Ana Sayfa 7.10.2026

Dul Babam Her Kadını Aynı Restorana Götürüyordu, Garsonun Gösterdiği Fotoğraf Beni Sarstı

2 / 2

Arkasında bir tarih yazıyordu. Tarih, annemle babamın evlendiği yıldan bir yıl önceydi.

“Ben senin ablanım,” dedi.

O cümleyi hemen anlayamadım. Restoranın sesleri uzaklaştı, su bardağını elimden bırakırken masaya çarptım. Babama baktım. İnkâr etmesini, bir yanlışlık olduğunu söylemesini bekledim. Söylemedi.

“Bunu annem biliyor muydu?”

Başını salladı. “Evlendiğimizde anlattım. Feraye’nin başka bir şehirde yeni bir hayat kurduğunu söyledim. Zamanla her şeyin kapandığına inandırdım.”

Gaye’nin yüzü değişti. “Hiç kapanmadı.”

Babam gençken Feraye hamile kalmış. Korkmuş, ailesinin baskısından kaçmış, onunla konuşmak yerine uzaklaşmış. Sonra annemle tanışmış. Gaye küçükken birkaç kez para gönderip bunun sorumluluğunu yerine getirmek olduğunu sanmış. Feraye ise çocuğunu ailesinin desteğiyle büyütmüş. Babam ziyaret sözü vermiş, birçok kez tutmamış.

Gaye anlatırken intikam almaya çalışan biri gibi görünmüyordu. Ezberlediği ve söylemekten yorulduğu bir gerçeği masaya koyuyordu. Babamın yüzüne bakınca, bütün hayatı boyunca pişmanlık duymuş olmasının yaptıklarını kendiliğinden düzeltmediğini gördüm.

“Fotoğrafı kim çizdi?” diye sordum.

“Annem,” dedi Gaye. “Çok öfkelendiği bir gün. Sonra buna da üzülmüş. Resmi atamamış. Çünkü orada yalnızca onun yüzü değil, hayatının bir parçası vardı.”

Hesap geldiğinde kadınların neden bir daha aramadığını hâlâ anlamıyordum. Nesrin, babamın her yeni buluşmasına yemek sonunda bir kart bırakıldığını anlattı. Gaye, kartın arkasına kısa bir not yazıyormuş: Saffet’in geçmişindeki bir çocuğunu yok saydığını, yeni ilişkiye başlamadan önce onunla açıkça konuşmalarını istiyormuş.

“Ben kadınları korkutmak istemedim,” dedi Gaye. “Ama burada her seferinde kendisini kusursuz bir dul ve örnek aile babası gibi anlatırken sessiz kalamadım.”

“Bunu benimle neden daha önce konuşmadın?”

“Baban burada seni hiç getirmedi. Kim olduğunu bilmiyordum. Üstelik hayatına davetsiz girip her şeyi yıkmaktan korktum.”

Babam masanın üzerindeki peçeteyi katladı. Bu restorana gelişlerinin yalnızca alışkanlık olmadığını o zaman söyledi. Feraye öldükten sonra Gaye’nin burayı devraldığını öğrenmiş. Yakınlaşmak istiyor, ama doğrudan yüzleşmeye cesaret edemiyormuş. Yanına başka kadınları alarak geçmişine yaklaşmaya çalışması, şimdi hepimize korkunç derecede anlamsız görünüyordu.

“Özür dilemek için kimseyi aracı yapamazsın,” dedim.

Babam gözlerini kapattı. “Biliyorum.”

O gün hiçbirimiz birbirimize sarılmadık. Gaye’nin beni kardeş olarak kabul etmesini beklemek hakkım değildi. Önümde bir hayat hikâyesi vardı; birkaç aile fotoğrafıyla onarılacak bir boşluk değil. Ona isterse bir daha konuşabileceğimizi söyledim. Numaramı bıraktım. Babamla ayrı ayrı çıktık.

Eve döndüğümde annemin kutularını açtım. Aradığım şey bir suçlu değildi, kendi geçmişimi anlamak için bir izdi. Bir albümün arasından, Feraye’den anneme yazılmış kısa bir mektup çıktı. Annem bunu saklamıştı. Mektup bir kavga içermiyordu. Feraye, Gaye’nin okul fotoğrafını göndermiş, kızının iyi olduğunu yazmıştı.

Annemin de bu sessizliğin içinde kendi karmaşık duyguları olduğunu düşündüm. Onu artık arayıp soramayacaktım. Bu eksiklik beni en az babamın gerçeği kadar sarstı. Mektubu Gaye’ye götürmeden önce haber verdim. Görmek istediğini söyledi.

İkinci buluşmamız restoranda olmadı. Sahilde küçük bir kafeye gittik. Mektubu eline aldığında yüzündeki sertlik çözüldü. Annesinin el yazısını parmağıyla takip etti. Ben annemi, o kendi annesini anlattı. Birbirimize benzemek zorunda değildik. Yine de bazı küçük alışkanlıklarımızın aynı olduğunu fark edip şaşırdık.

Babamla konuşmam daha zor oldu. Onu sevdiğimi, fakat bu sevgiyi gerçeği örtmek için kullanamayacağımı söyledim. Gaye’nin sınırlarına saygı duymasını istedim. Önce bir mektup yazdı. Bahane sıralamadan, tutmadığı sözleri tek tek kabul etti. Gaye cevap vermedi. Babamın bu sessizliği kabullenmesi gerekiyordu.

