DOLAR
Alış: 46.21
Satış: 46.39
EURO
Alış: 53.07
Satış: 53.28
GBP
Alış: 61.15
Satış: 61.61
Bebeğimi her gün yalnızlıktan ölmesin diye komşuma bırakıyordum
BÖLÜM 3: Yeni Bir Başlangıç
— Bu ismi nerede duydun? — diye fısıldadı annem.
Gözlerimi kapattım.
— Demek doğru.
Ağladığını duydum.
— Evet oğlum.
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
— Erkan benim babam değil miydi?
— Erkan seni kimsenin sevemeyeceği kadar çok sevdi. Sana soyadını, evini, hayatını verdi.
— Bana süslü cümleler kurma anne. Benden koca bir hayatı sakladın.
Annem daha şiddetli ağlamaya başladı.
— Çok gençtim Ali. Ailem baskı yaptı. Kemal’in bir geleceği olmadığını, senin onun yanında sefil olacağını söylediler. Korktum. Sonra Erkan çıktı geldi, bana bir düzen sundu ve Kemal’in öldüğünü öğrendiğimde… Gerçeği sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim.
— Söylemek için hiçbir zaman geç değildi.
Daha fazla dinleyemedim. Kapattım.
O gece uyumadım.
Sabahın üçünde, duvarın öte yanından ne bir ağlama ne de bir ayak sesi geldi. Hiçbir şey.
O sessizlik beni korkuttu.
Şafak vakti kapıyı açtığımda dairemin önünde bez bir çanta buldum. İçinde Kemal’in tüm mektupları ve Müzeyyen Teyze’den bir not vardı.
“Senden hiçbir şey çalmak istemedim. Sadece hayatın benden iki kez aldığı şeyi, kısa bir süreliğine de olsa yaşamak istedim. Beni affet. Bir daha seni rahatsız etmeyeceğim.”
Kapısını çaldım.
Ses yoktu.
Apartman görevlisi, sabah erkenden ağlayarak bir taksiye binip gittiğini söyledi.
— Sadece “Artık ayak bağı olmayacağım” dedi.
Bu sözler beni yalandan daha çok yaraladı.
Eve çıkıp mektuplardan birini açtım ve okudum:
“Ali’ye, yürümeyi öğrendiğinde. Umarım her ayağa kalkmaya çalıştığında birileri seni alkışlar. Ben de sana ulaşmaya çalışıyorum.”
Bir sonraki mektup:
“Ali’ye, on yaşına bastığında. Futbolu mu seviyorsun yoksa annen gibi ağırbaşlı mısın bilmiyorum. Sadece şunu bil; seni düşünmediğim tek bir günüm bile yok.”
Üçüncü mektup beni darmadağın etti:
“Ali’ye, baba olduğunda. Eğer bir gün bir evladın olursa, kimsenin seni sevmenin beklemek olduğuna ikna etmesine izin verme. Sevmek, varmaktır.”
Kemal asla varamadı.
Ama mektupları vardı.
Müzeyyen Teyze’yi hastanelerde, camilerde, terminallerde aradım. Onu üçüncü günün sonunda Esenler Otogarı’nda bir bankta otururken buldum; ne bileti vardı ne de gidecek bir yeri.
Beni görünce korkuyla ayağa kalktı.
— Seni aramayacaktım, yemin ederim.
Kucağımdaki Mert, onun sesini duyunca gülümsedi. Sonra minik ellerini ona doğru uzattı.
Müzeyyen Teyze elini göğsüne götürdü.
— Yavrum…
Derin bir nefes aldım.
— Kızgınım. Canım yandı. Sizi ne zaman affederim, bilmiyorum.
Başını eğdi.
— Haklısın.
— Ama Mert’in hiçbir suçu yok. Ve ben eski sırlar yüzünden daha fazla aile kaybetmek istemiyorum.
Nefesini tutarak bana baktı.
— Eğer geri dönerseniz — dedim — bu sefer komşu olarak değil.
Dudakları titredi.
— Bir babaanne olarak döneceksiniz.
Sanki sonunda evine dönebilmiş gibi ağladı.
Haftalar sonra annem şehir dışından geldi. Hemen kucaklaşmadılar. Gerçek hayat o kadar çabuk iyileşmiyor. Ama Müzeyyen Teyze’nin karşısına oturdu ve ondan af diledi.
Kemal’den, onun almayı hayal ettiği o mavi beşikten, mektuplardan ve korkunun onlardan çaldığı her şeyden bahsettiler.
Aylar sonra Mert, apartman koridorunda ilk adımlarını attı. Müzeyyen Teyze’ye doğru yürüdü, iki kez düştü ve iki kez kendi başına kalktı.
Onun kollarına ulaştığında, Müzeyyen Teyze büfenin üzerindeki Kemal’in fotoğrafına baktı ve fısıldadı:
— Geç kaldın be oğlum… ama sonunda geldin.
O günden beri, her öğleden sonra yan kapıyı çalıyorum ve şöyle diyorum:
— Babaanne, torunun seni görmek istiyor.
Ve o kapıyı; bir evladını kaybetmiş ama minik bir çift kolda yeniden yaşama tutunacak bir sebep bulmuş o kadının gülümsemesiyle açıyor.
