DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
Bir yemek dağıtıcısıyım. Zengin bir kadının yanlışlıkla çöpe attığı poşetin içinde altın bir bileklik buldum.
“Mehmet, benimle çalışmak ister misin?”
Valerie Hanım’ın sorusu havada asılı kaldı.
Elimde Emir’in ilaçları vardı.
Diğer elimde, hayatımı değiştirebilecek bir kartvizit.
Ama ben hâlâ ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
Ramazan Bey boğazını temizledi.
“Valerie Hanım, sizi anlıyorum.
Mehmet dürüst bir çocuk olabilir.
Ama bir iş yerinde disiplin de önemlidir.
Sürekli geç kalan birine nasıl güvenebilirsiniz?”
Başımı kaldırdım.
Az önce oğlumun hastalığını umursamayan adam, şimdi herkesin önünde bana ders veriyordu.
Valerie Hanım ona döndü.
“Geçen cuma Mehmet’in nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Ramazan Bey omuz silkti.
“İşi başındaydı herhâlde.”
“Hayır.
Bebek’teki evime yemek getirmişti.
Oğlunun ilaçlarını alacak parası olmadığı hâlde, bulduğu altın bilekliği bana geri verdi.”
Lokantanın içinden bir uğultu yükseldi.
Aşçılardan Hasan Usta tezgâhtan başını uzattı.
“Yirmi bin dolarlık bileklik mi?”
Valerie Hanım başını salladı.
“Daha da değerli olabilir.
Ama mesele bu değil.”
Sonra Ramazan Bey’in gözlerinin içine baktı.
“Mesele şu: Bu adamın cebinde dört yüz lira bile yokken, başkasının servetine dokunup tek kuruşunu almaması.
Sizse kendi oğlunun hastalığı yüzünden geç kalan bir babayı kapının önüne koymakla tehdit ediyorsunuz.”
Ramazan Bey’in yüzü kızardı.
“Ben çalışanlarım arasında ayrım yapamam!”
“Zaten yapmamanız gerekir.
Ama insanlara insan gibi davranmak için özel bir sebebe de ihtiyacınız olmamalı.”
Bu söz üzerine lokantada çıt çıkmadı.
Ramazan Bey, arkasındaki çalışanlara baktı.
Sanki birinin onu desteklemesini bekliyordu.
Kimse konuşmadı.
Sonra bana döndü.
“Mehmet, sen de iki gündür ortalığı karıştırıyorsun.
Madem bu kadar dürüstsün, neden daha önce gelip benden avans istemedin?”
İçimden acı bir gülüş yükseldi.
Avans mı?
Geçen ay Emir’in ateşi çıktığında kendisinden beş yüz lira istemiştim.
Bana ne demişti?
“Burası yardım derneği değil, Mehmet.”
O gün mutfakta üç kişi vardı.
Şimdi hepsi oradaydı.
“İstedim, Ramazan Bey,” dedim.
Sesim beklediğimden daha güçlü çıktı.
“Siz de bana burasının yardım derneği olmadığını söylediniz.”
Ramazan Bey’in gözleri büyüdü.
“Şimdi eski meseleleri açmanın sırası mı?”
“Ben açmadım.
Siz sordunuz.”
Hasan Usta elindeki bıçağı tezgâha bıraktı.
“Doğru söylüyor.
Ben de oradaydım.”
Bir başka çalışan başını salladı.
“Ben de duydum.”
Ramazan Bey’in yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
Valerie Hanım dosyasını kolunun altına sıkıştırdı.
“Güzel.
Madem herkes konuşmaya başladı, ben de birkaç şey sorayım.”
Dosyadan bir kâğıt çıkardı.
“Ramazan Bey, şirketimiz sizin lokantanızdan aylardır düzenli yemek hizmeti alıyor.
Her ay çalışan yemekleri için ödeme yapıyoruz.
