- Ege’nin serin rüzgarı hayatımın en mutlu günlerinin habercisi olmalıydı. Oysa balayımın üçüncü gününde, holding sahibi milyarder babamın bize düğün hediyesi olarak aldığı bu lüks yat, etrafı çevrili bir hapishaneye dönüşmüştü. Üç gündür anormal bir halsizlik içinde boğuluyordum. Kusursuz görünen taze kocam Kaan, her gece saçlarımı okşayarak bu durumu deniz tutmasına bağlıyor ve bana titizlikle iki küçük beyaz hap içiriyordu. Ona güveniyordum… Ta ki o öğleden sonraya kadar. İçimdeki bir dürtüyle ağırlaşan gözlerimi açtım. Kurşun gibi çöken baş dönmesiyle mücadele ederek kamaradan dışarı süzüldüm. Alt güverteden gelen şampanya kadehleri ve kahkaha seslerini duyduğumda merdivenlerde kalakaldım. “Dozu nasıl ayarlıyorsun Kaan?” diyen ses kayınpederim Ayhan’a aitti. “Merak etme baba. Her gece iki hap, biraz önce çorbasına da ekledim. Gece yarısına kadar gözlerini bile açamayacak.” Kaan’ın sesi ürkütücü bir rahatlıkla akıyordu.
- “Yani işi bu gece mi bitiriyoruz?” diye fısıldadı kayınvalidem Filiz. Bana her zaman “tatlı kızım” diye sarılan kadındı bu. “Bu gece,” dedi Kaan. “Fırtına çıkacak. Mürettebat içerideyken onu arka güverteye çıkaracağım. Küçük bir itme… Gerisini deniz halleder. Düğünden önce vekaletnameyi imzalatmıştım. O kayboldu ilan edilince, 300 milyon liralık servet İsviçre hesaplarıma geçecek.” Filiz neşeyle güldü: “Harika! O aptal mirasçı gerçekten Prens Çekici ile evlendiğini sanıyor. Ya ailesi?” “Onlar haftaya Bolu Dağı’na tatile gidiyor. Adamlarım yolda bekliyor olacak. Frenler tutmayınca tüm aile cennette buluşur.” Dehşetle ağzımı kapattım. Babamın şampanyasını içip tüm ailemin yok edilişine kadeh kaldırıyorlardı! Kamarama geri sürünerek lüks kıyafetlerimin altına sakladığım gizli bölmeyi açtım. Babamın güvenlik amacıyla yanıma verdirdiği kayıtsız hatlı telefonu çıkardım. Ses kayıt uygulamasını açıp balkondan alt güvertedeki cinayet planlarını saniye saniye kaydettim. Ardından zehirli suyu lavaboya döküp musluk suyuyla değiştirdim. Kaan odaya girdiğinde bitkin rolü yaptım. “Çok başım dönüyor…” diye mırıldandım. “Uyu canım, birazdan hava almaya çıkaracağım seni,” deyip alnımı öptü. O çıkar çıkmaz babamın 20 yıllık güvenlik müdürü, eski özel harekatçı Hasan Bey’i aradım. “Beni zehirliyorlar Hasan Amca,” diye fısıldadım. “Ses kayıtları elimde. Gece yarısı beni denize atacaklar.” Hasan Bey’in sesi buz kesti: “Konumunu gönder Meltem. İkinci müdahale botuyla 30 dakikaya oradayız. Kıpırdama!” Saat 23:45’te fırtına koptu. Kaan odaya girip beni yataktan kaldırdı. Ayaklarım sürünürken beni ıslak arka güverteye sürükledi. Kayınvalidem ve kayınpederim yağmurluklarıyla orada bekliyordu. Kaan beni korkuluklara doğru kaldırırken alayla gülümsedi: “Hoşça kal Meltem. 