DOLAR
Alış: 47.31
Satış: 47.50
EURO
Alış: 54.44
Satış: 54.66
GBP
Alış: 63.50
Satış: 63.97
Evlatlık kızımın beni huzurevine götürdüğünü sandım
- “Evlatlık kızımın beni huzurevine götürdüğünü sandım. Ama arabanın durduğu yeri görünce, olduğum yerde kalakaldım.” Kocam Murat çok erken öldüğünde, kızı Elvan daha beş yaşındaydı. Annesini zaten hiç tanımamıştı. Murat da gidince, o küçücük kızın bütün dünyası benim ellerime kaldı. Ben onu hiçbir zaman “üvey” görmedim. Sabahları saçlarını taradım. Okula ben götürdüm. Ateşi çıktığında başında sabahladım. Gece korkup odama geldiğinde, “Gel kızım,” deyip yorganımın kenarını kaldırdım. Bayramlarda ona yeni elbise almak için kendi ayakkabımı erteledim. Üniversiteye gireceği yıl, temizliklere gittim, komşulara mantı açtım, eski altınlarımı bozdurdum. Yeter ki okusun, yeter ki benim gibi yarım kalmasın istedim. Ankara’nın Keçiören taraflarında küçücük bir evimiz vardı. Kışın camlardan soğuk girerdi. Yazın mutfak fırın gibi olurdu. Ama o evde Elvan büyüdü. İlk defterini, ilk okul çantasını, ilk ağlamasını, ilk başarısını o ev gördü. Şimdi Elvan otuz yaşında. İyi bir işi var. Kendi ayaklarının üzerinde duruyor. Herkes bana “Ne güzel yetiştirmişsin,” dediğinde içim gururla dolardı. Ama son zamanlarda değişmişti. Telefonu elinden düşmüyordu. Eve geç geliyor, benimle eskisi kadar konuşmuyordu. Bazen göz göze gelmekten kaçınıyordu. Çay koyduğumda “Sonra içerim anne,” deyip odasına kapanıyordu. Önce iş stresi sandım. Sonra başka bir şey olduğunu hissettim. İnsan yaşlanınca, evin içindeki küçük sessizlikleri bile büyütüyor. Bir tabak fazla kirlettim mi, yavaş yürüdüm mü, aynı şeyi ikinci kez sordum mu diye kendine kızmaya başlıyorsun. Belki de yoruldu benden, dedim. Belki artık yaşlı bir kadına bakmak ağır geliyor. Belki de ben onun hayatında yük oldum. Bu düşünceler insanın içini sessizce kemiriyor. Bir akşam Elvan eve geldi. Kapıyı her zamanki gibi hızlı açmadı. Anahtarlarını masanın üzerine bıraktı. Üzerinde gri bir kaban vardı, saçları dağınıktı. Yüzü yorgundu ama kararını vermiş birinin sertliği vardı gözlerinde. “Mama,” dedi. Bana hâlâ bazen çocukken söylediği gibi “mama” derdi. Başımı kaldırdım. “Ne oldu kızım?” “Eşyalarını hazırla. Şimdilik sadece gerekli olanları al.” Elimdeki örgü dizlerime düştü. “Ne… ne diyorsun Elvan? Nereye gidiyoruz?” Cevap vermedi. Doğrudan odama geçti. Eski valizi dolabın üstünden indirdi. İçine birkaç hırkamı, ilaçlarımı, geceliğimi, terliklerimi koymaya başladı. Ben kapının eşiğinde öylece kaldım. Sanki ayaklarım yere çakılmıştı. “Neden cevap vermiyorsun?” dedim, sesim titreyerek. “Kızım, beni nereye götürüyorsun?” Elvan sadece valizin fermuarını kapattı. “Yolda konuşuruz.” Yolda konuşuruz. Bu iki kelime içimi