- Kapağın altından çıkan ilk şey, sararmış ve kenarları kıvrılmış vesikalık bir fotoğraftı. Genç bir kadın, kucağında henüz birkaç haftalık bir bebekle gülümsüyordu. Kadın, benim annemdi. Kucağındaki bebek ise bendim. Fotoğrafın arkasına kurşun kalemle eğri büğrü biryazıyla şu not düşülmüştü: “Hayatımın en büyük hatasını yaptığım gün. Onları korumak için gitmek zorundaydım ama bu kendime verdiğim en ağır cezaydı.” Kutunun içinde fotoğraftan başka, deri kaplı kalın bir defter ve alt kısımdaki kadife bölmeye yerleştirilmiş eski bir tapu senetleriyle dolu bir zarf vardı. Ellerim zangır zangır titreyerek defterin ilk sayfasını açtım. Mürekkebin kokusu, sanki Necati’nin o huzurevi odasındaki kokusuyla aynıydı. Defferin ilk satırları yirmi yıl öncesine, benim doğduğum yıla aitti. Necati, o dönemde genç bir mimarmış. Annemle büyük bir aşkla evlenmişler. Ancak Necati’nin o yıllardaki iş ortağı, yasa dışı işlere bulaşmış ve büyük bir mali kriz yaratmış. Ortak, tüm suçu Necati’nin üzerine yıkmakla kalmamış; tehditlerle, şantajlarla annemi ve beni hedef almış. Necati, adalet mekanizmalarının yavaş işlediği o dönemde, bizi korumanın tek yolunun hayatımızdan tamamen çıkmak olduğuna karar vermiş. Anneme, onu bir daha asla aramayacağına ve izini ettirmeyeceğine dair acı bir veda mektubu bırakıp şehirden, hatta kimliğinden vazgeçerek uzaklaşmış. Defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirirken gözyaşlarım kağıdın üzerine damlıyordu. Her bir sayfada benim büyüyüşümün gizli tanıklıkları vardı. “Bugün kızım ilk adımını atmış. Annemle parkta yürürken uzaktan gördüm. Yanına koşup sarılmamak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim.” “Bugün ilkokula başladı. Beyaz yakası ne kadar da yakışmış. Ona gizlice bir hediye paketi bıraktım okul kapısına.” “Liseyi birincilikle bitirdi. Salondaki en arka sırada oturup onu alkışladım. Kimse benim onun babası olduğumu bilmiyordu.” Yıllar boyunca, bir gölge gibi beni takip etmişti. Her doğum günümde bana gönderilen ama gönderen kısmı boş olan o isimsiz hediyelerin, üniversite bursumun arkasındaki gizli hayırseverin kim olduğu birdenbire açıklığa kavuşmuştu. Ben onu kimsesiz, çaresiz bir yaşlı adam sanırken; o benim hayatımın her anında, arkamda duran ama varlığını hissettiremeyen bir koruyucu melekti
- Son sayfaya geldiğimde yazının karakteri değişiyordu. Titrek ve zor yazılmış satırlar, onun huzurevine yatmadan önceki son günlerine aitti: “Kanser vücudumu sarıyor. Az zamanım kaldı. Annene verdiğim sözü bozmadan, kızımın gözlerinin içine son bir kez bakabilmek için ne yapabilirim? Onun bir huzurevinde gönüllü olduğunu öğrendim. Oraya gideceğim. Ama ona ‘Ben senin babanım’ diyemem. Beni reddetmesinden, geçmişin yüküyle onu incitmekten korkuyorum. Sadece kızı gibi davranmasını isteyeceğim. Bana son birkaç haftasında o sıcaklığını verirse, bu dünyadan huzurla göçebilirim.” Kutunun altındaki zarfı çıkardım. İçinde, Necati’nin yıllar boyunca biriktirdiği tüm mal varlığını, kurduğu mimarlık şirketinin hisselerini ve inşa ettiği küçük bir deniz kenarı evini bana devrettiğini gösteren yasal belgeler vardı. Ama hepsinden önemlisi, zarfın içinden çıkan küçük bir mektuptu: “Kızım… Avukatım sana ‘tuzağa düştün’ dediğinde belki benden nefret edeceksin. Evet, bu bir tuzaktı. Seni son kez kucağıma alabilmek, elini tutabilmek, sana ‘kızım’ diyebilmek için kurduğum sevgi dolu bir tuzak… Bana o altı hafta boyunca verdiğin mutluluğu, koskoca yirmi yılda yaşamadım. Sana babalık yapamadım ama sen bana evlatlığın en güzelini yaşattın. O deniz kenarındaki ev, ikimizin ayaklarımızın kuma değdiği o günün anısınadır. Beni bağışla.” Kutuyu göğsüme bastırıp saatlerce ağladım. Avukatın “tuzağına düşündün” derken ne demek istediğini şimdi çok iyi anlıyordum. Necati beni bir kurgunun içine çekmişti ama bu, acı vermek için değil, bir babanın evladına verebileceği en büyük, en koruyucu vedayı sunmak içindi. O akşam, kutuyu da yanıma alarak Necati ile birlikte gittiğimiz o deniz kenarına döndüm. Dalgalar kıyıya vururken, ayakkabılarımı çıkarıp kuma bastım. Rüzgar saçlarımı savururken içimdeki o yıllardır süren yetimlik hissinin yerini, derin bir kabulleniş ve sevgi kapladı. Anlamıştım ki; terk edilmiş değildim. Hiçbir zaman da yalnız kalmamıştım. Babam beni bir ömür boyu, kendi hayatını feda pahasına sevmiş ve korumuştu. Deniz rüzgarına karşı durup sessizce fısıldadım: “Seni affediyorum baba… Ve tuzağına düştüğüm için hayatımda ilk kez bu kadar mutluyum.”