300 milyon için teşekkürler.”Kaan tam beni hırçın dalgaların kucağına bırakmak üzereyken, sırtımı dikleştirdim, gözlerinin içine dimdik bakarak buz gibi bir sesle konuştum: “Yukarı bak Kaan.” Kaan ne olduğunu anlayamadan, gecenin karanlığını yaran devasa bir helikopter yatın tepesinde belirdi. Dört güçlü projektör güverteyi aydınlatırken, üç adet hızlı Sahil Güvenlik botu yatın etrafını sardı. “SAHİL GÜVENLİK! KIPIRDAMAYIN! YERE YATIN!” Tam teçhizatlı özel tim personelleri güverteye halatlarla indi. Kaan dehşetle gerileyip beni elinden düşürdü. Ayhan kaçmaya çalışırken güverteye serildi, Filiz ise dizlerinin üzerine çöküp çığlıklar atmaya başladı. Hasan Amca helikopterden inip omuzlarıma kalın bir battaniye örttü: “Ailen güvende Meltem. Bolu’daki tetikçiler 20 dakika önce yakalandı.” Kaan şok içinde bana bakıyordu: “Meltem… Yalvarırım! Bir hataydı, babam beni zorladı! Seni seviyorum!” Cebimden gizli telefonu çıkarıp oynat tuşuna bastım. Kaan’ın kendi sesi yatın hoparlörlerinden yankılandı: “Küçük bir itme… Gerisini deniz halleder. 300 milyon hesaplarıma geçecek…” Kaan’ın çenesi düştü, tek bir kelime bile edemedi. “Çaresiz bir mirasçıyla evlendiğini sandın,” dedim soğukça. “Ama kimin kızı olduğumu unuttun.” Altı ay sonra… İstanbul Çağlayan Adliyesi’nin ağır duruşma salonundaydık. Sanık sandalyesinde Kaan, Ayhan ve Filiz oturuyordu. Lüks takım elbiselerinin yerini turuncu cezaevi kıyafetleri ve bileklerindeki çelik kelepçeler almıştı. Altı aylık tutukluluk süreci Kaan’ı tanınmaz hale getirmişti. Mahkeme Başkanı kararı açıklamak üzere ayağa kalktı: “Sanıklar sadece maddi çıkar uğruna cinayete teşebbüs etmemiş, evlilik bağını suiistimal ederek planlı bir katliam kurgulamıştır.” Tokmak sertçe masaya vurdu: “Kaan Karadağ; tasarlayarak kasten öldürmeye teşebbüs ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ayhan ve Filiz Karadağ ise 40’ar yıl hapis cezasına mahkum edilmiştir. İndirim uygulanmayacaktır.” Jandarmalar sanıkları götürürken Kaan gözyaşları içinde bana döndü: “Meltem… Yalvarırım bir şans daha ver! Hastaydım ben!” Cebimden babamın lüks yatının anahtar kartını çıkarıp Kaan’ın ayaklarının dibine bıraktım. “Babamın servetini istiyordun Kaan,” diye fısıldadım. “Şimdi önündeki 45 yıl boyunca, bu aileden miras kalan tek şeyin bir hapishane hücresi olduğunu hatırla.” İki saat sonra, Boğaz’ın mavi sularında yepyeni adıyla süzülen “Hükümdar” isimli yatımızın güvertesinde babamla yan yana duruyorduk. Serin deniz rüzgarı yüzüme vuruyordu ama bu kez içinde ne korku vardı ne de zehir. Paranın insanı zayıflattığını sanmışlardı; zengin bir genç kadının kolay bir hedef olduğunu düşünmüşlerdi. Ama hayatlarının en büyük dersini aldılar: Ailemin serveti bizi zayıf kılmıyordu; bize kendimizi koruyacak gücü ve bizi incitmeye çalışan herkesi ezebilecek iradeyi veriyordu. Taze sıkılmış portakal suyu bardağımı gökyüzüne doğru kaldırdım ve geleceğimin lekesiz özgürlüğüne doğru yelken açtım.

