- “Hanımefendi, eşinizle ilgili bilmeniz gereken bir şey var. Size bugün söylenenler gerçeğin tamamı değil…” Doktorun bu sözleriyle olduğum yerde donup kaldım. Az önce on bir yıldır evli olduğum adam, uğruna geceler boyu çalıştığım, hastane koridorlarında sabahladığım, kusarken sırtını sıvazladığım, ateşi yükseldiğinde başında beklediğim kocam bana boşanmak istediğini söylemişti. Şimdi ise doktoru karşıma geçmiş, sanki yaşadığım şok yetmezmiş gibi başka bir gerçeğin daha kapısını aralıyordu. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordum. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki kendim bile zor duydum. Doktor Levent Bey, çevresine bakındı. Koridorda birkaç hasta yakını vardı. Beni odasına götürdü ve kapıyı kapattı. “Önce şunu bilmenizi isterim,” dedi. “Eşinizin sağlık durumuyla ilgili size söyleyebileceğim şeylerin sınırı var. Fakat az önce yaşadığınız durumdan sonra bazı şeyleri tamamen bilmeden buradan ayrılmanızın doğru olmayacağını düşünüyorum.” Kalbim daha hızlı atmaya başladı. “Bora gerçekten iyileşmedi mi?” Doktor hemen başını iki yana salladı. “Hayır. Kontrolleri gerçekten temiz. Şu an için hastalığa dair aktif bir bulgu yok.” Derin bir nefes aldım ama rahatlayamadım. “Öyleyse mesele ne?” Levent Bey masanın kenarına yaslandı. “Bora yaklaşık üç ay önce benden bazı şeyleri sizden saklamamı istedi.” Sanki biri göğsümün ortasına yumruk atmıştı.
- “Ne gibi şeyleri?” Doktor birkaç saniye sustu. “Bir kadın vardı.” İşte o an, bana boşanmak istediğini söylediği anda hissetmediğim şey içimde patladı. Öfke. Kıskançlık. İhanete uğramışlık. “Kim?” “Adını bilmiyorum,” dedi doktor. “Ama birkaç kez hastaneye geldi. Bora sizin gece vardiyasında olduğunuzu söylediği günlerde onunla görüşüyordu.” Sandalyenin koluna tutundum. Ben geceleri çalışıyordum. O günlerde eve sabaha karşı dönüyor, ayakkabılarımı çıkarmaya bile hâlim kalmadan mutfakta onun için çorba hazırlıyordum. Bora ise o saatlerde başka bir kadınla görüşüyordu. “Yani beni aldattı.” Doktor gözlerini kaçırdı. “Bunu kesin olarak söyleyemem. Ama mesele yalnızca o kadın değil.” “Daha ne olabilir?” Levent Bey masasındaki dosyalardan birini önüme koymadı, sadece üzerine elini bıraktı. “Bora, ilk tedaviye başladığında sigortanızın karşılamadığı masraflar için hastanenin sosyal destek birimine başvurmuştu. Sonra başvurusunu geri çekti.” “Evet,” dedim. “Çünkü ben fazladan vardiyalara kalmaya başladım.” “Hayır.” Başımı kaldırdım. “Ne?” “Başvuruyu geri çekmesinin nedeni siz değildiniz.” Boğazım düğümlendi. “Peki neydi?” “Masrafların bir kısmını başka biri ödedi.” Kadın. Bunu anlamak zor değildi. Doktor devam etti. “Son üç ayda Bora’nın tedaviyle ilgisi olmayan bazı özel görüşmeleri oldu. Bunların çoğu hastane dışında gerçekleşti. Fakat bir keresinde odasında tartıştıklarını duydum.” “Ne hakkında?” Levent Bey gözlerimin içine baktı. “Bora kadına, ‘İyileşir