DOLAR
Alış: 48.57
Satış: 48.77
EURO
Alış: 55.75
Satış: 55.98
GBP
Alış: 64.80
Satış: 65.29
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
18.09.2026
DARÜLACEZEDE TANIŞTIĞIM ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR ADAMIN KIZIYMIŞIM GİBİ DAVRANDIM — CENAZESİNDEN SONRA AVUKATI ELİME BİR KUTU VERİP, “ONUN KURDUĞU TUZAĞIN TAM ORTASINA KENDİ AYAĞINLA GİRDİN,” DEDİ.
- Çünkü o kadın annemdi. Ama asıl korkutucu olan, fotoğrafın arkasında Turgay’ın el yazısıyla yazılmış yalnızca dört kelimeydi… “Kızımız gerçeği bilmemeli.” “Kızımız gerçeği bilmemeli.” O dört kelimeyi bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. Ama harfler değişmedi. Fotoğrafın arkasında gerçekten de Turgay’ın el yazısıyla yazılmıştı. Kızımız. Başımı yavaşça kaldırıp avukata baktım. “Bu ne demek?” Sesim bana ait değilmiş gibi çıkmıştı. Avukat, karşımdaki sandalyeye oturdu. Çantasını dizlerinin üzerine koydu ama hemen konuşmadı. Sanki söyleyeceği her kelimeyi yıllardır içinde taşıyormuş gibi ağır bir nefes aldı. “Adım Selçuk Arısoy,” dedi. “Turgay Bey’in yirmi üç yıldır avukatlığını yapıyordum.” “Ben avukatlığını sormuyorum.” Sesim istemeden yükseldi. “Fotoğraftaki kadın annem. Arkasında da ‘kızımız’ yazıyor. Bana bunun ne anlama geldiğini söyleyin.” Selçuk Bey gözlerini kaçırdı. Sonra çantasından ince, kahverengi bir dosya çıkardı. Dosyanın üzerinde annemin adı vardı. Neriman Aksoy. Ellerim buz kesti. “Annenizle Turgay Bey yaklaşık otuz yıl önce tanışmış.” Boğazım düğümlendi. “Hayır.” “Evet.” “Annem bana babamın bizi terk ettiğini söyledi.” “Anneniz size yalan söylemedi.” Kaşlarımı çattım. Selçuk Bey devam etti. “Sadece gerçeğin tamamını söylemedi.” O anda içimde büyüyen öfkenin kime ait olduğunu bilmiyordum. Anneme mi? Turgay’a mı? Yoksa yıllarca hiçbir şey bilmeden yaşayan kendime mi? Dosyayı açtı. İçinden eski mektuplar, birkaç hastane kaydı ve bir mahkeme tutanağı çıktı. “Anneniz hamile kaldığında Turgay Bey evliydi.” Bir an dünya sessizleşti. “Ne?” “Evliliği zaten bitmek üzereymiş ama resmî olarak hâlâ devam ediyormuş. Ailesi oldukça varlıklıymış. Özellikle babası çok baskıcı biriymiş.” Kalbimin hızlandığını hissediyordum. “Devam edin.” “Turgay Bey annenizle yeni bir hayat kurmak istemiş. Ama ailesi bunu öğrenince büyük bir kavga çıkmış. Annenize para teklif etmişler. Şehri terk etmesini istemişler.” “Annem kabul etmemiştir.” Selçuk Bey başını salladı. “Etmemiş.” İçimde istemsizce küçük bir gurur yükseldi. “Sonra?” “Sonrası daha kötü.” Masanın üzerine eski bir gazete kupürü koydu. Başlıkta yıllar önce meydana gelen bir trafik kazasından söz ediliyordu
