DOLAR
Alış: 46.21
Satış: 46.39
EURO
Alış: 53.07
Satış: 53.28
GBP
Alış: 61.15
Satış: 61.61
Bebeğimi her gün yalnızlıktan ölmesin diye komşuma bırakıyordum
Bebeğimi her gün yalnızlıktan ölmesin diye komşuma bırakıyordum… Ta ki bir öğleden sonra eve vaktinden önce dönüp onun birine şöyle dediğini duyana kadar: “Merak etme, bugün de hiçbir şeyden şüphelenmedi.”
BÖLÜM 1:
Dairenin kapısında donakaldım; bir elimde bebeğin yedek zıbını, kalbim ise yerinden çıkacakmışçasına göğsümü dövüyordu.
Müzeyyen Teyze, İstanbul’un eski semtlerinden biri olan Kadıköy’deki emektar apartmanımızda, hemen yan dairemde yaşıyordu. Yetmişli yaşlarındaydı, yavaş yürürdü, omuzlarından o gri şalını hiç eksik etmezdi; her daim taze demlenmiş çay ve ısıtılmış tarhana çorbası gibi kokardı.
Benim adım Ali Tekin, 39 yaşındayım ve aylardır oğlum Mert’i tek başıma büyütüyorum.
Annesi, o henüz iki aylıkken gitti.
Ne bağırdı ne de olay çıkardı. Sadece kapının yanına bir bavul bıraktı ve şöyle dedi:
— Yapamıyorum Ali. Ben anne olmak için doğmamışım.
Mert’i alnından öptü ve sanki biz, kapıyı kapatınca silinebilecek bir hataymışız gibi ortadan kayboldu.
O günden sonra hayatım; biberonlar, uykusuz geceler, bezler, borçlar ve her türlü feryattan daha ağır gelen bir sessizlikten ibaret oldu.
Bir gece yarısı, ağlamayı kessin diye Mert’i kucağımda sallarken, duvarın arkasından hıçkırık sesleri duydum. Acı çekmiyordu. Yalnızlıktan ağlıyordu.
Ertesi gün koridorda Müzeyyen Teyze’yi gördüm. Elindeki pazar poşetleri yere saçılmıştı ve kimse ona yardım etmiyordu. Birkaç portakalı yerden topladım; o da bana mahcubiyetle gülümsedi.
Gözleri kan çanağı gibiydi.
O an aklıma bir fikir geldi.
— Müzeyyen Teyze, Mert’e yarım saat bakabilir misin? Acil bir işim var.
Sanki ona bir mucize bahşetmişim gibi yüzüme baktı.
— Bebeğini bana mı bırakacaksın?
— Evet. Size güveniyorum.
Onu kucağına alırken elleri titredi ama bebeği göğsüne bastırdığı anda yüzü değişti. Sanki yıllardır kapalı duran bir evin penceresi aniden açılmış gibiydi.
O günden itibaren Mert’i ona götürmeye başladım.
Önce yarım saatliğine. Sonra bir saatliğine. Sonra neredeyse her öğleden sonra.
Ben bankaya, markete ya da bir işimi halletmeye gittiğimi söylüyordum. Gerçek şu ki, çoğu zaman sadece bir parkta oturup elimde soğumuş bir çayla nefes almaya çalışıyordum.
Mert’in bir kucağa ihtiyacı vardı. Benim tükenmemeye ihtiyacım vardı. Onun ise yeniden yaşadığını hissetmeye ihtiyacı vardı.
Ta ki o Perşembe gününe kadar.
Zıbını unuttuğum için eve erken döndüm. Müzeyyen Teyze’nin kapısı aralıktı.
Tam kapıyı çalacaktım ki sesini duydum.
— Evet, burada, benimle… Merak etme. Bugün de hiçbir şeyden şüphelenmedi.
Kanım dondu.
Kapıyı iterek içeri girdim.
Müzeyyen Teyze, kucağında Mert ile oturuyordu. Önünde genç bir adamın eski bir fotoğrafı… ve üzerinde benim adım yazılı olan sararmış bir zarf duruyordu.
Neler olacağına dair en ufak bir fikrim yoktu…
BÖLÜM 2: Yüzleşme
— Neler oluyor burada? — diye sordum, sesim bir yabancının sesi gibi geliyordu kulağıma.
