DOLAR
Alış: 49.07
Satış: 49.27
EURO
Alış: 54.95
Satış: 55.17
GBP
Alış: 64.82
Satış: 65.30
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
7.10.2026
Annem Üç Gündür Uyuyor: Altı Yaşındaki Kız İkiz Kardeşlerini El Arabasıyla Hastaneye Getirdi
- “Asıl soru, İdil üç gün boyunca annesini uyandırmaya çalışırken o evde onlardan başka kimin olduğuydu…” Paramedik, anahtarı kilide sokmadan önce arkasındaki iki ekip arkadaşına baktı. Kimse konuşmadı. İçeriden gelen o hafif ses bir kez daha duyuldu. Bu kez daha belirgindi. Sanki ahşap zeminin üzerinde bir şey sürüklenmişti. Paramedik anahtarı çevirdi. Kapı açılır açılmaz ağır ve havasız bir koku yüzlerine çarptı. Salon karanlıktı. Perdeler kapalıydı. Yerde oyuncaklar, birkaç boş mama kutusu ve çocuk kıyafetleri vardı. “Sağlık ekibi!” diye seslendi paramedik. “Evde biri var mı?” Cevap gelmedi. Ama koridorun sonundaki odadan yine bir ses duyuldu. Ekip ikiye ayrıldı. Bir paramedik doğruca yatak odasına giderken diğerleri sesin geldiği bölüme yöneldi. Yatak odasının kapısı yarı açıktı. Sevil yatağın üzerinde hareketsiz yatıyordu. Yüzü solgundu. Nefesi çok zayıftı. Paramedik boynuna dokundu. “Nabız var!” O anda evin içindeki herkes harekete geçti. Oksijen çantası açıldı. Sedye hazırlandı. Sevil’in kan şekeri ölçüldü ve sonuç ekrandaki görevliyi bile şaşırttı. Değer tehlikeli derecede düşüktü. Üstelik ciddi şekilde susuz kalmıştı. Yeni doğum yaptığı için vücudu zaten zayıftı. Bir sağlık çalışanı odanın köşesindeki ilaç kutularına bakarken diğer paramedik, “Hemen hastaneye götürmeliyiz,” dedi. Fakat koridorun öteki ucundan gelen ses hâlâ açıklanamamıştı. İki görevli mutfağa doğru ilerledi. Arka kapının yanında yere düşmüş metal bir kase gördüler. Sesin nedeni oydu. Ama kase kendiliğinden düşmemişti. Tezgâhın altında, korkudan titreyen yaşlı bir adam oturuyordu. Üzerinde kirli bir ceket vardı. Saçları dağınıktı. Adam ellerini kaldırdı. “Ben bir şey yapmadım,” dedi. Paramediklerden biri hemen geri çekildi. “Sen kimsin?” Adam cevap vermedi. Sadece Sevil’in bulunduğu yatak odasına baktı. Ekip polis çağırdı. Dakikalar sonra eve gelen jandarma, adamı dışarı çıkardı. Adının Saim olduğu öğrenildi. Sevil’in yaşadığı köyün birkaç sokak ötesinde oturuyordu. İlk bakışta herkes aynı şeyi düşündü. İdil’in annesi üç gündür baygın yatarken bu adam neden evdeydi?
- Saim başını eğdi. “Ben bugün geldim,” dedi. Kimse ona inanmadı. Fakat bahçedeki ayak izleri gerçekten yeniydi. Toprakta yalnızca bir kez eve doğru gidip gelen yetişkin ayakkabı izleri vardı. Saim cebinden eski bir telefon çıkardı. “Sabah Sevil’i aradım. Açmadı. Çocukları merak ettim.” Meğer Saim, Sevil’in merhum babasının eski arkadaşıydı. Sevil’in eşi iki ay önce şantiyede çalışmak için başka şehre gitmiş, doğumdan birkaç gün önce ise iş kazası geçirerek hastaneye kaldırılmıştı. Sevil bu yüzden yeni doğan ikizler ve altı yaşındaki İdil’le yalnız kalmıştı. Saim zaman zaman eve erzak getiriyordu. O sabah cevap alamayınca merak edip arka taraftaki açık pencereden içeri girmişti. Tam yardım çağıracağı sırada ekip gelmişti. Metal kaseyi düşüren de oydu. Şüphe birkaç dakika içinde yerini başka bir dehşete bıraktı. Sevil gerçekten üç gündür baygın yatmıştı. Ve o üç gün boyunca evde yetişkin hiç kimse yoktu. İdil annesini uyandırmaya çalışmış, ikizlerin bezlerini değiştirmiş, mutfaktan bulduğu suyu küçük kaşıkla annesinin dudaklarına sürmüş, bebekler