- Turgay ağır yaralanmıştı. “Babanız—” “Bana öyle demeyin.” Cümlesini kestim. Selçuk Bey sustu. “Henüz değil.” Başını anlayışla salladı. “Turgay Bey kazadan sonra aylarca hastanede kalmış. O sırada ailesi annenize onun öldüğünü söylemiş.” Nefesim kesildi. “Ne?” “Elimizde bunu kanıtlayan mektuplar var.” Önüme bir zarf bıraktı. Annemin el yazısını tanıdım. Tarihi benim doğumumdan üç ay öncesine aitti. Titreyen ellerimle açtım. Mektubun yalnızca birkaç satırını okuyabildim. Turgay, seni kaybettiğimi söylediler. Bebeğimiz doğduğunda ona seni anlatacağım ama seni bekleyerek hayatını mahvetmesine izin vermeyeceğim. Gözlerim doldu. “Bu mektup ona ulaşmış mı?” “Hayır.” “Peki Turgay annemin öldüğünü mü sanıyordu?” “Bir süre.” Bir süre? Bu kelime içime takıldı. “Bir süre ne demek?” Selçuk Bey yüzüme dikkatle baktı. “On yıl sonra gerçeği öğrenmiş.” Ayağa kalktım. Sandalyem geriye sürtündü. “On yıl mı?” “Evet.” “Yani ben on yaşındayken yaşadığımı biliyordu.” “Biliyordu.” “Peki neredeydi?” Cevap vermedi. “Neredeydi!” Sesim koridorda yankılandı. Selçuk Bey sakin bir sesle konuştu. “Anneniz görüşmesine izin vermemiş.” Donup kaldım. “Yalan söylüyorsunuz.” “Keşke.” Dosyadan başka bir mektup çıkardı. Bu kez Turgay’ın el yazısıydı. Neriman, yalnızca onu görmek istiyorum. Hayatına girmeyeceğim. Babası olduğumu söylemeyeceğim. Uzaktan bir kez göreyim yeter. Altında annemin cevabı vardı. Hayır. Çünkü sen görünürsen bir daha gitmezsin. O da seni tanırsa bir daha unutamaz. Biz sen olmadan yaşamayı öğrendik. Bizi yeniden parçalama. Gözlerimi kapattım. Annemin sesini duyar gibiydim. Çocukken bana defalarca söylediği cümleyi hatırladım. “Bazen bir insanı sevmek, ondan uzak durmayı da gerektirir.” O zaman ne demek istediğini hiç anlamamıştım. Şimdi anlıyordum. Belki de anlamaya başlıyordum. “Peki neden yirmi yıl boyunca beni aradı?” “Çünkü anneniz öldükten sonra artık verdiği sözü tutmak zorunda olmadığını düşündü.” Bu cümle beni yerime mıhladı. “Anneme söz mü vermişti?” “Evet. Siz küçükken size yaklaşmayacağına dair.” “Sonra annem öldü.” “Ve Turgay Bey sizi aramaya başladı.” Başımı salladım. “İki yıl önce annemi kaybettim. Ama siz yirmi yıldır aradığını söylediniz.” Selçuk Bey dosyanın en altından başka bir belge çıkardı. “Çünkü anneniz yıllar önce ortadan kaybolmuş.” Kaşlarımı çattım. “Ne saçmalıyorsunuz? Annem hep benimleydi.” “Resmî kayıtlarda değil.” Bir an hiçbir şey anlayamadım. Sonra belgeyi önüme çevirdi. Annem soyadını değiştirmişti. Ben küçükken taşındığımız şehir de kayıtlarda farklı görünüyordu. “Anneniz sizi Turgay Bey’den saklamak için kimliğinin bazı bölümlerini değiştirmiş. Turgay Bey yıllarca sizi bulamamış.” Kalbimdeki öfke yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyordu. Karmaşaya. Acıya. Ve çok derinde, kabullenmek istemediğim bir meraka. “Peki beni bulunca neden karşıma çıkmadı?” Selçuk Bey ilk kez hafifçe gülümsedi. “İşte tuzak dediğim şey buydu.” Masadaki kutuya baktım. “Nasıl bir tuzak?” “Turgay Bey sizi bulduğunda doğrudan karşınıza çıkmak istemedi.” “Neden?” “Çünkü onu sevip sevmeyeceğinizi bilmek istedi.” Bu cümle canımı acıttı. “Beni test mi etti?” “Hayır. Kendini test etti.” Sustum. “Bana şöyle dedi: ‘Eğer karşısına çıkıp babası olduğumu söylersem, bana acıdığı