Birkaç ay boyunca hayatlarımız yavaşça birbirine değdi. Gaye beni evine davet etti, ben ona annemin tarif defterinden sevdiğim bir kek yaptım. Babamız hakkında her buluşmada konuşmadık. İkimizin de ondan bağımsız bir hayatı vardı. Dostluğumuzun yalnızca ortak kırgınlık üzerine kurulmasını istemedik.

Bir akşam Gaye, babamla kısa bir görüşmeye hazır olduğunu söyledi. Restoran yerine açık bir park seçti. Ben onları yalnız bıraktım. Sonradan ne konuştuklarını sormadım. Gaye anlatmak istediğinde, babamın ilk kez kendi utancından çok onun kaybını dinlediğini söyledi. Bu bir affetme sözü değildi; sadece küçük, dürüst bir başlangıçtı.

Duvardaki fotoğrafın yanına zamanla başka bir çerçeve konuldu. İçinde Feraye’nin gençken tek başına çekilmiş, yüzü sapasağlam bir fotoğrafı vardı. Eski resim de kaldı. Gaye geçmişini silmek yerine, annesini eksik bırakmadan göstermeyi seçmişti.

Babam artık o restorana yeni tanıştığı kadınları götürmüyordu. Görüşmeye başladığı birine, geçmişindeki çocuğunu ve onunla yeniden ilişki kurmaya çalıştığını baştan anlattı. Karşısındaki kadının kalıp kalmayacağına kendi gerçeğini bilerek karar vermesine izin verdi. Onun için gerçek değişim, saklanmaktan vazgeçmekti.

Bir süre babamın her sözünü yeniden tarttım. Çocukluğumdaki güzel anıları hatırladığımda kendimi suçlu hissettim; sanki onları sevmem, Gaye’nin yaşamadığı şeyleri önemsizleştirecekmiş gibi. Bunu ona bir gün açıkça söyledim. Gaye, benim çocukluğumun onun kaybını doğurmadığını hatırlattı. Babamızın seçimlerinden sorumlu olmadığımı duymak, içimde düğümlenen duyguları biraz gevşetti.

Onun da benimle ilgili çekinceleri vardı. Babamın sevdiği çocuğu olarak beni görünce öfkesinin yeniden kabardığını anlattı. Bu cümleyi duymak acıttı, ama hemen kendimi savunmadım. İnsanların yanında durmak bazen söylemesi zor bir duygunun karşısında kaçmadan oturmaktı. İkimiz de yavaş ilerlemek istediğimizi anladık. Her gün telefonlaşmak ya da hemen aile olmak zorunda değildik.

Restoranın yoğun bir gününde yardım etmeye gittim. Masaları silerken mutfaktan eski bir şarkı duyuldu. Gaye bunun annesinin sevdiği şarkı olduğunu söyledi. Ben de annemin yemek yaparken aynı ezgiyi mırıldandığını hatırladım. Bir an ikimiz de güldük, sonra sustuk. Hayatlarımız arasındaki bağların yalnızca babamızın suskunluğundan ibaret olmadığını o küçük tesadüfle hissettim.

Bir başka gün babam, Gaye’ye doğum günü hediyesi almak için fikrimi sordu. Pahalı bir şeyin geçmişi telafi edeceğini sanmasından korktum. Ona önce neye hazır olduğunu sormasını önerdim. Gaye yalnızca bir kart istedi. Babam karta uzun savunmalar yazmadı. Doğum gününü hatırladığını, bundan sonra verdiği sözleri tutmak için çabalayacağını belirtti. Sonra beklemeyi öğrendi.

Feraye’nin doğum gününde Gaye beni mezarlığa davet etti. Çiçekleri birlikte yerleştirdik. Onun annesini tanımıyordum, ama önümde duran kızının emeğini ve kırgınlığını tanımaya başlamıştım. İçimden, bir insanın yüzünü fotoğraftan kazımanın onu hikâyeden silemeyeceğini geçirdim. Yıllar boyunca duyulmayan bir ses, bazen hiç beklenmeyen bir soruyla yeniden ortaya çıkabiliyordu.

O akşam eve dönerken babam aradı. Gaye’nin ziyaretini nasıl geçirdiğimizi sormadı. Sadece konuşmak istersem dinleyeceğini söyledi. İlk kez her boşluğu kendi sözleriyle doldurmuyordu. Küçük bir değişimdi; yine de uzun yıllar susmuş bir ailede, dinlemeyi öğrenmenin değerini artık iyi biliyordum. Gaye ile ertesi hafta yine kahve içtik. Bu kez eski fotoğrafı konuşmadık. İşlerimizden, sevdiğimiz kitaplardan, çocukken kurduğumuz hayallerden söz ettik. Birbirimizi sadece geçmişin yarası olarak görmeyi bırakıyor, bugün kim olduğumuzu öğreniyorduk. Benim için kardeşlik tam da böyle, acele etmeden ve birbirimizi zorlamadan başlamıştı.

Bir pazar Gaye’yle aynı masada öğle yemeği yedik. Hesabı birlikte ödedik. Duvara bakınca artık yalnızca kazınmış bir yüz görmüyordum. Suskunlukla eksilmiş hayatların, dürüstlükle yeniden yer bulabileceğini görüyordum. Bir garsona sorduğum soru, bana kusursuz bir baba bırakmamıştı. Ama hiç tanımadığım bir ablanın elini tutma şansı vermişti.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

2 / 2
Tema Tasarım |