buz gibi yaptı. Yaşlanınca insan bazı kelimelerden korkmaya başlıyor. “Bir süreliğine.” “Senin için daha iyi olacak.” “Orada sana bakarlar.” “Biz seni sık sık ziyaret ederiz.” Bunların hepsi aynı kapıya çıkıyormuş gibi gelir. Huzurevi. O kelimeyi içimden bile söyleyemedim. Benim Elvan’ım bunu yapar mıydı? Yapmazdı, dedim. Sonra son günlerdeki soğukluğunu düşündüm. Telefon konuşmalarını. Benden sakladığı evrakları. Banka mesajlarını görünce ekranını kapatışını. Belki yapardı. Belki ben, onu büyütürken kendi sonumu da hazırlamıştım. Arabanın arka koltuğuna oturdum. Elvan valizi bagaja koydu. Gece çökmüştü. Ankara’nın sarı sokak lambaları camdan kayıp gidiyordu. Bildiğim caddeler bir bir geride kaldı. Mahalle fırını. Eczane. Murat’la yıllar önce el ele geçtiğimiz park. Elvan’ın çocukken düştüğü kaldırım. Hepsi gözümün önünden film gibi aktı. Ben başımı cama çevirdim. Ağladığımı görmesin istedim. Ama gözyaşı yaşlı insanda daha sessiz akıyor. Kimse fark etmese de insanın içini daha çok yakıyor. Yol boyunca tek bir soru içimde dönüp durdu: Bunca yıl boşuna mıydı? Onu büyütürken kendi hayatımı ertelemem, onun önüne tabağın en güzel yerini koymam, hastayken başında sabahlamam, üniversite harcını tamamlamak için gece yarısı perde dikmem… Hepsi sonunda bir valize mi sığacaktı? Araba şehir merkezinden uzaklaştı. Binalar azaldı. Yol kenarında boş araziler, yeni yapılan siteler, karanlıkta seçilen bahçe duvarları belirdi. Camın aralığından içeri serin gece havası girdi. Islak toprak kokusu vardı. Elvan direksiyona sıkı sıkı tutunuyordu. Ben dayanamadım. “Kızım,” dedim. “Eğer beni bir yere bırakacaksan… hiç olmazsa açık açık söyle.” Direksiyondaki elleri bir an kasıldı. “Anne…” “Ben darılmam,” dedim, ama sesim çoktan kırılmıştı. “Yani darılırım belki. Ama anlamaya çalışırım. Senin de hayatın var. Gençsin. Ben yavaşladım. Hastalıklarım var. Bazen unutuyorum. Belki sana yük oldum…” Elvan hiçbir şey söylemedi. Bu sessizlik cevaptan daha ağırdı. Yüzümü tekrar cama çevirdim. İçimden Murat’a seslendim: “Görüyor musun? Kızımız büyüdü. Belki artık bana ihtiyacı kalmadı.” Araba sonunda ana yoldan ayrıldı. Ağaçlı, dar bir yola girdi. Farların ışığında demir bir kapı göründü. Kalbim hızlandı. İşte dedim. Burası. Beni burada bırakacak. Kapının yanında büyük bir tabela vardı ama gözlerim yaşla dolduğu için ilk anda okuyamadım. Araba yavaşladı. Kapı otomatik açıldı. İçeride geniş bir bahçe vardı. Işıkları yanan iki katlı güzel bir bina. Pencerelerde sıcak sarı ışıklar. Girişte çiçekler. Ama huzurevine benzemiyordu. Yine de içim rahatlamadı. Belki lüks bir yerdi. Parası iyi olanların yaşlılarını bıraktığı türden. Elvan arabayı durdurdu. Motoru kapattı. Ben hâlâ kapıyı açamadım. O indi, benim tarafıma