- Ellerim titriyor şu an. Bunu yazarken midem bulanıyor. 💔 Yedi yıl boyunca kocamın bana yaptığı şeyi öğrendiğimde, bacaklarım kesildi ve tuvaletdeki duvara tutunarak ayakta kalmaya çalıştım. Adım Elif. Otuz dört yaşındayım. İstanbul’da büyük bir hastanenin hemşiresiyim. Ve yedi yıl boyunca kocam Kerem’in bana her Cuma gecesi yaptığı şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Bilmiyordum. Hiç sormadım. Çünkü ona güveniyordum. Çünkü o benim hayatımda tanıdığım en nazik, en kibar, en düşünceli erkekti. Her Cuma gecesi saat dokuzda banyoyu hazırlardı benim için. Sıcak su. Lavanta yağı. Havluları önceden ısıtırdı. Sonra beni yatağa yatırır ve “kalça kemiklerin hafif kaymış, sana düzelteceğim” derdi. Ben de gözlerimi kapatır, ona teslim olurdum. Yedi yıl. Her Cuma. Tek bir hafta bile atlamadan. Ve ben aptal gibi bunun aşk olduğunu düşündüm. Kerem’le tanışmamız bir akraba düğününde oldu. Ankara’dan İstanbul’a yeni taşınmıştım. Kimsem yoktu. O gece düğün salonunda tek başıma oturuyordum. Masada yalnız bir tabak baklava ve bir bardak çay vardı. Kerem yanıma geldi. “Tek başına mı geldin?” Sesi yumuşaktı. Gözleri sıcaktı. Ve o andan itibaren hayatımın her santimetresine girdi. İlk ayda bana her gün mesaj attı. İkinci ayda ailesine tanıştırdı. Üçüncü ayda nişan yüzüğünü çıkardı. Altıncı ayda nikah masasındaydık. Herkes “ne kadar şanslısın” dedi. Annem ağlayarak “kızım, altın gibi adam buldun” dedi. Kayınvalidem Hacer Hanım ilk günden beni kucakladı. “Sen artık benim kızımsın” dedi. Ve ben inandım. Hepsine inandım. Evliliğimizin ikinci ayıydı. Bir akşam eve geldiğimde Kerem masanın üstüne bir kitap koymuştu. “Kemik ve Eklem Sağlığı — Evde Yapılabilecek Düzeltmeler.” “Bu ne?” dedim. “Elif, sen bütün gün hastanede ayakta duruyorsun.” “Kalça kemiklerin yavaş yavaş kayıyor olabilir.” “Ben biraz araştırdım.” “Sana yardım etmek istiyorum.” Yüzündeki ifade öyle samimiydi ki… Öyle endişeliydi ki… İçim eridi. “Tamam” dedim. “Güveniyorum sana.” O gece ilk kez yaptı. Beni yatağa yatırdı. Dizlerimi bükmemi söyledi. Bacaklarımı hafif açmamı istedi. Ellerini belime ve kalça kemiğimin üstüne koydu. “Rahatla” dedi. “Her şeyi bana bırak.” Yavaşça bastırdı. Belli bir noktayı bulana kadar parmaklarıyla yokladı. Sonra hafif bir “çıt” sesi duyuldu. Hiç acımadı. Aksine tuhaf bir rahatlama hissettim. “Oldu” dedi. “Nasıl hissediyorsun?” “İyi” dedim. “Çok iyi.” Gülümsedi. Öyle bir gülümseme ki… Şimdi düşündükçe midem bulanıyor. O geceden sonra her Cuma tekrarladı. Her seferinde aynı ritüel: Sıcak banyo. Lavanta kokusu. Yumuşak müzik. Sonra yatak. Sonra elleri. Sonra o “çıt” sesi. Ve ben her seferinde “ne kadar şanslıyım” diye düşündüm. Kayınvalidem Hacer Hanım da bu işe çok destek oluyordu. Aslında fazlasıyla destek oluyordu. Her Cuma gecesi kapıyı çalmadan odamıza girerdi. Elinde mutlaka bir şey olurdu. Bazen kemik suyu çorbası. Bazen hurmalı süt. Bazen şifalı bitki çayı. “İç kızım” derdi. “Kemiklerin güçlensin.” Ve her seferinde gözleri benim kalça bölgeme kayardı. Dikkatle bakardı. Sonra memnun bir şekilde başını sallardı. “Maşallah” derdi. “Kalçaların