Ayrıca dağıtım personelinin ücretleri ve çalışma koşullarıyla ilgili sözleşmemizde açık hükümler var.”
Ramazan Bey hemen toparlanmaya çalıştı.
“Elbette.
Bütün şartlara uyuyoruz.”
Valerie Hanım kâğıdı önüne uzattı.
“Öyleyse bunu açıklayabilir misiniz?”
Ramazan Bey belgeye baktı.
Sonra gözlerini kaçırdı.
“Bu… muhasebenin işi.”
“Öyle mi?”
Kadın çantasından ikinci bir belge çıkardı.
“Şirketimize gönderdiğiniz aylık yemek faturalarında, dağıtım personeli için ayrı bir hizmet bedeli bulunuyor.
Fakat çalışanlarla yaptığımız görüşmelerde bu bedelin ücretlerine yansımadığını öğrendik.”
İçimde bir şey koptu.
Ben aylardır kilometrelerce yol yapıyordum.
Yağmurda ıslanıyor, soğukta ellerim uyuşuyor, bazen kendi yemeğimi bile almadan sipariş taşıyordum.
Ramazan Bey her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
“İşler kötü, Mehmet.
Biraz daha sabret.”
Valerie Hanım devam etti.
“Geçen haftaki denetim için bazı çalışanlarla görüştük.
Sözleşme kayıtlarıyla bordrolar arasında da farklar gördük.
Mali işler ekibimiz bunları incelemeye başladı.”
Ramazan Bey’in dudakları titredi.
“Bunların hepsi açıklanabilir.”
“Öyleyse açıklarsınız.
Belgeleri bağımsız incelemeye gönderdik.”
Bir an durdu.
“Bu sabah sözleşmenizi askıya aldık.
İnceleme tamamlanana kadar şirketimizden yeni sipariş alamayacaksınız.”
Ramazan Bey’in yüzündeki kan çekildi.
“Valerie Hanım, yapmayın.
Burada on iki kişi çalışıyor.
İnsanların ekmeğiyle oynuyorsunuz.”
Bu sözleri duyunca içim acıdı.
Çünkü aylardır bizim ekmeğimizle oynayanın kim olduğunu hepimiz biliyorduk.
Valerie Hanım sesini yükseltmedi.
“Ben kimsenin ekmeğiyle oynamıyorum.
Kendi şirketimin parasının nereye gittiğini ve çalışanlara nasıl davranıldığını bilmek istiyorum.
Usulsüzlük varsa bunun hesabı verilecek.”
Sonra bana baktı.
“Mehmet, bu konuyla ilgili gördüğün veya bildiğin bir şey varsa anlatabilirsin.
Hiçbir şeyi abartmana gerek yok.
Sadece gerçeği söyle.”
Ramazan Bey hemen araya girdi.
“Mehmet, sakın saçma sapan konuşma.
Burada yıllardır sana ekmek veriyoruz.”
İşte o cümle…
Yıllardır içime attığım her şeyi bir anda yüzüme vurmuştu.
Sanki maaşımı çalışarak değil, onun merhametine sığınarak alıyordum.
Sanki yağmurda yaptığım her teslimat bir lütuftu.
Sanki Emir’in karnını doyurmak için kazandığım para benim hakkım değilmiş gibi…
Başımı kaldırdım.
“Ben kimsenin ekmeğini istemedim, Ramazan Bey.
Çalıştım.
Hakkımı kazandım.”
“Sen bana hesap mı soruyorsun?”
“Hayır.
İlk defa kendimi savunuyorum.”
Mutfakta biri derin bir nefes aldı.
Ramazan Bey üzerime doğru bir adım attı.
“Bu kadının yanında kendini bir şey sanma.
Yarın o da gider.
Sen yine benim kapıma gelirsin.”
Eskiden bu söz beni sustururdu.
Çünkü gerçekten gidecek başka bir kapım yoktu.
Ama o gün elimde Emir’in ilaçları vardı.