geldi. Kapıyı açtı. Elini uzattı. “Hadi anne.” Bacağım titreyerek indim. Valizimi o aldı. Giriş kapısına doğru yürürken tabelayı bu kez net gördüm. Üzerinde büyük harflerle yazıyordu: “Gülbahar Kadın Yaşam ve Eğitim Evi” Kaşlarımı çattım. “Burası… huzurevi değil mi?” Elvan bana baktı. Gözleri dolmuştu ama gülümsedi. “Hayır anne.” Tam o sırada kapı açıldı. İçeriden alkış sesi yükseldi. Bir grup kadın, genç kızlar, birkaç çocuk ve tanımadığım insanlar ayakta duruyordu. Kapının hemen yanında büyük bir kurdele vardı. Üzerinde çiçeklerle süslenmiş bir pano asılıydı. Pano üzerindeki yazıyı okuyunca dizlerimin bağı çözüldü: “Gülbahar Kadın Yaşam ve Eğitim Evi — Kurucusu: Gülbahar Demir” Gülbahar. Benim adım. Elvan elimi tuttu. “Burası senin anne,” dedi fısıldayarak. “Seni bırakmaya değil… sana yıllardır hak ettiğin şeyi göstermeye getirdim.” Ben konuşamadım. Çünkü yıllardır yük olduğumu sandığım kızım, meğer gizlice benim adımla bir yer kurmuştu. Ama daha ne olduğunu anlayamadan, içeriden yaşlı bir kadın bana doğru yürüdü. Yüzünü ilk anda tanıyamadım. Sonra kalbim sıkıştı. Bu kadın, yıllar önce evimize ağlayarak gelen, kocasından kaçan komşumuz Sevim’di. Ben onu bir gece gizlice içeri almış, Elvan’ın odasında saklamış, sabaha kadar başında beklemiştim. Sevim ellerimi tuttu. “Sen olmasaydın ben yaşamazdım Gülbahar,” dedi. Arkasından başka kadınlar geldi. Biri, yıllar önce okula gönderilmesi için Elvan’ın eski kitaplarını verdiğim küçük kızdı. Biri, eşinden şiddet gördüğünde karakola birlikte gittiğim mahalle kadınıydı. Biri, üniversite harcını tamamlasın diye kimseye söylemeden para verdiğim komşu kızıydı. Ben onları unutmuştum. Ya da unutmuştum sanıyordum. Ama onlar beni unutmamıştı. Elvan kulağıma eğildi. “Ben son aylarda senden uzak değildim anne,” dedi. “Bunu hazırlıyordum. Herkese ulaştım. Senin dokunduğun kadınları buldum. Senin yıllarca sessizce yaptığın iyilikleri bir eve dönüştürmek istedim.” Gözlerimden yaşlar aktı. “Elvan…” “Sen beni büyüttün,” dedi. “Ama sadece beni değil. Bu mahallede kaç kadını, kaç çocuğu fark etmeden ayağa kaldırdın. Ben de senin adını bir kapıya yazdırmak istedim.” Devam kancası O an kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Ama içimde hâlâ anlamadığım bir şey vardı. “Peki valiz?” diye sordum. “Neden bana sadece gerekli eşyalarını al dedin?” Elvan bir an sustu. Gözlerini benden kaçırdı. Sonra girişteki kalabalığın arkasında duran bir dosyayı eline aldı. “Çünkü bu gece sadece açılış için gelmedik anne,” dedi. Sesindeki titreme bu kez mutluluktan değildi. “Evde kalman artık güvenli değil.” İçimdeki sıcaklık bir anda buz kesti. “Ne demek güvenli değil?” Elvan dosyayı bana uzattı. İçinde benim imzamı taklit ederek yapılmış belgeler vardı.
