- Üç hafta boyunca Hüseyin Amca’nın o sözleri zihnimden hiç çıkmadı. O an herkes nefesini tutmuş bizi izlerken ne diyeceğimi bilemedim. Gülümsemeye çalışıp onu ayağa kaldırdım. “Bu sorunun cevabını hemen veremem,” dedim. “Zaten hemen cevap vermeni istemiyorum,” diye karşılık verdi. “Sadece beni dinle.” Hemşireler bizi huzurevinin küçük bahçesine götürdüler. Akşam güneşi ağaçların arasından süzülüyor, kuş sesleri sessizliği bölüyordu. Hüseyin Amca cebinden yıllanmış, kenarları yıpranmış küçük bir zarf çıkardı. “Önce bunu oku.” Zarfın içinden eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta yirmili yaşlarında genç bir adam, yanında gülümseyen bir kadın ve onların önünde beş yaşlarında küçük bir kız vardı. Kadına dikkatle baktım. Tanıdık geliyordu ama çıkaramadım. “Bu benim rahmetli eşim Fatma,” dedi. Başımı salladım. “Peki küçük kız?” Gözleri doldu. “Kızımız.” Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktım. Küçük kızın yüz hatları bana garip şekilde tanıdık gelmişti. “Bana neden bunları gösteriyorsunuz?” diye sordum. Derin bir nefes aldı. “Çünkü seni ilk gördüğüm gün, kızımı gördüğümü sandım.” Ne diyeceğimi bilemedim. Yıllar önce geçirdikleri trafik kazasında beş yaşındaki kızlarını kaybettiklerini anlattı. Haftalarca aramışlar ama hiçbir iz bulunamamıştı. Resmî kayıtlarda kayıp olarak geçmiş, yıllar sonra da öldüğü kabul edilmişti. “Seni görünce kalbim duracak sandım,” dedi. “Yüzün… Gülüşün… Ses tonun… Hepsi ona benziyordu.” Bir an içim burkuldu. “Hüseyin Amca… Ben sizin kızınız olamam.” “Hayır,” dedi gülümseyerek. “Artık bunun mümkün olmadığını biliyorum.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “O halde neden bana evlenme teklif ettiniz?” Cevap vermeden önce uzun süre sustu. “Çünkü sen bana yıllardır unuttuğum bir şeyi hatırlattın.” Sessizce dinledim. “Eşim öldükten sonra sadece nefes aldım. Yaşamadım. Sen de aynı durumdasın.” Boğazım düğümlendi. “Her çarşamba buraya gelirken yüzünde sahte bir gülümseme oluyordu. İnsanları mutlu etmeye çalışıyordun ama gözlerin sürekli ağlıyordu.” Söyledikleri canımı acıttı çünkü doğruydu. “Ben sana gerçekten evlenme teklif etmedim.” Şaşkınlıkla baktım. “Evet, herkes öyle sandı. Ama benim teklifim evlilik değildi.” “Öyleyse neydi?” “Hayata yeniden ‘evet’ deme teklifiydi.” Sözleri bahçedeki sessizliğin içinde yankılandı. “Eğer sana bunu odada söyleseydim sadece teselli cümlesi gibi gelecekti. Ama herkesin önünde diz çökünce durup dinledin.” Gözlerim dolmuştu. “Sen gençsin,” dedi. “Önünde yaşayacağın uzun yıllar var. Kendini ölmüş gibi cezalandırma.” O gün saatlerce konuştuk. Sonraki aylarda her çarşamba buluşmaya devam ettik. Satranç oynadık, çay içtik, bazen hiç konuşmadan aynı bankta oturduk. Bir gün bana eski marangoz atölyesinden bahsetti
- “Yıllardır kapısını açmadım.” “Birlikte açalım.” Önce istemedi. Sonra kabul etti. Toz içindeki atölyeyi günlerce temizledik. Eski ahşap kokusu bütün binayı sardı. Hüseyin Amca yeniden küçük oyuncaklar, kuş yuvaları ve bastonlar yapmaya başladı. Yaptığı oyuncakları huzurevine gelen torunlara hediye ediyordu. Yüzündeki mutluluğu görmek bana da iyi geliyordu. Ben de yıllardır ertelediğim resim kursuna yazıldım. Hafta sonları yeniden arkadaşlarımla buluşmaya başladım. İlk kez eşimi kaybettikten sonra gerçekten güldüğümü fark ettim. Bir çarşamba huzurevine gittiğimde Hüseyin Amca odasında uyuyordu. Hemşire bana sessiz olmamı işaret etti. “Bugün biraz yorgun.” Yanına oturdum. Bir süre sonra gözlerini açtı. “Geldin mi?” “Geldim.” Elimi tuttu. “Bak,” dedi gülümseyerek. “Teklifim işe yaradı.” Gülmeye başladım. “Evet.” “Artık gözlerin eskisi kadar üzgün değil.” O gün vedalaşırken bana küçük bir ahşap kutu verdi. “Bunu ben öldükten sonra aç.” İtiraz ettim ama dinlemedi. Aradan iki ay geçti. Bir sabah huzurevinden telefon geldi. Hüseyin Amca uykusunda, acı çekmeden hayatını kaybetmişti. Cenazesinde onlarca insan vardı. Yıllarca yaptığı iyiliklere dokunduğu insanlar tek tek gelip onunla ilgili anılarını anlattılar. Eve döndüğümde verdiği kutuyu açtım. İçinde satranç taşlarından oyulmuş küçücük bir kalp vardı. Yanında da kısa bir mektup duruyordu. “Sevgili kızım, Hayat bazen insanın elinden sevdiği kişileri alır ama sevgiyi alma gücü yoktur. Ben sana eş olmayı değil, yeniden yaşamayı teklif ettim. Eğer bu satırları okuyorsan, demek ki sözümü tutmuşsun. Bir gün yine âşık olursan korkma. Bir gün yeniden kahkaha atarsan utanma. Çünkü kaybettiklerimize ihanet etmiş olmayız; onların bize bıraktığı sevgiyi yaşatmış oluruz. Beni satranç masasındaki yaşlı bir adam olarak değil, sana yeniden umut vermeye çalışan bir dost olarak hatırla. — Hüseyin Amca.” Mektubu bitirdiğimde gözyaşlarımı tutamadım. O gün huzurevine giderken sadece gönüllü olduğumu sanıyordum. Oysa oradan ayrılırken, bana hayatın en büyük dersini veren gerçek bir dost kazanmıştım. Hüseyin Amca bana ikinci bir eş değil, ikinci bir başlangıç armağan etmişti. O günden sonra her çarşamba huzurevine gitmeyi hiç bırakmadım. Yeni gelen yaşlılarla satranç oynarken, umudunu kaybetmiş birini gördüğümde hep aynı cümleyi hatırlıyordum: “Hayata yeniden ‘evet’ demek için hiçbir zaman geç değildir.”