güzelce açılmış.” “Böyle devam edin.” “İnşallah yakında torun müjdesi alırız.” Ben utanırdım. Yüzüm kızarırdı. Ama Kerem gülümserdi. Öyle bir tatmin ifadesiyle gülümserdi ki… O gülümsemenin anlamını yedi yıl sonra öğrenecektim. Hacer Hanım’ın bazı davranışları beni rahatsız etse de hiç sesimi çıkarmadım. Çünkü Türk gelini olmak buydu. Kayınvalidene saygı göstereceksin. Kocana güveneceksin. Aile büyüklerinin sözünden çıkmayacaksın. Ben de çıkmadım. Yedi yıl boyunca. Her Cuma gecesi aynı ritüeli yaşadım. Ve her Cuma gecesi kendimi dünyanın en şanslı kadını sandım. Ta ki o gece gelene kadar. Cumartesi günüydü. Üniversiteden eski sınıf arkadaşlarımla buluşma vardı. İstanbul Boğazı’na bakan bir restoranda. Kerem beni arabayla kapıya kadar bıraktı. Ceketimin yakasını düzeltti. Alnımdan öptü. “Çok geç kalma, gelip alırım seni.” “Tamam canım.” Yanağından öptüm. İçeri girdim. Restoran çok kalabalıktı. Eski arkadaşlar sarılıyor, çığlık atıyor, kahkaha atıyordu. Ve orada gördüm onu. Selin. Üniversitenin en yakın arkadaşım. Şimdi İstanbul’un en büyük hastanesinde ortopedi bölümünün başkan yardımcısı. Türkiye’nin en genç ortopedi uzmanlarından biri. “Elif!” Beni görünce koşarak geldi. Sımsıkı sarıldı. “Seni özledim be!” “Ben de” dedim. “Evlendikten sonra kaybolmuşsun!” “Biliyorum, Kerem’le çok meşgulüz.” Masaya oturduk. Rakılar açıldı. Mezeler geldi. Herkes birbirinin hayatını anlatıyordu. Kocalar, çocuklar, kariyer. Sıra bana geldi. “Elif, anlat bakalım! Kerem nasıl?” “Kerem harika” dedim. “Herkesin hayalindeki koca.” Gülüyordum. Gerçekten gülüyordum. “Hatta biliyor musunuz” dedim, seslerin arasından. “Kerem kemik düzeltme bile biliyor.” Masadakiler şaşırdı. “Ne?” “Evet! Kalça kemiklerim hafif kaymış diye her Cuma gecesi bana düzeltme yapıyor.” Gururla anlattım. Banyoyu nasıl hazırladığını. Beni yatağa nasıl yatırdığını. Ellerini nereye koyduğunu. Nasıl yavaşça bastırdığını. O “çıt” sesini. “Yedi yıldır yapıyor” dedim. “Belim artık hiç ağrımıyor.” “Muhteşem bir adam.” Masadakiler hayranlıkla bağırdı: “Allah, ne koca!” “Ben böyle adam bulsam başımın üstüne koyarım!” “Elif çok şanslısın ya!” Herkes beni kıskanıyordu. Ben de mutluluktan uçuyordum. Ama Selin… Selin hiç gülmüyordu. Yüzündeki renk saniye saniye çekiliyordu. Çatalı masanın üstünde durdu. Gözlerini kısarak bana baktı. “Elif.” Sesi değişmişti. Tamamen değişmişti. “Ne oldu?” dedim. “Bana tam olarak anlat.” “Ellerini nereye koyuyor?” “Nasıl bir kuvvet uyguluyor?” “O ses tam olarak nereden geliyor?” İçimde bir şey buz gibi oldu. Bilmiyorum neden. Ama Selin’in o bakışı… O bakış bir doktorun bakışıydı. Bir arkadaşın bakışı değil. “Belime ve kalça kemiğimin üstüne” dedim. “Kuvvet hafif.” “Ses… kalçamın ortasından geliyor galiba.” Selin’in yüzü bembeyaz oldu. Dudakları titredi. Elindeki çatal yere düştü. Çınnn. Herkes döndü baktı. Ama Selin sadece bana bakıyordu. Ve o bakışta hem korku vardı. Hem acıma. Hem de öfke. Birden ayağa kalktı. Bileğimi tuttu. Eli buz gibiydi. Ve titriyordu. “Benimle gel” dedi. “Şimdi.” Beni masadan kaldırdı. Restoranın tuvaletine doğru sürükledi. Arkamızdan “ne oluyor?” sesleri geliyordu ama Selin duymadı bile. Tuvalete girdik. Kapıyı kilitledi. Bana döndü. Ve yüzündeki ifade… Hayatım boyunca unutamayacağım o ifade… “Elif” dedi. Sesi titriyordu. “Kalça kemiklerinin kayması diye bir şey…” “O şekilde düzeltilmez.” “Hiçbir fizyoterapist, hiçbir ortopedist, hiçbir doktor…” “O anlattığın hareketi yapmaz.” Dünya durdu. “Ne… ne demek istiyorsun?” dedim. Sesim çıkmıyordu. “Elif, dinle beni.” Selin omuzlarımdan tuttu. “O anlattığın pozisyon, o el yerleşimi, o baskı…” “Bunlar kemik düzeltme değil.” Nefesim kesildi. “O zaman ne?” diye fısıldadım. Selin gözlerinin içine baktı. Ve söylediği cümle beni duvara yapıştırdı. Bacaklarım kesildi. Yere çöktüm. Selin’in sözleri kulaklarımda çınlıyordu. “Elif, kocan sana kemik düzeltme yapmıyor.” “O hareketler… kalça kemiklerini genişletme hareketleri.” “Doğum öncesi hazırlık tekniği.” “Yani kocan yedi yıldır senin bedenini hamilelık için hazırlıyor.” “Ve sen farkında bile değilsin.” Tuvaletin soğuk fayanslarının üstüne çökmüştüm. Dizlerimi göğsüme çektim. Titriyordum. “Bu… bu mümkün değil” dedim. “Kerem öyle biri değil.” “O beni seviyor.” Selin yere çömeldi karşıma. Ellerimi tuttu. “Elif, ben bu alanda on yıldır çalışıyorum.” “Anlattığın her detayı biliyorum.” “El pozisyonu, baskı noktası, o çıt sesi…” “Bunlar sakroiliak eklemi zorlamak için yapılıyor.” “Yani pelvik kemiklerini açmak için.” “Ve bunu haftada bir, yedi yıl boyunca yaparsan…” Durdu. Yüzünü çevirdi. Sanki söyleyeceği şey onu da hasta ediyordu. “Ne olur?” diye bağırdım. “Söyle!” “Pelvik taban kasların zayıflar.” “Kemik yapın kalıcı olarak değişir.” “Ve en önemlisi…” “Bunu bilinçli yapıyorlar.” “Bilinçli.” “Biri sana öğretmeden bu hareketleri bilemezsin.” İçimde bir şey kırıldı. Cam gibi. Paramparça. “Biri mi?” dedim. “Kim öğretmiş olabilir?” Ve o anda aklıma geldi. Hacer Hanım. Kayınvalidem. Her Cuma gecesi odamıza girmesi. Kalçalarıma bakması. “Maşallah, güzelce açılmış” demesi. “Torun müjdesi yakındır” demesi. O kemik suyu çorbaları. O bitkisel çaylar. O hurmalı sütler. Her şey birbirine bağlandı. Bir puzzle gibi. Ve tamamlanan resim o kadar korkunçtu ki kusacak gibi oldum. “Selin” dedim. “Kayınvalidem…” “Her Cuma gelip bakıyor.” “Kalçalarıma bakıyor.” “Memnun kalınca gülüyor.” Selin’in gözleri fal taşı gibi açıldı. “Allah kahretsin” dedi. “Bu bir aile projesi.” “Elif, seni dinle.” “Bu sadece kocanın işi değil.” “Kayınvaliden de biliyor.” “Belki de fikir ondan çıkıyor.” Midem bulandı. Gerçekten bulandı. Tuvaletin lavabosuna koştum. Kustum. Selin arkamdan geldi. Sırtımı sıvazladı. “Sakin ol” dedi. Ama kendi sesi de titriyordu. “Elif, sana bir şey daha söylemem lazım.” Lavaboya tutunarak doğruldum. Aynada kendime baktım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Yüzüm bembeyazdı. “Bu teknik” dedi Selin. “İnternetten öğrenilecek bir şey değil.” “Bunu ya bir fizyoterapist öğretir, ya ebe, ya da…” “Eskiden köylerde yaşlı kadınlar yapardı.” “Gelinlerin ‘kalçalarını açmak’ için.” “Çoğu zaman gelinin haberi bile olmazdı.” “Koca yapar, kayınvalide kontrol ederdi.” Dünya başıma yıkıldı. “Yani