DOLAR
Alış: 49.42
Satış: 49.62
EURO
Alış: 55.42
Satış: 55.65
GBP
Alış: 65.75
Satış: 66.24
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
19.10.2026
35 Yıllık Kocam Kanser Olduğumu Öğrenince Beni Terk Etti, Bir Yıl Sonra Arkadaşının Getirdiği Kutuyu Açınca Yıkıldım
- Elimdeki kâğıdın üzerinde bir hastanenin adı, Fikret’in kimlik bilgileri ve ölüm tarihi yazıyordu. Altı ay önce. Altı ay önce ölmüştü. Kâğıdı yeniden okudum. Harfler birbirine karışıyordu. Ölüm belgesinin altında kalp yetmezliğine bağlı gelişen komplikasyonlardan söz ediliyordu. “Fikret öldü mü?” diye fısıldadım. İhsan başını salladı. “Evet, Şükran. Çok üzgünüm.” “Altı aydır biliyordun da bana söylemedin mi?” İhsan gözlerini kaçırdı. “Fikret bana bunu söylememem için yalvardı. Ama şimdi anlıyorum ki senin adına böyle bir karar vermemeliydim.” İçimdeki acıya öfke karıştı. “Nasıl yapabildiniz bunu? Ben onun için yıllarca ağladım. Hastane koridorlarında beni neden bıraktığını düşündüm. O sırada ölmüş olduğunu bile bilmiyordum!” İhsan hiçbir mazeret üretmedi. “Haklısın,” dedi. “Sana gerçeği söylemeliydim.” Kutuyu kendime doğru çektim. Ölüm belgesinin altında başka evraklar, birkaç fotoğraf ve kalın bir zarf vardı. Zarfın üzerine Fikret’in el yazısıyla adım yazılmıştı. “Şükran’ıma.” O kelimeyi otuz beş yıl boyunca sayısız kez duymuştum. Ama son bir yıldır özlemekten çok nefret ettiğimi sandığım adamın el yazısıyla yeniden görmek içimi parçaladı. Zarfı açtım.
- “Sevgili Şükran, Bu mektubu okuyorsan artık hayatta değilim. Önce senden özür dilemek istiyorum. Seni hayatının en zor gününde yalnız bıraktım. Bunun haklı bir gerekçesi olmadığını biliyorum. Ama neden böyle korkunç bir karar verdiğimi öğrenmeni istiyorum.” Mektubu okumayı bırakıp İhsan’a baktım. “Ne olmuş ona?” “Doktorlar birkaç ay önce ciddi bir kalp hastalığı olduğunu söylemişlerdi. Senin teşhisinden kısa süre önce kontrolleri başlamıştı. Durumu sandığımızdan ağırmış.” “Bana neden söylemedi?” “Seni daha fazla üzmek istemediğini söyledi.” Başımı iki yana salladım. “Ben onun karısıydım. Üzülüp üzülmeyeceğime, yanında durup durmayacağıma ben karar vermeliydim.” İhsan sessizce başını eğdi. Mektuba devam ettim. Fikret, kalbindeki rahatsızlığı öğrendiğinde büyük bir korkuya kapılmış. Doktorları tedavi seçeneklerini anlatmış, yakın takip önermiş. Ancak hastalığının seyri ve yaşadığı başka sağlık sorunları nedeniyle geleceğin belirsiz olduğunu söylemişler. Benim kanser olduğumu öğrendiği gün kendi korkularını bir kenara bırakmaya çalışmış. Fakat ilk tedavim yaklaşırken paniğe kapılmış. “İkimiz de hastaydık,” diye yazmıştı. “Sana bakamayacağımdan, bir gün ansızın ölüp seni daha da büyük bir acıyla baş başa bırakacağımdan korktum. Kendimce senden uzaklaşırsam benim için üzülmeyeceğini düşündüm.” Gözlerimi kapattım. “Ah Fikret,” diye fısıldadım. “Nasıl böyle düşünebildin?” Mektubun