ağladığında onları sallamıştı. Altı yaşındaki bir çocuk, ne yaptığını tam olarak bilmeden dört kişinin hayatını ayakta tutmaya çalışmıştı. Sevil ambulansa taşınırken Saim elleriyle yüzünü kapattı. “Keşke daha önce gelseydim,” diye mırıldandı. Hastanede ise İdil hâlâ aynı sandalyede oturuyordu. Ayakları yere değmiyordu. Hemşirelerden biri ona süt ve tost getirmişti ama İdil yalnızca birkaç lokma yiyebilmişti. Gözleri sürekli tedavi odasının kapısındaydı. Bir süre sonra doktor geldi. İdil hemen ayağa kalktı. “Kardeşlerim?” Doktor onun önünde diz çöktü. “İkisi de bizimle.” “Yaşıyorlar mı?” “Evet.” İdil ilk kez o an ağladı. Sessizce. Gözlerinden iki damla yaş aktı. Fakat hemen ardından sordu: “Annem?” Doktor tam cevap verecekken acil servisin kapıları açıldı. Sedye içeri girdi. İdil annesini görür görmez koşmaya çalıştı ama hemşire onu nazikçe tuttu. “Doktorlar önce ona yardım edecek.” “Anne!” diye bağırdı İdil. Sevil gözlerini açmadı. O gece hastanenin neredeyse tamamı bu aileyi konuşuyordu. Sevil yoğun bakıma alındı. Doktorlara göre doğum sonrası gelişen ciddi bir enfeksiyon, kansızlık ve aşırı yorgunluk birbirini tetiklemişti. Üstelik yeterince beslenmediği için durumu daha da ağırlaşmıştı. Bir gün daha evde kalsaydı sonuç çok farklı olabilirdi. İkizlerden özellikle erkek olanının durumu kritikti. Vücut ısısı düşmüş, ciddi şekilde susuz kalmıştı. Ama küçük kız bebek daha güçlüydü. İdil ise çocuk servisinde ayrı bir odaya alındı. Bir sosyal hizmet uzmanı onunla konuştu. “Bebekleri nasıl taşıdın?” İdil omuz silkti. “Bahçede el arabası vardı.” “Çok ağır değil miydi?” “Ağırdı.” “Peki neden bırakmadın?” İdil’in cevabı odadaki herkesi susturdu. “Bırakırsam kardeşim susacaktı.” Kadın ne demek istediğini hemen anlamadı. Sonra İdil açıkladı. Sessizleşen ikizden korkmuştu. Çünkü annesi de önce konuşmayı bırakmış, sonra gözlerini açmamıştı. İdil için sessizlik ölüm demekti. Bu yüzden el arabası ne kadar ağır olursa olsun yürümeye devam etmişti. Gece yarısına doğru Sevil’in eşi Murat’a ulaşıldı. Başka şehirdeki hastanede kolundan ameliyat olmuş, telefonunu günlerce kullanamamıştı. Haberi duyduğu anda hastane yönetimi onun naklini ayarladı. Ertesi sabah Murat, kolu askıda halde acil servise geldi. İdil babasını görünce yerinden fırladı. Murat kızını tek koluyla öyle sıkı sarıldı ki ikisi de dakikalarca konuşamadı. “Baba, annemi uyandıramadım,” dedi İdil. Murat ağlayarak kızının saçlarını öptü. “Sen yapabileceğin her şeyi yaptın.” “Geç mi kaldım?” “Hayır.” Murat kızının yüzünü iki eli arasına aldı. “Tam zamanında geldin.” Ancak asıl haber birkaç saat sonra geldi. Yoğun bakım doktoru aileyi çağırdı. Sevil’in enfeksiyonu kontrol altına alınmaya başlamıştı. Ama henüz uyanmamıştı. Murat, İdil’i hastane odasının dışında bekletti. Saatler geçti. Öğle oldu. Sonra ikindi. İdil sandalyede uyuyakaldı. Uyandığında ilk söylediği şey yine aynıydı. “Annem uyandı mı?” Kimse ona cevap veremedi. Akşamüstü yoğun bakımdan bir hemşire koşarak çıktı. “Murat Bey!” Murat ayağa kalktı. Hemşire gülümsüyordu. “Eşiniz gözlerini açtı.” Murat içeri koşmadan önce İdil’e baktı. “Gel.” İkisi birlikte odaya girdiler. Sevil’in yüzü hâlâ çok solgundu. Kollarında serumlar vardı. Ama gözleri açıktı. İdil annesini görür görmez yatağın yanına koştu. “Anne?” Sevil başını çok az çevirdi. Dudakları titredi. “İdil…” Küçük kız annesinin elini tuttu. “Çok uyudun.” Sevil’in gözlerinden