Oğlumun nefes alabilmesi için geceleri dua ettiğim günleri düşündüm.
Eski telefonumu satarken hissettiğim çaresizliği düşündüm.
Sonra annemin sesini hatırladım.
“Fakirlik ayıp değil, oğlum.
Hırsızlık ayıp.”
Ona baktım.
“Belki yarın işsiz kalırım.
Belki başka bir yerde yeniden başlarım.
Ama oğluma, başkasının hakkını yiyerek ekmek kazandığımı anlatmak zorunda kalmayacağım.”
Ramazan Bey bir an sustu.
Sözlerim ona bağırmaktan daha ağır gelmişti.
Valerie Hanım kartvizitini işaret etti.
“Teklifim hâlâ geçerli, Mehmet.
Yarın saat dokuzda ofisimize gel.
İş sözleşmeni ve görev tanımını birlikte inceleyelim.”
Başımı salladım.
“Teşekkür ederim.
Gelirim.”
Tam çıkmak üzereydim ki Ramazan Bey sesini yükseltti.
“Bir dakika!
Sen bu lokantadan öylece çıkamazsın.
Üniformanı bırak.
Anahtarı da ver.
Bugünden itibaren burada çalışmıyorsun!”
Cebimdeki küçük depo anahtarını çıkardım.
Yıllardır taşıdığım anahtar…
Her sabah dükkânı açmak için kullandığım, bazen gece geç saatte son siparişi hazırlamak için geri döndüğüm anahtar.
Onu tezgâhın üzerine bıraktım.
“Buyurun.”
Ramazan Bey zafer kazanmış gibi çenesini kaldırdı.
Ama ben gitmeden önce bir şey daha söyledim.
“Son maaşımın kalan kısmını ve varsa ödenmemiş fazla mesailerimi de hesaplayıp yazılı olarak gönderin.
Çalıştığım günlerin karşılığını istiyorum.
Başka hiçbir şey istemiyorum.”
Bu kez Ramazan Bey cevap veremedi.
Valerie Hanım başını hafifçe salladı.
“Bunu yazılı talep etmen iyi olur.
Gerekirse haklarını öğrenmek için ilgili kuruma da başvurabilirsin.”
Kapıdan çıktığımızda dizlerim titriyordu.
Korkudan değil.
Yıllardır sırtımda taşıdığım bir yükü ilk kez yere bırakmış gibiydim.
Sokağa çıktığımızda Valerie Hanım beyaz minibüsünün yanında durdu.
“Mehmet, sana bir şey soracağım.”
“Buyurun.”
“Bilekliği geri verdiğin gün sana para teklif etseydim, alır mıydın?”
Soruyu hiç düşünmeden cevaplayamadım.
Çünkü Emir’in ateşi vardı.
Kiramız gecikmişti.
Scooter’ım her an bozulabilirdi.
Sonunda dürüstçe konuştum.
“Bilmiyorum, hanımefendi.
O gün çok çaresizdim.
Ama bilekliği geri vermeden önce annemin sözünü hatırladım.
Benim için karar o anda verilmişti.”
Valerie Hanım’ın bakışları yumuşadı.
“İşte bu yüzden sana iş teklif ettim.
Zengin olduğun için değil.
Zor durumdayken bile neyin doğru olduğunu unutmadığın için.”
Eczane poşetini biraz daha sıkı tuttum.
“İlaçlar için size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.”
“Teşekkürü kendine sakla.
Emir iyileşsin, yeter.”
Sonra kartvizitindeki adresi bir kez daha gösterdi.
“Yarın dokuzda.
Geç kalma.”
Bu kez hafifçe gülümsedim.
“Merak etmeyin.
Sekizde orada olurum.”
Minibüse bindi ve gitti.
Ben ise scooter’ıma bindim.
Motor yine eski blender gibi ses çıkardı.
Ama ilk kez o ses bana yoksulluğumu hatırlatmıyordu.
