- İstanbul’daki Aziz Yusuf Hastanesi’nin acil servisinde sedyenin üzerinde yatıyordum. Sağ bacağım tamamen alçıya alınmış, baldırıma sekiz dikiş atılmıştı. Bir araç, iş çıkışı karşıdan karşıya geçerken bana çarpmıştı. Telefonum tam elli iki kez çaldıktan sonra sonunda eşim Okan’ın aramasını açtım. “Bacağını kırdın, ellerini değil,” dedi sert bir sesle. “Taksi çağır ve eve gel. Babamın cenazesinden sonra bütün akrabalar burada. Annem hiçbir şey yemedi. Yemekleri sen hazırlayacaktın.” Ağrı içinde nefes almaya çalıştım. “Ben acil servisteyim. Bacağım ciddi şekilde kırıldı.” Okan alaycı bir şekilde güldü. “Her şeyi büyütmeyi bırak. Alt tarafı kırık bir bacak. Annem misafirlerin karşısında aç mı kalacak?” Doktor kısa süreliğine işlemi durdurdu. Hemşirenin yüzünde öfke ve üzüntü vardı. Üç yıllık evliliğimiz boyunca Okan’ın ailesi için sürekli yemek hazırlamış, temizlik yapmış ve onların her isteğini kendi ihtiyaçlarımdan önde tutmuştum. Fakat o telefon görüşmesi, içimde uzun zamandır çatlamaya başlayan son bağı da kopardı. “Beni dikkatle dinle,” dedim sakin bir sesle. “Bugünden sonra annen için yemek yapmayacağım. Ailene hizmet etmeyeceğim. Ayrıca artık senin eşin de olmayacağım. Boşanma davası açacağım.” Telefonu kapattım. Yaklaşık yarım saat sonra iki polis memuru hastane odama geldi. Okan, kaybolduğumu ve ailevi bir kriz sırasında yaşlı annesini yalnız bıraktığımı bildirmişti. Kaza raporumu, röntgen görüntülerimi ve arama kayıtlarımı gösterdim.
- “Ben kaybolmadım,” dedim. “Hastanedeyim. Eşim nerede olduğumu biliyordu ama yine de yanlış bilgi verdi.” Doktor yürüyemeyecek durumda olduğumu doğruladı. Polisler Okan’ı resmî numaradan aradığında sesi hemen değişti. “Bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum,” dedi. “Bilmiyordun çünkü hiç sormadın,” diye cevap verdim. Bunun üzerine öfkelendi. Boşanırsam İzmir’deki lüks dairenin, aracın ve ortak hesaptaki milyonlarca liranın kendisine kalacağını söyledi. “Bacağın kırık ve parasız hâlde gideceksin,” dedi. Sakinliğimi korudum. “Ben senin evinden ayrılmıyorum. Kendi varlıklarımı senin hayatından çıkarıyorum. İlk varlığım da benim.” Polisler ayrıldıktan sonra dört telefon görüşmesi yaptım. Bankamı, noterimi, yakın arkadaşım Merve’yi ve avukatım Ceyda Aksoy’u aradım. Son görüşmem ise Doruk Global Holding’in genel müdürü Burak Erdem ile oldu. “Okan Yılmaz’ın bütün personel dosyasını istiyorum,” dedim. “Ayrıca çalıştığı bölge müdürlüğünde rutin kontrol gibi görünen bağımsız bir denetim başlatın.” Burak kısa süre sessiz kaldı. “Gerçek kimliğinizi açıklamak istiyor musunuz, Yönetim Kurulu Başkanım?” Alçıdaki bacağıma baktım. “Henüz değil.” Okan’ın bilmediği büyük bir gerçek vardı. Ben, Doruk Global Holding’in kurucusu, ana hissedarı ve yönetim kurulu başkanıydım. Kamuoyu önüne çıkmadığım için yüzüm pek bilinmiyordu. Okan’ın bölge müdürü olmakla övündüğü şirket de holdingime bağlıydı. Evlendiğimizde mal varlığımı gizlemiştim. Çünkü beni param için değil, kendim olduğum için sevdiğine inanmak istemiştim. Üstelik şirket hisselerim evlilik sözleşmesiyle tamamen koruma altındaydı. Okan hastaneye annesi Nermin ile birlikte geldi. İkisi de sağlık durumumu sormadı. Nermin beni işe yaramaz ve nankör olmakla suçladı. Okan ise aylık yüksek gelirinden bahsederek onsuz yaşayamayacağımı söyledi. Merve ve avukatım geldiğinde Ceyda kartını yatağımın yanına bıraktı. “Bundan sonra boşanma, mal paylaşımı ve rahatsız etme girişimleri benim üzerimden yürütülecek,” dedi. Okan alay etti. “Senin doğru