devamındaki satırlar daha da ağırdı. “Sana kızgınlık bırakmanın, yas bırakmaktan daha kolay olduğunu sandım. Benden nefret edersen hastalığınla mücadele ederken beni düşünmezsin diye düşündüm. Oysa seni korumaya çalışırken seni cezalandırmış oldum.” Elimdeki kâğıdı sıktım. “Beni korumamış,” dedim. “Beni tek başıma bırakmış.” İhsan yavaşça cevap verdi. “Evet. Bunu ben de ona söyledim.” “Peki neden engellemedin?” “Çok uğraştım. Ama beni dinlemedi.” Mektupta Fikret’in boşanmadan sonra yaşadıkları da anlatılıyordu. İlk aylarını küçük bir kiralık dairede geçirmiş. Tedavisine devam etmiş, doktor kontrollerine gitmiş. Sağlık durumu kötüleştikçe dışarı çıkması zorlaşmış. Bütün bunları çocuklarımızdan da saklamış. “Bir gün gerçeği söylemek zorunda kalacağımı biliyordum,” diye yazmıştı. “Ama senin iyileştiğini görmeyi o kadar istedim ki bütün hayatımı bu düşünceye bağladım.” İşte o satırda yeniden durdum. Benim iyileşmemi beklemişti. Ama beklerken aramızdaki son konuşma fırsatlarını da yok etmişti. Kutunun içinden küçük bir not defteri çıkardım. İlk sayfada tedavi tarihlerim yazıyordu. İkinci sayfada çocuklarımızın doğum günleri. Üçüncü sayfada torunumuzun ilk yaş günü için alınacak hediyelerin listesi. Fikret ayrıldığı hâlde ailemizle ilgili küçük ayrıntıları kaydetmişti. Bir sayfanın kenarında şu cümle vardı: “Şükran bugün üçüncü tedavisine girdi. Umarım kendini iyi hissediyordur.” Başka bir sayfada: “İhsan, çocukların ona yemek götürdüğünü söyledi. İyi ki yanındalar.” Defteri kapattım. “Demek İhsan, ona benden haber veriyordun.” “Evet. Genel olarak nasıl olduğunu soruyordu. Ben de bildiklerimi anlatıyordum.” “Ama bana onun durumunu anlatmadın.” “Anlatmadım. Bunun yanlış olduğunu şimdi daha iyi görüyorum.” İhsan’ın gözleri dolmuştu. “Şükran, seni böyle bir sırla baş başa bıraktığım için üzgünüm.” Bir süre konuşmadık. Sonunda ona bir soru sordum. “Fikret yalnız mı öldü?” “Hayır. Hastanedeydim. Yanındaydım.” “Beni sordu mu?” İhsan başını salladı. “Son günlerinde sık sık adını söyledi. Bir kez daha aramak istedi ama yapamadı. Seni görmekten çok, sana ne söyleyeceğinden korkuyordu.” Bu sözler içimde yeni bir acı yarattı. Bir yıl önce ona ne kadar kızgın olursam olayım, ölüm döşeğinde olduğunu bilseydim gitmek isterdim. Belki konuşurduk. Belki affetmezdim. Ama karar benim olurdu. “Mezarı nerede?” diye sordum. İhsan bana adresi verdi. Fikret’in başka bir şehirde, annesiyle babasının bulunduğu aile mezarlığına defnedildiğini öğrendim. “Cenazesinde kimler vardı?” “Ben, kardeşi ve birkaç eski arkadaşı.” “Çocukları bile bilmiyor mu?” İhsan başını eğdi. “Hayır.” İşte o an öfkem yeniden yükseldi. “Bu sır burada bitecek,” dedim. “Çocuklarım babalarının öldüğünü başka birinden öğrenmeyecek.” İhsan anlayışla başını salladı. O gittikten sonra telefonumu elime aldım. Önce kızımı, sonra oğlumu aradım. İkisini de eve