordu. Masal ise mezarın başında uzun uzun annesine konuştu. Dönüş yolunda Ceren yanıma yaklaştı. “Baba?” “Efendim?” “Melike annemin yerini almadı.” Boğazım düğümlendi. “Hayır.” “Kimse alamaz zaten.” “Alamaz.” Bir süre sessiz yürüdük. Sonra elimi tuttu. “Ama bu, hayatımıza başka insanların giremeyeceği anlamına gelmiyormuş.” Başımı salladım. O gün sonunda benim de anlamam gereken şeyi on iki yaşındaki kızım söyledi. Bazı insanlar hayatımıza kaybettiklerimizin yerini doldurmak için girmez. Çünkü gerçek sevginin bıraktığı yer zaten doldurulamaz. Bazı insanlar sadece o boşluğun etrafında yeniden yaşamayı öğrenmemize yardım eder. Ben milyarlar değerinde bir şirket kurmuştum. Yüzlerce çalışanı yönetiyor, milyonlarca liralık kararları birkaç dakikada verebiliyordum. Ama kendi evimdeki altı küçük kalbin neye ihtiyacı olduğunu görememiştim. Bunu bize, eski bir sırt çantasıyla kapımızdan içeri giren 25 yaşındaki bir genç kadın gösterdi. Otuz yedi profesyonel bakıcının yapamadığını Melike yaptı. Kızlarımı susturmadı. Onları cezalandırmadı. Onları değiştirmeye çalışmadı. Sadece dinledi. Ve bazen bir aileyi kurtarmak için gereken mucize, çok para, büyük bir ev ya da kusursuz çözümler değildir. Bazen gereken tek şey, insanların davranışlarının arkasındaki acıyı gerçekten görebilen birinin kapıdan içeri girmesidir. Biz Suna’yı hiçbir zaman unutmadık. Onun yerini de hiç kimse almadı. Ama sonunda şunu öğrendik: Birini kaybettikten sonra yeniden mutlu olmak, onu unutmak değildir. Onun sevgisini yanına alıp yaşamaya devam etmektir. Ve bizim evimiz, uzun bir aradan sonra yeniden kahkahaların duyulduğu bir yuva oldu.