için yanımda kalabilir. Param için kalabilir. Geçmişi için kalabilir. Ama beni hiçbir şey bilmeden severse… o zaman en azından hayatımda bir kez kızımın beni gerçekten sevdiğini bilirim.’” Gözlerim kutuya kaydı. Altı hafta boyunca yaşadıklarımız bir anda zihnimden geçti. Bahçedeki yürüyüşler. Kahveler. Deniz kenarı. Onun bana bakarken zaman zaman gözlerinin dolması. Ve sürekli söylediği o cümle: “İnsan bazen en çok istediği şeyi bulduğunda bile ona dokunmaya korkuyor.” O zaman bunu ölümle ilgili sanmıştım. Meğer benden bahsediyormuş. “Peki bana neden söylemedi?” “Çünkü korktu.” “Neden?” “Onu affetmeyeceğinizden.” İçimden acı bir kahkaha çıktı. “Bunu bana sormaya bile cesaret edememiş.” Selçuk Bey cevap vermedi. Kutunun içindeki eşyaları tek tek çıkarmaya başladım. Bir çocuk bilekliği. Üzerinde doğduğum hastanenin adı vardı. Bir saç teli saklanmış küçük bir zarf. İlkokuldaki mezuniyet törenimden uzaktan çekilmiş bir fotoğraf. On altıncı yaş günüme ait başka bir fotoğraf. Üniversite kapısında annemle yan yana yürüdüğümüz bir kare. Nefesim kesildi. “Bunları kim çekmiş?” Selçuk Bey cevap verdi. “Turgay Bey.” Başımı hızla kaldırdım. “Beni takip mi etmiş?” “Annenizin ölümünden önce sadece birkaç kez uzaktan görmüş. Yaklaşmaya cesaret edememiş.” Fotoğrafları masaya bıraktım. “Bu korkunç.” “Belki.” “Belki mi?” “Bir baba için kızının büyümesini uzaktan izlemek de korkunç olabilir.” Bu söz beni susturdu. Kutunun en altında küçük bir ses kayıt cihazı vardı. Selçuk Bey ona baktı. “Onu yalnızken dinlemenizi istemişti.” Cihazı elime aldım. Ama yalnız kalmak istemiyordum. “Şimdi dinleyeceğim.” Düğmeye bastım. Birkaç saniye cızırtı duyuldu. Sonra Turgay’ın sesi geldi. Zayıf ama tanıdıktı. “Eğer bunu dinliyorsan, muhtemelen bana çok kızgınsın.” Gözlerim doldu. “Beni affetmeni istemeyeceğim. Çünkü affedilmenin hak edilen bir şey olduğunu düşünmüyorum.” Dudaklarımı ısırdım. “Ben senin hayatından çalınmış yıllarım için öfkeliydim. Sonra fark ettim ki senin hayatın benden çalınmadı. Senin hayatın zaten vardı. Annen sana güzel bir hayat kurmuştu. Ben o hayatın içine girip kendimi baba ilan ederek her şeyi altüst etmek istemedim.” Ses birkaç saniye durdu. “Sonra seni o bakım merkezinde gördüm.” Gözyaşım yanağımdan süzüldü. “İlk gün bana kahve getirirken fincanı yanlışlıkla masaya döktün. Çok utandın. Ben ise gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü annen de heyecanlandığında sürekli bir şeyleri dökerdi.” İstemeden güldüm. Ağlayarak. “Altı hafta boyunca bana hayatımın en büyük hediyesini verdin. Bana baba dedin. Bunu neden yaptığını bilmiyordun. Ama ben biliyordum.” Ses titredi. “Ve ben hayatımda ilk kez gerçekten babalık yaptım.” Artık gözyaşlarımı silemiyordum. “Benden sana büyük bir miras kaldığını düşünebilirsin. Evet, para da bıraktım. Ama asıl mirasım o kutuda değil.” Kayıt birkaç saniye sustu. “Asıl mirasım şu: Annen seni benden korumaya çalıştı. Ben ise seni