Kerem…” “Yedi yıldır…” “Benim haberim olmadan…” “Bedenimi değiştiriyordu?” “Ve annesi bunu kontrol ediyordu?” Selin başını salladı. “Ve daha kötüsü var.” “Ne?” “O bitkisel çaylar, kemik suyu çorbaları…” “Bunların içine doğurganlığı artıran bitkiler konmuş olabilir.” “Elif, sana ilaç veriyorlar.” “Haberin olmadan.” Bacaklarım tutmadı. Yere düştüm. Selin beni tutmaya çalıştı ama ben zaten çökmüştüm. Tuvaletin zemininde oturmuş, titreyerek ağlıyordum. Yedi yıl. Yedi yıl boyunca ben mutlu bir evliliğim var sanıyordum. Yedi yıl boyunca kocam beni tedavi ediyor sanıyordum. Yedi yıl boyunca kayınvalidem beni kızı gibi seviyorum sanıyordum. Ama gerçek? Gerçek şuydu: Ben bir deney faresiydim. Bir üreme projesiydim. Ve en acı kısmı? Yedi yılda hamile kalamamıştım. Ve her ay reglim geldiğinde Hacer Hanım’ın yüzündeki hayal kırıklığını hatırladım. O yüz ifadesi… Şimdi her şeyi açıklıyordu. Selin beni yerden kaldırdı. Yüzümü yıkadı. “Elif, beni dinle” dedi. “Ağlamayı bırak ve dinle.” “Şimdi ne yapmam lazım?” dedim. “Önce hastaneye gel.” “Pelvik kemiklerini kontrol etmem lazım.” “Kalıcı hasar olup olmadığını görmem lazım.” “Sonra karar verirsin.” “Ama bir şeyi bil:” “Eve gidip hiçbir şey belli etme.” “Kerem’e bir şey söyleme.” “Hacer Hanım’a da.” “Önce kanıt topla.” “Sonra hesabını sor.” Başımı salladım. Gözlerimi sildim. Aynaya baktım. Orada gördüğüm kadın… Beş dakika önceki kadın değildi. Beş dakika önce dünyanın en şanslı kadınıydım. Şimdi? Şimdi yedi yıldır aldatılmış, kullanılmış, bedeni habersiz değiştirilmiş bir kadındım. Ve içimde bir ateş yanmaya başlamıştı. Restorandan çıktım. Kerem arabanın yanında bekliyordu. Gülümsedi. “Nasıldı buluşma?” “Güzeldi” dedim. Sesim titremesin diye dudaklarımı ısırdım. “İyi misin?” dedi. “Yüzün biraz solgun.” “İyiyim” dedim. “Biraz yoruldum.” Arabaya bindim. Kerem elimi tuttu. “Yarın Cuma” dedi. “Sana güzel bir banyo hazırlayacağım.” İçim bulandı. Ama gülümsedim. “Tamam canım” dedim. Ve o an içimden bir şey yemin etti: Bu Cuma son Cuman olacak, Kerem. Pazartesi günü hastaneye gittim. Selin beni muayene etti. Sonuçlar geldiğinde Selin’in elleri titriyordu. “Elif” dedi. “Pelvik kemiklerin normalden 2.3 santimetre daha açık.” “Bu doğal değil.” “Yedi yıllık sistematik baskının sonucu.” “Ve pelvik taban kasların ciddi şekilde zayıflamış.” “İdrar kaçırma, kronik bel ağrısı, cinsel fonksiyon bozukluğu…” “Bunların hepsi ileride seni bekliyor.”
- Raporu elime aldım. Satır satır okudum. Her satır bir bıçak darbesi gibiydi. “Selin” dedim. “Bu rapora dayanarak dava açabilir miyim?” Selin gülümsedi. İlk kez o gün gülümsedi. “Tabii ki” dedi. “Bu, bilgilendirilmiş onam olmadan yapılmış tıbbi müdahale.” “Vücut bütünlüğünün ihlali.” “Ve eğer o çayların içinde bir şey varsa…” “O da ayrı bir suç.” O hafta boyunca planımı yaptım. Salı günü bir avukata gittim. Çarşamba günü Hacer Hanım’ın bana verdiği bitkisel çaylardan bir poşet sakladım. Laboratuvara gönderdim. Perşembe günü Kerem’in odasındaki kitaplığı karıştırdım. Ve buldum. Üç tane kitap. “Pelvik Genişletme Teknikleri.” “Doğum Öncesi Beden Hazırlığı.” “Geleneksel Anadolu Ebelik Uygulamaları.” Hepsinin altı çizilmişti. Notlar alınmıştı. Ve en korkuncu? Notların bir kısmı Hacer Hanım’ın el yazısıydı. Fotoğraflarını çektim. Hepsini. Cuma geldi. Saat dokuz. Kerem banyoyu hazırlamıştı. Lavanta kokusu bütün evi sarmıştı. “Hazır mısın canım?” dedi. “Hazırım” dedim. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer gözlerimi kapatmayacaktım. Bu sefer “güveniyorum sana” demeyecektim. Bu sefer Elif, senin son Cuma gecen olacak bu evde. Yatağa uzandım. Kerem ellerini belime koydu. “Rahatla” dedi. “Her şeyi bana bırak.” Ve ben o an… Elini ittim. Doğruldum. Gözlerinin içine baktım. “Kerem” dedim. “Bana bir şey açıklamanı istiyorum.” Yüzündeki gülümseme bir an dondu. “Ne oldu?” “Pelvik kemik genişletme ne demek?” Sessizlik. Üç saniye. Beş saniye. On saniye. Kerem’in yüzünden kan çekildi. “Ne… neden soruyorsun?” “Cevap ver” dedim. “Yedi yıldır bana ne yapıyorsun?” “Elif, sen yanlış anlıyorsun—” “YANLIŞMI ANLIYORUM?” Bağırdım. Hayatımda ilk kez Kerem’e bağırdım. “Kitapları buldum Kerem.” “Annenin el yazılarını buldum.” “Çayları laboratuvara gönderdim.” “Ve Selin pelvik kemiklerimi ölçtü.” “2.3 SANTİMETRE KEREM.” “BENİM KEMİKLERİMİ DEĞİŞTİRMİŞSİN.” Kerem’in yüzü… Hayatımda gördüğüm en korkunç yüz ifadesiydi. Suçluluk değildi. Pişmanlık değildi. Yakalanmanın şokuydu. O an kapı açıldı. Hacer Hanım. Tabii ki. Her Cuma gelirdi ya. “Ne oluyor burada?” dedi. “Neden bağırıyorsunuz?” “SİZ” dedim. “SİZ DE BİLİYORDUNUZ.” Hacer Hanım’ın gözleri bir an irileşti. Sonra… toparlandı. Soğukkanlı bir şekilde. “Elif, kızım” dedi. “Biz senin iyiliğin için—” “İYİLİĞİM Mİ?” “BENİM HABERİM OLMADAN BEDENİMİ DEĞİŞTİRDİNİZ.” “BENİ BİR DAMIZLIK GİBİ HAZIRLADINIZ.” “VE BUNA İYİLİK Mİ DİYORSUNUZ?” Hacer Hanım sustu. Kerem sustu. Ev sustu. Sadece benim nefes alma sesim duyuluyordu. “Yarın sabah” dedim. “Avukatım gelecek.” “Boşanma davası ve vücut bütünlüğü ihlali davası.” “İkiniz için de.” Kerem dizlerinin üstüne çöktü. “Elif, lütfen—” “DOKUNMA BANA.” Odadan çıktım. Bavulumu aldım. Kapıdan çıkarken Hacer Hanım’ın ağladığını duydum. Ama artık umurumda değildi. Yedi yıl boyunca ben de ağlamışsam… Bunu bile bilmeden ağlamışsam… Artık sıra onlardaydı. Hacer Hanım’ın evinden çıktığım gece Selin’in evine gittim. Selin kapıyı açtığında yüzüme baktı ve hiçbir şey sormadı. Sadece kollarını açtı. Ve ben o kolların arasında yıkıldım. O gece sabaha kadar ağladım. Uyumadım. Uyuyamadım. Her gözümü kapattığımda Kerem’in ellerini hissediyordum belimde. “Rahatla, her şeyi bana bırak” cümlesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ve o cümle artık sevgi değildi. İhanet kokuyordu. Ertesi hafta laboratuvar sonuçları geldi. Hacer Hanım’ın bitkisel çaylarının içinde ne vardı biliyor musunuz? Çörekotu yağı. Keçiboynuzu özütü. Kırmızı yonca. Ve düşük dozda vitex agnus-castus — yani hayıt bitkisi. Hepsi doğurganlığı artırmak için kullanılan maddeler. Hiçbirini bana söylememişlerdi. Benim rızam olmadan vücuduma bir şeyler vermişlerdi. Yedi yıl boyunca. Avukatım Zeynep Hanım dosyayı incelediğinde gözlüğünü çıkardı ve masaya koydu. “Elif