çağırdım. Geldiklerinde kutu hâlâ masanın üzerindeydi. “Annenize bir şey mi oldu?” diye endişelendi oğlum. “Hayır,” dedim. “Ama babanızla ilgili bilmeniz gereken çok önemli bir şey var.” Onlara ölüm belgesini gösterdim. Kızım önce inanmadı. “Bu gerçek olamaz. Geçen yıl babamla konuşmaya çalıştım. Bana hiçbir şey söylemedi.” Oğlum ellerini saçlarına götürdü. “Altı ay önce mi ölmüş? Bunu neden şimdi öğreniyoruz?” Açıklayabildiğim kadarını anlattım. Fikret’in hastalığını, korkularını, yazdığı mektubu ve İhsan’ın sakladığı gerçeği. Kızım hıçkırarak ağladı. “Babam bize güvenmedi mi?” Oğlum öfkeyle ayağa kalktı. “Ölürken yanında olabilirdik. Bizi buna bile ortak etmedi.” Onlara sarıldım. “Biliyorum,” dedim. “Ben de aynı şeyi hissediyorum.” O gece üçümüz uzun süre konuştuk. Babalarının hatalarını inkâr etmedik. Ama onunla geçirdiğimiz güzel yılları da silmedik. Bir hafta sonra mezarını ziyaret etmeye karar verdik. Yola çıkmadan önce Fikret’in mektubunu yeniden okudum. Son sayfasında bir not daha vardı. “Şükran, bir gün denizi görmeye gitmeni istiyorum. Birlikte yapmayı planladığımız yolculuğu erteleme. Ama bunu benim için değil, kendin için yap. Çünkü senin hayatın benim korkularımdan çok daha büyük.” Mektubu çantama koydum. Mezarlığa vardığımızda hava serindi. Fikret’in adı küçük mermer taşın üzerinde yazıyordu. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğum adam artık karşımda değildi. Mezarının önüne diz çöktüm. “Sana çok kızgınım, Fikret,” dedim. “Bunu bilmeni isterdim.” Çocuklarım biraz geride bekliyordu. “Otuz beş yıl boyunca birlikte yaşadık. İyi günlerde de kötü günlerde de birbirimizin yanında olacağımıza söz verdik. Sen korktuğunda bana güvenmek yerine kaçtın.” Gözyaşlarım toprağa düştü. “Keşke bana gerçeği anlatsaydın. Keşke son günlerinde elini tutabilseydim. Ama bunların hiçbirini artık değiştiremeyiz.” Bir süre sessiz kaldım. “Seni sevdim, Fikret. Hâlâ sevdiğim yanların var. Ama yaptığın şeyin doğru olduğunu söylemeyeceğim.” Oğlum yanıma gelip omzuma dokundu. Kızım da diğer yanımda durdu. Üçümüz birbirimize sarıldık. Eve döndüğümüzde uzun zamandır kapalı duran fotoğraf albümlerini çıkardık. Çocuklarımızın küçükken çekilmiş fotoğraflarına baktık. Fikret’in doğum günlerinde yaptığı komik şakalara güldük. Sonra bir fotoğrafta onu görünce yeniden ağladık. Yas tutmak bazen aynı anda hem gülmek hem ağlamakmış. O gün bunu öğrendim. Aradan iki ay geçti. Doktor kontrollerime düzenli olarak devam ettim. Tedavinin olumlu sonuç vermesi çok değerliydi ama bunun her şeyin tamamen geride kaldığı anlamına gelmediğini biliyordum. Sağlığımı takip etmeye, bedenimi dinlemeye ve gerektiğinde yardım istemeye devam ettim. Bir sabah kızım beni aradı. “Anne, denize gitmeye ne dersin?” Pencereden dışarı baktım. “Bilmiyorum,” dedim. “Babanla gidecektik.” “Biliyorum. Ama şimdi birlikte gidebiliriz.” Bir hafta sonra