kendimden korumaya çalıştım. Belki ikimiz de doğru yaptığımızı sanırken seni gerçeğinden mahrum bıraktık.” Boğazım düğümlendi. “Bunun için özür dilerim kızım.” İlk kez o kelime beni öfkelendirmedi. Kızım. “Bir gün benim mezarıma gelirsen bana baba demek zorunda değilsin. Turgay da diyebilirsin. Hiç gelmeyebilirsin de. Ama şunu bilmeni istiyorum.” Ses giderek zayıflıyordu. “Sen beni tanımadan sevdin. Ben de seni tanımadan önce bile sevdim.” Kayıt bitti. Uzun süre kimse konuşmadı. O gün kutuyu alıp eve döndüm. Üç gün boyunca açmadım. Dördüncü gün Turgay’ın mezarına gittim. Yanımda iki kahve vardı. Birini mezar taşının önüne bıraktım. Diğerini elimde tuttum. “Çok kızgınım sana,” dedim. Rüzgâr ağaçların yapraklarını salladı. “Beni test ettiğin için kızgınım. Gerçeği söylemediğin için kızgınım.” Sustum. “Anneme de kızgınım.” İlk kez bunu yüksek sesle söylemiştim. “Ama sanırım ikinizi de anlıyorum.” Mezar taşındaki adına baktım. Turgay Akın. Doğum tarihi. Ölüm tarihi. İki tarih arasında bir insanın bütün hayatı vardı. Hatalarıyla. Korkularıyla. Sevgisiyle. Cebimden küçük ahşap kutudan çıkan fotoğrafı çıkardım. Annem ve Turgay yan yana gülümsüyordu. Fotoğrafı mezarın önüne bıraktım. Sonra ayağa kalktım. Gitmeden önce bir kez daha arkamı döndüm. “Hoşça kal…” Bir an durdum. Hayatım boyunca hiç kullanmadığım bir kelime dudaklarımdan kendiliğinden çıktı. “…baba.” O gün şunu anladım: Bazen insanın ailesi, hayatı boyunca yanında kalanlardan oluşmaz. Bazen aile, birbirini yıllarca kaybetmiş insanların en sonunda gerçeğin içinde yeniden buluşmasıdır. Turgay benim hayatımın ilk yirmi küsur yılında yoktu. Ama son altı haftasında bana bir babanın verebileceği en değerli şeyi bırakmıştı. Para değil. Ev değil. Miras değil. Yarım kalmış bir geçmişin, yine de tamamlanabileceğini bilme cesareti. Ve yıllar sonra ilk kez annemin mezarına gittiğimde ona da aynı şeyi söyledim: “Seni affetmedim anne.” Bir süre sessiz kaldım. Sonra gülümsedim. “Ama artık seni anlıyorum.” Çünkü bazen affetmek hemen gerçekleşmez. Önce gerçeği öğrenirsin. Sonra öfkelenirsin. Sonra yasını tutarsın. Ve bir gün fark edersin ki geçmiş değişmemiştir… Ama artık geçmişin seni yönetmesine izin vermiyorsundur.
Benzer Galeriler
-
Yağmur Altında Saatlerce Bekleyen Küçük Kızın Düşürdüğüm Cüzdanla Değiştirdiği Hayatım
-
17 Yıl Adliyede Temizlik Yapan Adamın Gizli Kimliği: Oğluna Dokunan Güçlü Müdürün Hazin Sonu
-
DARÜLACEZEDE TANIŞTIĞIM ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR ADAMIN KIZIYMIŞIM GİBİ DAVRANDIM — CENAZESİNDEN SONRA AVUKATI ELİME BİR KUTU VERİP, “ONUN KURDUĞU TUZAĞIN TAM ORTASINA KENDİ AYAĞINLA GİRDİN,” DEDİ.
-
EVSİZ BİR ADAM ELİNDE, “BENİMLE EVLEN. YAŞAMAK İÇİN SADECE BİR AYIM KALDI,” YAZAN BİR PANKART TUTUYORDU — ONA ACIYIP KABUL ETTİM
-
KÜÇÜK KIZIMLA SOKAKTA KALMAMAK İÇİN 72 YAŞINDAKİ ZENGİN PATRONUMUMLA EVLENDİM
-
ANNEM NİŞAN YEMEĞİME, DOLABINDAKİ EN ESKİ VE YIPRANMIŞ ELBİSEYLE GELDİ.