Hanım” dedi. “Bu çok ciddi.” “Bilgilendirilmiş onam olmadan sistematik fiziksel müdahale.” “Habersiz madde verilmesi.” “Vücut bütünlüğünün ihlali.” “Bu sadece boşanma davası değil.” “Ceza davası da açabiliriz.” “Açın” dedim. “Hepsini açın.” Dava başladığında Kerem ve Hacer Hanım avukat tuttular. Kerem’in avukatı “iyi niyetle yapılmış aile içi bakım” diye savunma yaptı. Hacer Hanım mahkemede ağladı. “Ben torunum olsun istedim” dedi. “Gelinimin sağlığı için yaptım.” “Anadolu’da herkes yapar bunu.” Hakim sordu: “Gelinize söylediniz mi?” “Rızasını aldınız mı?” Hacer Hanım sustu. Kerem sustu. Ve o sessizlik her şeyi söyledi. Mahkeme süreci altı ay sürdü. Altı ay boyunca Kerem sürekli mesaj attı. “Elif, lütfen.” “Seni seviyorum.” “Yanlış anlıyorsun.” “Senin iyiliğin içindi.” Hiçbirine cevap vermedim. Numarasını engellediğimde bile farklı numaralardan yazdı. Bir gün işyerime geldi. Hastanenin kapısında bekliyordu. Elinde kırmızı güller. “Elif, konuşalım.” Güllere baktım. Yedi yıl önce de güller getirmişti. O zaman da gülümsemişti. O zaman da “güveniyorum sana” demiştim. “Kerem” dedim. “Bu gülleri al ve git.” “Bir daha gelme.” Yüzü düştü. Ama gitti. Dava sonuçlandığında… Boşanma kesinleşti. 200.000 TL tazminat. Kerem ve Hacer Hanım’a kişisel verilerin ihlali ve vücut bütünlüğünün ihlali kapsamında ayrı ayrı para cezası. Ve en önemlisi: Uzaklaştırma kararı. Artık bana yaklaşamazdı. İkisi de. Mahkemeden çıktığım gün hava güzeldi. İstanbul’da bahar başlamıştı. Boğaz’ın üstünde güneş parlıyordu. Selin yanımdaydı. “Nasıl hissediyorsun?” dedi. Düşündüm. Uzun uzun düşündüm. “Hafif” dedim. “Yedi yıldır ilk kez hafif hissediyorum.” Ve bu sefer gerçekten hafiftim. Kimse kemiklerimi eğmiyordu. Kimse çayıma bir şey katmıyordu. Kimse beni “tedavi ediyor” numarası yapmıyordu. Altı ay sonra fizik tedaviye başladım. Pelvik kemiklerim tamamen eski haline dönemezdi. Selin bunu açıkça söylemişti. “1.5 santimetreyi geri kazanabiliriz” demişti. “Ama geri kalan 0.8 santimetre kalıcı.” Kalıcı. Kerem’in bana bıraktığı kalıcı iz. Ama ben o izi taşıyarak yürümeye devam edecektim. Çünkü artık biliyordum: Sevgi, birinin bedenine habersiz dokunmak değildir. Sevgi, birinin rızasını almaktır. Sevgi, “rahatla, her şeyi bana bırak” demek değildir. Sevgi, “sana ne yapacağımı anlatayım, kabul ediyor musun?” demektir. Bugün bu hikayeyi yazıyorum. Evimde. Tek başıma. Ama yalnız değilim. Selin her hafta arıyor. Annem yanıma taşındı. Ve ben artık kimseye körü körüne güvenmiyorum. Yedi yıl kaybettim. Ama geri kalan hayatımı geri kazandım. Ve eğer bu hikayeyi okuyan bir kadın varsa… Eğer kocan sana “tedavi” yapıyorsa… Eğer kayınvaliden her gece odana habersiz giriyorsa… Eğer sana içirilen çayların ne olduğunu bilmiyorsan… Sor. Sorgula. Araştır. Çünkü yedi yıl çok uzun bir zaman. Ve bazı gerçekler ancak başka birinin ağzından duyulunca ortaya çıkıyor. Benim gerçeğim bir tuvalet kapısının arkasında ortaya çıktı. Ama çıktı. Geç de olsa çıktı. Ve ben hâlâ ayaktayım. Adım Elif. Otuz dört yaşındayım. Ve artık kimsenin “bana bırak” demesine izin vermiyorum. Hiçbir şeyi. Asla.