iyileşmez her şeyi bitireceğim. Bana biraz daha zaman ver,’ dedi.” İçimden bir şey koptu. Demek planı buydu. Ben onun yaşaması için uğraşırken o, iyileşir iyileşmez beni terk etmeyi planlıyordu. Ayağa kalktım. “Teşekkür ederim.” Doktor da ayağa kalktı. “Bir şey daha var.” Kapıya uzanan elim durdu. “Bora geçen hafta avukat istemiş.” Arkamı döndüm. “Boşanmak için mi?” “Bilmiyorum. Ama hastane sosyal hizmetlerine mal varlığıyla ilgili bazı belgeler getirilmesini istedi.” O anda beynimde küçük parçalar birleşmeye başladı. Son aylarda Bora sürekli evraklarla uğraşıyordu. Bana banka şifrelerini sormuştu. Evin tapusunun nerede olduğunu sormuştu. Ortak hesabımızdaki paranın ne kadar kaldığını birkaç kez kontrol etmişti. Ben bunların hepsini tedavi masrafları yüzünden yaptığını sanmıştım. Hastaneden çıktığımda hava kararmıştı. Bora telefonlarımı açmıyordu. Eve vardığımda gardırobun yarısı boştu. Birkaç gömleği, kişisel eşyaları ve eski seyahat çantası yoktu. Mutfak masasının üzerinde yalnızca bir zarf vardı. İçinden boşanma avukatının kartı çıktı. O gece ağlamadım. Belki de insanın canı belli bir noktadan sonra o kadar yanıyordu ki gözyaşları bile ne yapacağını bilemiyordu. Ertesi sabah bankayı aradım. Ortak hesabımızda neredeyse hiç para kalmamıştı. Bora, üç gün içinde paranın büyük bölümünü başka bir hesaba aktarmıştı. İşte o zaman korku yerini öfkeye bıraktı. Ben bir yıl boyunca hastane faturalarını ödeyebilmek için geceleri çalışmıştım. O ise iyileşeceği günü bekleyip paramızı almıştı. Hemen bir avukat tuttum. Avukatım Ceyda Hanım, belgeleri inceledikten sonra yüzüme baktı. “Bu iş sandığınızdan daha ciddi olabilir.” “Neden?” “Çünkü eşiniz yalnızca para çekmemiş. Geçen ay ortak evinizin üzerine kredi çekmeye çalışmış.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Benim imzam olmadan yapamaz.” “Yapamamış zaten. Ama başvurmuş.” Artık Bora’yı tanıyamıyordum. Üç gün sonra ondan mesaj geldi. “Konuşmamız gerek.” Bir kafede buluştuk. Karşımda oturan adam hastalık boyunca tanıdığım o kırılgan adam değildi. Üzerinde yeni bir ceket vardı. Saçları yeniden çıkmaya başlamıştı. Yüzü daha canlıydı. Ve masaya oturur oturmaz, “Boşanmayı zorlaştırma,” dedi. Gülümsedim. “Ben mi zorlaştırıyorum?” “İkimiz de yeni bir başlangıç yapabiliriz.” “Sen başlamışsın bile.” Yüzü değişti. “Doktor sana ne söyledi?” İşte bu soru her şeyi doğrulamıştı. “Demek söylemesinden korkuyordun.” Bora öne eğildi. “Sen anlamıyorsun.” “O zaman anlat.” Bir süre sustu. Sonra kadının adının Selma olduğunu söyledi. Tedavinin ilk aylarında hastanede tanışmışlardı. Selma’nın kardeşi de aynı serviste tedavi görüyormuş. “Bana kendimi hasta biri gibi hissettirmedi,” dedi Bora. Bu cümle içimi acıttı. “Ben sana ne hissettirdim?” “Sen sürekli ilaçları, randevuları, yemekleri konuşuyordun.” Bir an gerçekten ne duyduğuma inanamadım. “Çünkü kanserdin, Bora.” “Biliyorum.” “Ben sen