üçümüz ve küçük torunumuzla sahil kasabasına gittik. Denizi gördüğümde içimde hem hüzün hem sevinç vardı. Fikret’le kurduğumuz hayalin gerçekleşmesine üzülmeden sevinmek mümkün değildi. Ama çocuklarımın yanımda olması bana güç veriyordu. Akşamüstü kumsalda yürüdük. Torunum kumdan kaleler yaptı. Oğlum deniz kabukları topladı. Kızım fotoğraflarımızı çekti. Güneş batarken biraz yalnız kalmak istediğimi söyledim. Kıyıya yakın bir banka oturdum. Çantamdan Fikret’in mektubunu çıkardım. Son kez okudum. Ardından küçük bir deftere kendi cevabımı yazdım. “Fikret, Seni anlamaya çalıştım. Korktuğunu, hastalığını ve beni kaybetme düşüncesine dayanamadığını artık biliyorum. Ama korkun, beni terk etmeni haklı çıkarmıyor. Sen benim yerime karar verdin. Beni üzülmekten koruyacağını sandın. Oysa gerçeği öğrenme, yanında kalma ya da ayrılma hakkımı elimden aldın. Sana duyduğum sevgi, yaşattığın acıyı yok etmiyor. Yaşattığın acı da birlikte geçirdiğimiz mutlu yılları silmiyor. Artık bunların ikisini de kabul ederek yaşamayı öğreneceğim. Ve bundan sonra kendimi yalnızca birinin eşi olarak değil, kendi hayatı olan bir kadın olarak da göreceğim.” Defteri kapattım. Denizden gelen rüzgâr saçlarımı hafifçe savurdu. Fikret’in yokluğunu sonsuza kadar hissedeceğimi biliyordum. Ama artık onun verdiği yanlış kararların bütün geleceğimi belirlemesine izin vermeyecektim. Kızım uzaktan seslendi. “Anne, gel! Torunun seni bekliyor!” Ayağa kalktım. Ayakkabılarımı elime aldım ve kumların üzerinde yürümeye başladım. Torunum beni görünce koşarak kollarını açtı. “Babaanne, kalemize bak!” Eğilip ona sarıldım. “Çok güzel olmuş,” dedim. Küçük eliyle beni kumsala çekti. O an fark ettim ki hayatımın son bir yılı yalnızca hastalık, terk edilme ve kayıptan ibaret değildi. Çocuklarımın sevgisi, torunumun kahkahası ve yeniden ayağa kalkabilmek için gösterdiğim çaba da bu hikâyenin parçasıydı. Fikret’in bıraktığı kutu geçmişin acı gerçeğini açıklamıştı. Ama geleceğimin içinde ne olacağına artık o kutu karar vermeyecekti. Güneş denizin üzerinde alçalırken torunumla kumdan kalenin yanına oturdum. İlk kez uzun zamandır yarını düşündüğümde korkudan çok umut hissediyordum. Otuz beş yıl boyunca bir adamın eşi olmuştum. Sonra onun terk ettiği kadın, ardından ölümüne yas tutan eski eşi olmuştum. Ama bütün bunların ötesinde hâlâ Şükran’dım. Ve hayatımın geri kalanını, kendimden vazgeçmeden, sevdiklerimin yanında ve gerçeği saklamadan yaşamaya kararlıydım.
Benzer Galeriler
-
Ekrem İmamoğlu, itirafçı sanık Adem Soytekin’in sorularını yanıtladı
-
Siyaset kulislerini hareketlendiren gelişme
-
Nikah esnasındaki tavırları
-
Suudi Arabistan’da kritik toplantı!
-
Aliyev’den Dikkat Çeken Açıklama!
-
Kocam, ailesini tatile götürmek için Platinum kartımı çalmıştı. Kartı iptal ettiğimde bana bağırarak, “Hemen yeniden aktif et, yoksa senden boşanırım!” diye tehdit etti