- Dosyayı ellerim titreyerek açtım. İlk sayfadaki imzaya baktığım anda nefesim kesildi. İmza bana aitti. Ya da öyle görünüyordu. Ama değildi. Yıllardır aynı imzayı attığım için en küçük ayrıntısını bile tanıyordum. Harflerin eğimi, son çizginin uzayışı, kalemin bastığı yerler… Birisi benim imzamı taklit etmişti. “Bu da ne?” diye fısıldadım. Elvan derin bir nefes aldı. “Üç ay önce başladı anne.” “Ne başladı?” “Birileri evi üzerine geçirmek istemiş.” Dizlerimin bağı çözüldü. “Nasıl yani?” Elvan dosyadaki diğer evrakları gösterdi. Sahte vekaletnameler. Tapu işlemleri. Banka başvuruları. Hepsinde benim adım vardı. Ama hiçbirinden haberim yoktu. “Kim yaptı bunu?” dedim. Elvan cevap vermeden önce gözleri doldu. “Dayım.” Murat’ın yıllardır görüşmediğimiz kardeşi Nihat. Onu en son cenazede görmüştüm. Sonrasında birkaç kez para istemiş, vermeyince de ortadan kaybolmuştu. Meğer kaybolmamış. Sessizce bekliyormuş. Yaşlandığımı, yalnız kaldığımı, hatırlama sorunları yaşadığımı duyunca fırsat kollamış. Bir emlakçıyla anlaşmış. Sahte belgeler hazırlatmış. Evin satış işlemlerini başlatmaya çalışmış. Benim ise hiçbir şeyden haberim yokmuş. Başımı ellerimin arasına aldım. “O yüzden mi son zamanlarda sürekli bir yerlere gidiyordun?” Elvan başını salladı. “Avukatlarla görüştüm. Savcılığa gittim. İmzaları incelettim. Seni korkutmak istemedim.” O an kızımın son aylardaki bütün sessizlikleri anlam kazandı. Benden uzaklaşmıyordu. Beni koruyordu. Hem de ben onun beni terk edeceğini düşünürken. Gözyaşlarımı tutamadım. “Ben sana ne kadar haksızlık etmişim.” Elvan sarıldı bana. Çocukken korktuğunda nasıl bana sığınıyorsa, şimdi ben ona sığınıyordum. “Hayır anne,” dedi. “Sen sadece korktun.” O sırada salondaki kadınlar yanımıza geldi. Sevim elini omzuma koydu. “Artık yalnız değilsin.” Başka bir kadın konuştu. “Yıllarca sen bizim yanımızda oldun.” Bir diğeri ekledi: “Şimdi sıra bizde.” O gece açılış töreni bittiğinde, bahçeye çıktım. Gökyüzünde yıldızlar vardı. Rüzgâr hafif hafif esiyordu. Binanın girişindeki tabelaya tekrar baktım. “Gülbahar Kadın Yaşam ve Eğitim Evi.” Hayatım boyunca büyük işler yaptığımı hiç düşünmemiştim. Ben sadece elimden geldiğince insanlara yardım etmiştim. Bir tabak yemek. Bir gece sığınacak oda. Bir harçlık. Bir omuz. Bir dua… Meğer insanın bıraktığı iz, sandığından çok daha büyük oluyormuş. Elvan yanıma geldi. Koluma girdi. “Ne düşünüyorsun anne?” Gözlerimi tabeladan ayırmadan gülümsedim. “Murat beni şimdi görseydi çok gurur duyardı.” Elvan da gökyüzüne baktı. “Bence görüyor.” İkimiz de bir süre sessiz kaldık. Sonra ilk kez aylar sonra içimde gerçek bir huzur hissettim. Çünkü anladım ki… İnsan yaşlanınca değerini kaybetmiyormuş. Sadece yıllarca ektiği iyiliklerin çiçek açtığını görmeye biraz daha yaklaşıyormuş.
Benzer Galeriler
-
Eve Erken Döndüğümde Kızımı Merdivenlerde Ağlarken Buldum… Kayınvalidemin Hazırladığı “Özel Yemek” Ailemizin Hayatını Değiştirdi
-
Eve İki Gün Erken Döndüm… Hamile Eşimi Soğuk Yemekle Bodrumda Bulunca Ailemin Kurduğu Plan Ortaya Çıktı
-
Kızımın Doğum Gününde Bana İftira Attılar… Bodruma Kilitledikleri Kadının Gerçek Kimliğini Öğrendiklerinde Her Şey İçin Çok Geçti
-
Üç Yıl Boyunca Kendi Evimde Esir Gibi Yaşadım… Fırtınalı Bir Gecede Kaçınca Kocamın Kurduğu Bütün Düzen Ortaya Çıktı
-
Düğün Günü Hastaneye Kaldırıldım… Kayınvalidemin Davranışı Ailemizi Sonsuza Kadar Değiştirdi
-
20. Evlilik Yıl Dönümümüzde Kocamın Her Sabah Gizlice Kaybolduğunu Fark Ettim… Gerçeği Öğrendiğimde Gözyaşlarımı Tutamadım