yaşlar aktı. “Biliyorum.” “Kardeşleri hastaneye getirdim.” Sevil önce anlamadı. Murat ona olanları anlattı. El arabasını. Kilometrelerce yürüyüşü. Hastaneye ulaşmasını. Sevil anlatılanları dinledikçe ağlamaya başladı. “Sen mi yaptın bunları?” İdil başını salladı. “Çünkü sen uyanmadın.” Sevil kızının elini dudaklarına götürdü. “Özür dilerim.” İdil hemen kaşlarını çattı. “Niye?” O soru odadaki yetişkinlerin hepsini susturdu. Çünkü İdil, annesini suçlamıyordu. Kendi yaptığı şeyin kahramanlık olduğunu da bilmiyordu. Sadece ailesini bırakmamıştı. Üç gün sonra ikizlerin ikisi de yoğun bakımdan çıktı. Bir hafta sonra Sevil yürümeye başladı. Olay çevrede duyulunca insanlar aileye yardım etmek için hastaneye geldi. Kimisi bebek bezi getirdi. Kimisi mama. Kimisi çocuk kıyafeti. Belediye, evin eksiklerini tamamladı. Bir hayırsever aile yeni bir bebek arabası gönderdi. Ama İdil’in en çok ilgilendiği şey eski el arabasıydı. Hastaneden çıkacakları gün bir görevli onu temizleyip hastanenin girişine getirmişti. İdil görünce şaşırdı. “Bu bizim.” Görevli gülümsedi. “Biliyoruz.” Aylar geçti. Sevil tamamen iyileşti. İkizler kilo aldı. Murat eve döndü ve ailesinden uzun süre ayrılmamak için yakınlarda başka bir işe başladı. İdil ise okula başladığı ilk gün öğretmeni ondan yaz tatilinde yaşadığı en önemli şeyi resmetmesini istedi. Diğer çocuklar denizi, parkı ve dondurmayı çizdi. İdil bir ev çizdi. Evin önünde annesi vardı. Yanında babası. Ortada iki bebek. Kendisini ise kırmızı bir el arabasının yanında çizmişti. Öğretmeni resme uzun süre baktı. “Bu ne?” diye sordu. İdil el arabasını gösterdi. “Bu bizi hastaneye götürdü.” “Sen götürmedin mi?” İdil birkaç saniye düşündü. Sonra başını iki yana salladı. “Birlikte gittik.” Yıllar sonra hastanenin acil servisinin girişine küçük bir fotoğraf asıldı. Fotoğrafta altı yaşındaki İdil, el arabasının yanında durmuş gülümsüyordu. Altında yalnızca tek bir cümle yazıyordu: “Cesaret, korkmamak değil; korktuğun halde sevdiklerini bırakmamaktır.” Sevil her hastane kontrolüne geldiğinde o fotoğrafın önünde birkaç saniye dururdu. İdil büyüdükçe o günün bazı ayrıntılarını unutmaya başladı. Hangi yolları geçtiğini. Kaç kez dinlendiğini. Ayakkabılarının nerede çamura battığını. Ama bir şeyi hiç unutmadı. Yıllar sonra annesi ona, “O gün seni yürümeye devam ettiren şey neydi?” diye sorduğunda İdil hiç düşünmeden cevap verdi: “Siz benim ailemdiniz. Eve yalnız dönemezdim.” Sevil kızına sarıldı. Çünkü artık ikisi de biliyordu ki o gün bir el arabasında hastaneye taşınan yalnızca iki yeni doğan bebek değildi. Altı yaşındaki küçücük bir kız, ailesinin geleceğini de o metal sapların arasında kilometrelerce taşımıştı. Ve bazen bir aileyi kurtaran şey büyük bir mucize değil, elleri acısa da o sapları bırakmayan küçücük bir çocuğun sevgisiydi.
Benzer Galeriler
-
Yerine geçecek
-
Fon krizinde adı geçen
-
Kötü haber geldi
-
“19 yaşındayken anne babası ve öz kardeşi, hamile kızlarını evden kovdu. Erkek arkadaşı da onu ve çocuğu terk etti.
-
Kocam iki kolumu da kırıp beni 31. kattaki korkuluğa doğru eğdi ve kulağıma fısıldadı: “İmzala, her şey bitecek.”7 yaşındaki kızımız tüm bunları sessizce izliyordu.
-
Otopsi başlamak üzereyken, masadaki kadın bileğimi tuttu ve kimseye haber vermememi fısıldadı. O sırada kayınpederi, cenazenin yakılma işleminin hızlandırılmasını ısrarla istiyordu. Onun şu sözünü hatırladım: “Yarın her şey çözülecek.