yaşa diye çalıştım.” “Bunu inkâr etmiyorum.” “Geceleri fabrikada çalışıp sabah seni hastaneye getirdim.” “Biliyorum.” “Peki sen ne yaptın?” Başını eğdi. “Selma bana geleceği düşünmeyi öğretti.” Gözlerimi kapattım. Sonra sakin bir şekilde sordum. “Ortak hesaptaki para nerede?” Bora sustu. “Selma’ya mı verdin?” “Bir kısmıyla yeni bir ev için kapora verdik.” İşte o an içimde Bora için kalan son şey de öldü. Yalnızca evliliğimiz değil. Ona duyduğum saygı da bitmişti. Ayağa kalktım. Bora koluma dokunmaya çalıştı. “Elif, bekle.” Elimi çektim. “Benim adımı bir daha böyle söyleme.” “Her şeyi açıklayabilirim.” “Hayır.” İlk kez gözlerinin içine korkmadan baktım. “Bir yıl boyunca ölümden korktuğunu sandım. Meğer sen sadece benim yanımda kalmaktan korkuyormuşsun.” Oradan çıktım. Boşanma süreci kolay olmadı. Avukatım banka hareketlerini ortaya çıkardı. Bora’nın ortak hesaptan çektiği paranın önemli bölümü geri alındı. Ev üzerindeki girişimleri de mahkemede karşıma çıkınca aleyhine döndü. Ama beni asıl şaşırtan şey iki ay sonra oldu. Selma beni aradı. İlk başta telefonu kapatmak istedim. “Lütfen,” dedi. “Sadece iki dakika.” Dinledim. Bora ona benimle evliliğinin yıllardır bittiğini söylemişti. Benim onu terk ettiğimi, yalnızca hastalığı yüzünden aynı evde kaldığımı anlatmıştı. Selma gerçeği öğrendiğinde onu terk etmiş. “Parayı sana geri göndereceğim,” dedi. O an Selma’dan nefret edemediğimi fark ettim. Çünkü Bora yalnızca beni değil, onu da kandırmıştı. Altı ay sonra boşanmamız kesinleşti. Mahkeme salonundan çıktığımda yağmur yağıyordu. Bir yıl önce aynı yağmurun altında hastanenin kapısında Bora’nın tekerlekli sandalyesini arabaya taşımıştım. Şimdi yanımda kimse yoktu. Ama ilk kez yalnızlık beni korkutmuyordu. Telefonum çaldı. Arayan Doktor Levent’ti. “Nasıl olduğunuzu merak ettim,” dedi. “İyiyim.” Gerçekten de öyleydim. Bir süre konuştuktan sonra telefonu kapattım ve kaldırımda durdum. Aylar boyunca Bora’nın iyileşmesi için dua etmiştim. Sonunda dileğim kabul olmuştu. Ama o süreçte başka birinin de iyileşmeye ihtiyacı olduğunu fark etmemiştim. Benim. Bora kanseri yenmişti. Ben ise kendimi tükettiğim, sevgiyi fedakârlıkla karıştırdığım ve karşılığında sadakat beklemenin bile fazla görüldüğü bir hayattan kurtulmuştum. Bir yıl sonra gece vardiyalarını bıraktım. Kendime küçük bir ev tuttum. İlk kez tek başıma tatile çıktım. Ve bir sabah aynaya bakarken yüzümde yıllardır görmediğim bir ifade fark ettim. Huzur. Bora’nın bana verdiği söz hâlâ aklımdaydı: “Bunların hepsi bittiğinde sana borcumu ömrüm boyunca ödeyeceğim.” Sonunda anladım ki bazı borçlar parayla ödenmezdi. Bora bana borcunu hiç ödemedi. Ama giderken farkında olmadan bana çok daha değerli bir şey bıraktı: Kendi hayatımı yeniden seçme cesaretini. Ve o gün ilk kez şunu düşündüm: Onu iyileştirmek için bir yılımı vermiştim. Kendimi iyileştirmek içinse geri kalan ömrüm vardı.