Müzeyyen Teyze irkildi. Mert ağlamaya başladı.
— Ali, lütfen…
— Bana “lütfen” demeyin. Sizi duydum. Kimin şüphelenmemesi gerekiyordu? Ve neden üzerimde ismim yazan bir zarf var sizde?
Mert’e daha sıkı sarıldı ama yüzümdeki ifadeyi görünce artık kaçamayacağını anladı. Bebeği titreyen ellerle bana uzattı.
Oğlumu aldım ve bir adım geri çekildim.
Masadaki fotoğraftaki adam sanki beni izliyordu. Otuzlarında olmalıydı. Koyu saçlı, içten bir gülüşü, beyaz bir gömleği vardı. Gözlerindeki bir şey beni rahatsız etti. Tanıdıktı.
— O adamın adı Kemal’di — dedi.
— Oğlunuz mu?
Başını salladı.
— Tek oğlum.
Sırtımdan aşağı bir ürperti indi.
— Benim onunla ne ilgim var?
Müzeyyen Teyze eski bir bisküvi kutusunu açtı. İçinde mektuplar, eski fotoğraflar, bir hastane bilekliği ve gazete kupürleri vardı.
Küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta yeni doğmuş bir bebeği kucağında tutan genç bir kadın vardı.
Çok daha genç olmasına rağmen onu hemen tanıdım.
O kadın benim annemdi.
— Bunu nereden buldunuz? — diye sordum.
— Leman, Kemal’in sevgilisiydi.
— Annem bana hiçbir zaman Kemal diye birinden bahsetmedi.
— Çünkü ailen onu silmek için elinden gelen her şeyi yaptı.
Güldüm ama sinirden.
— Benim babam Erkan Tekin’di. Beni o büyüttü. Yanımda o vardı. Ben yirmi iki yaşındayken öldü ve tabutunu ben taşıdım.
— Erkan senin hayatındaki babandı — dedi Müzeyyen Teyze — Ama Kemal senin öz babandı.
Ayağımın altındaki yerin kaydığını hissettim.
— Sakın… Sakın bunu söylemeyin.
Sessizce ağladı.
— Leman hamile kaldığında Kemal henüz on yedi yaşındaydı. Fakirdi, sabahları bir matbaada çalışır, akşamları okurdu. Deden onu asla istemedi. Kızının hayatını mahvedeceğini söyledi. Sen doğduğunda onu hastaneye bile sokmadılar. Sonra Leman, Erkan’la evlendi ve buralardan gittiler.
— Yalan söylüyorsunuz.
— Keşke öyle olsaydı.
Bana zarfı uzattı.
“Ali için, zamanı geldiğinde.”
Yazı beni titretti. Annemin çocukluğumdan beri komodinin çekmecesinde sakladığı bir nottaki yazıya çok benziyordu.
— Kemal senin için yıllarca mektup yazdı — dedi Müzeyyen Teyze — Seni aramaktan hiç vazgeçmedi.
— Öyleyse neden hiç gelmedi?
Oğlunun fotoğrafına baktı.
— Çünkü Bolu yolunda bir kazada öldü. Leman’ın seninle orada yaşadığına dair bir duyum almıştı. Bu mektup ceketinin cebindeydi.
Mert, sanki o da dinliyormuş gibi ağlamayı kesti.
— Ya siz? — dedim öfkeyle — Siz neden beni aramadınız?
Müzeyyen Teyze başını öne eğdi.
— Çünkü herkesi suçladım. Leman’ı, ailesini, kaderi… Hatta bebek olmana rağmen seni bile. Sonra, sen buraya taşındığında ve posta kutusunda ismini gördüğümde, o kişinin sen olduğunu anladım. Ama korktum.
— Neyden korktunuz?
— Benden nefret etmenden. Mert’i benden almandan. Hayatın bana geri verdiği tek şeyi tekrar kaybetmekten.
Oğluma baktım.
O an en acı gerçeği anladım: O, Mert’e bir komşu olarak bakmıyordu. Bir babaanne olarak bakıyordu.
Ve yine de bana yalan söylemişti.
Mert kucağımda, dairesinden çıktım ve evimden annemi aradım.
— Anne… Kemal kimdi?
Hattın öteki ucunda öyle uzun bir sessizlik oldu ki, o daha tek kelime etmeden her şey doğrulanmış oldu.