Hâlâ borçlarım vardı.
Hâlâ küçük bir odada yaşıyordum.
Hâlâ önümüzdeki ayın kirasını nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum.
Fakat artık bir seçeneğim vardı.
Ve en önemlisi, kendimi savunmak için başımı eğmek zorunda değildim.
Eve vardığımda Emir yatağında oturuyordu.
Beni görünce yüzünde küçücük bir gülümseme belirdi.
“Baba, ilaçları aldın mı?”
Yanına oturdum.
“Evet, oğlum.
Hepsi burada.”
Poşeti açıp ilaçlarını gösterdim.
Emir’in yüzündeki rahatlamayı gördüğümde gözlerim doldu.
“Baba, artık iyileşecek miyim?”
Elini tuttum.
“İnşallah, oğlum.
Birlikte atlatacağız.”
Sonra bir süre sessizce yan yana oturduk.
O akşam ilk kez yarını düşünürken içimde yalnızca korku yoktu.
Küçük masanın üzerinde Valerie Hanım’ın kartviziti duruyordu.
Yanında Emir’in ilaçları…
Ve cebimde, artık hiçbir kapıyı açmayacak olan eski depo anahtarı vardı.
O anahtarı çöpe atmadım.
Çünkü bana bir şeyi hatırlatmasını istiyordum.
İnsan bazen bir kapıyı kaybeder.
Ama o kapının önünde eğilmeyi reddettiğinde, kendi hayatına açılan başka bir kapıyı bulabilir.
Yalnız bir şeyi henüz bilmiyordum.
Ramazan Bey, o sabah yaşananları öylece unutmayacaktı.
Ve Valerie Hanım’ın şirketinde beni bekleyen yeni hayat, geçmişimde saklı başka bir gerçeği de ortaya çıkaracaktı…
Ertesi sabah saat sekizi on geçe Valerie Hanım’ın şirketinin önündeydim.
Üzerimde yıllardır giydiğim temiz ama solmuş gömleğim vardı.
Ayakkabılarımın kenarları açılmıştı.
Scooter’ımı binanın arkasına park etmiştim.
Kapıdaki güvenlik görevlisi beni baştan aşağı süzdü.
“Kimi aramıştınız?”
“Valerie Hanım’la görüşecektim.
Adım Mehmet.”
Bilgisayardan kontrol etti.
“Dokuzdaki görüşme mi?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Bana ziyaretçi kartı verdi.
“Üst kata çıkın.
Sizi bekliyorlar.”
Beni bekliyorlar…
Bu iki kelime bile içime tuhaf bir sıcaklık yaydı.
Yıllardır birilerinin beni beklemesi, bir yere ait olduğumu hissetmek benim için lükstü.
Asansörden çıktığımda Valerie Hanım kapısının önünde duruyordu.
“Mehmet!
Tam zamanında.”
Elimi sıktı.
Sonra beni odasına aldı.
Masasının üzerinde bir sözleşme, görev tanımı ve birkaç belge vardı.
“Önce her şeyi açıkça konuşalım,” dedi.
“Sana verdiğim teklif bir iyilik değil.
Şirketimizin gerçekten bu pozisyonda bir çalışana ihtiyacı var.
Sen de bu işi yapabilecek misin, birlikte göreceğiz.”
İlk kez biri bana acıdığı için değil, yapabileceklerime güvendiği için bir fırsat sunuyordu.
“Öğrenirim, Valerie Hanım.
İşten kaçmam.”
Gülümsedi.
“Bunu zaten biliyorum.”
Sözleşmeyi okudum.
Sabit maaşım, sigortam, çalışma saatlerim ve sorumluluklarım yazılıydı.
Sonra gözüm bir satıra takıldı.
Aylık maaşım, Ramazan Bey’in bana verdiği paranın neredeyse üç katıydı.
Bir an yanlış okuduğumu düşündüm.