düzgün bir işin bile yok. Ben büyük bir şirketin bölge müdürüyüm.” Ona baktım. “O koltuğa sıkı tutun,” dedim. “Çünkü büyük bir fırtına geliyor.” Şirket denetimi kısa sürede ciddi bulgular ortaya çıkardı. Okan, şirket kartını aile tatillerinde kullanmış, kişisel harcamalarını iş gideri gibi göstermiş ve kuzenine ait şirkete ayrıcalıklı sözleşmeler vermişti. Ayrıca bazı çalışanlara belgeleri değiştirmeleri için baskı yaptığı anlaşıldı. Bu sırada ailesi sosyal medyada kazayı uydurduğumu ve eşimin parasını almaya çalıştığımı iddia eden paylaşımlar yaptı. Hiçbirine cevap vermedim. Her ekran görüntüsünü avukatımın hazırladığı dosyaya ekledim. Daha sonra Nermin, önemli belgelerimi vermek bahanesiyle beni yalnız çağırdı. Aynı saatlerde evimize bir nakliye aracı geldiği ortaya çıktı. Polisle birlikte eve gidildiğinde pasaportum, banka kartlarım, mücevherlerim ve şirket belgelerim alınmıştı. Okan kısa süre sonra mesaj gönderdi: “Şikâyetini geri çekersen eşyalarını geri alırsın.” Avukatım mesajı görünce sakin bir şekilde gülümsedi. “Hırsızlığı yazılı olarak kabul etti.” Belgeler polis tarafından geri alındığında Nermin, gerçek servetimi ve şirketle olan bağımı öğrendi. Okan beni peş peşe aramaya başladı. “Doruk Global Holding’de kaç hissen var?” diye sordu. “Artık seni ilgilendirmiyor,” dedim. Ertesi gün bütün bölge yöneticilerinin katıldığı çevrim içi toplantı düzenlendi. Okan en pahalı takım elbisesini giymişti. Toplantı salonunun kapıları açıldığında ben koltuk değneğiyle içeri girdim. Burak ayağa kalktı. “Karşınızda Doruk Global Holding’in kurucusu, yönetim kurulu başkanı ve ana hissedarı Gabriella Akın bulunuyor.” Okan’ın yüzündeki bütün renk çekildi. Denetim raporları toplantıda açıklandı. Kişisel harcamalar, usulsüz sözleşmeler, değiştirilmiş kayıtlar ve çalışanlara uygulanan baskılar tek tek ortaya konuldu. Okan bunun kişisel intikam olduğunu savundu. “Benden kırık bacağımla hastaneden çıkıp ailene yemek hazırlamamı istemen kişisel konuydu,” dedim. “Şirket kaynaklarını kendi ailene aktarman ise kurumsal bir ihlaldir. İkisi arasındaki farkı biliyorum.” Karar bağımsız kurul tarafından verildi. Okan görevden uzaklaştırıldı, bütün şirket erişimleri kapatıldı ve hakkında kapsamlı soruşturma başlatıldı. Boşanma sürecinde şirket hisselerim evlilik öncesi mal varlığım olarak korundu. Ortak daire ve banka hesabı ise yasaya uygun biçimde paylaştırıldı. Okan’ın şirket kaynaklarıyla yaptığı harcamaları geri ödemesine hükmedildi. Nermin son bir kez dairede olay çıkarmaya çalıştı. “Bacağın kırıldığında bile aileye hizmet edebilirdin,” dedi. Ona baktım. “Senin iki sağlam bacağın var. Kutularını kendin toplayabilirsin.” Boşanma kesinleştikten sonra yeni bir eve taşındım. Fakat yıllardır ertelediğim bir hayalim vardı. Küçük, aydınlık bir fırın açtım. Şirket yönetmeye ihtiyacım olduğu için değil, taze ekmek kokusunun bana özgürlüğü hatırlatmasını istediğim için. Bir gün Okan kapının önüne geldi. “Her şeyimi kaybettim,” dedi. “Ben seninle yarışmıyordum,” diye cevap verdim. “Ben yalnızca kendi yoluma dönüyordum. Kaybettiklerin, kendi seçimlerinin sonucuydu.” Kapıyı kapattım. O gün anladım ki insan kötü bir evlilikten ayrıldığında gerçek bir yuva kaybetmez. Kendisinin değer görmediği bir masayı, sesinin duyulmadığı bir evi ve sevgiyi hizmetle karıştıran bir eşe dair yanılgıyı geride bırakır. Karşılığında ise kendisini yeniden kazanır. Bacağım iyileştiğinde eskisinden biraz daha yavaş yürüyordum. Ama artık hiç kimse beni geri adım atmaya zorlayamıyordu.

