- Anadolu’nun o uçsuz bucaksız, bozkır kokan köylerinden birinde, annemi toprağa verdiğimiz o kara gecenin sabahında, evimizdeki o küçük, rutubetli oda ilk defa bu kadar soğuk ve anlamsızdı. Amcam Yusuf… Köylünün “Budala Yusuf” dediği, çocukların “deli” diye taş attığı o koca yürekli adam, yirmi yılı aşkın süredir sığındığı o yuvadan, arkasında tek một toz tanesi bile bırakmadan göçüp gitmişti. Odamın kapısını açtığımda, yatağının o her zamanki gibi asker nizamıyla düzeltilmiş haliyle karşılaştım. Bir not yoktu, một veda yok mu? Sadece bir boşluk. Deli gibi köyün her yanına koştum. “Amca!” diye bağırdım, sesim o yaşlı çınar ağaçlarının arasında yankılanıp geri döndü. Kimse görmemişti. Kimse umursamamıştı. Sonunda, köyün arka yamacındaki o asırlık, gövdesi çatlamış ulu ahlat ağacının altında buldum onu. Sırtını ağaca yaslamış, kucağında paslı bir teneke kutuyu sıkı sıkı tutuyordu. Gözleri yoldaydı. Beni gördüğü an, o çocuksu, o masum tebessümü yüzünde çiçek açtı: “Leyla… Yusuf amcan budala değil, Leyla.” Amcamın adı Yusuf Viễn Chu’ydu. Ama kimse bu adı tam söylemezdi. O, hep biraz “eksik” görülürdü. Konuşması yavaştı, dünyayı bizden farklı bir ritimle algılardı; yürürken adımlarını sayar, bazen durup bir karıncanın yolculuğunu dakikalarca izlerdi. Babam, amcamın küçükken geçirdiği o ağır ateşli hastalıktan sonra beyninin “biraz yandığını” söylerdi. Dedem erken ölünce, babaannem başka bir yere gelin gidince, babam amcamı yanına almış. Annem ilk başta çok direnmişti. Kim bir “budalayı” evinde beslemek ister ki? Ama babamın o sert sesi hala kulağımda: “O benim öz kardeşim, ben bakmazsam kim bakacak bu cana?” Annem çok tabak kırdı, çok kez evi terk edip babasının evine gitti. Ama Yusuf amcam hiç susmadı, hiç küsmedi. Köyün tarlasında, tavukların kümesinde, ocağın başında… Nerede en ağır iş varsa amcam oradaydı. Annem ona bağırdığında bile sadece başını öne eğer, o mahcup gülümsemesiyle işine devam ederdi. Beş yaşımdayken, köyün çocukları beni köşeye sıkıştırıp “Budalanın yeğeni de budala olur!” diye taş yağmuruna tuttuklarında, amcam fırlayıp gelmişti. Kendini bana siper etmiş, o küçük taşların sırtına inmesine izin vermişti. Eve döndüğümüzde annem tam amcama kızacakken, “O beni korudu anne, sırtı hep yara içinde,” diye hıçkırarak ağlamıştım. Annem o gece durdu. Sustu. İlk defa amcamın tabağına iki tane fazla yumurta koydu. Amcam o tabağa öyle bir baktı ki, sanki hayatının en büyük hazinesini bulmuş gibiydi. Sonra yumurtanın birini yavaşça benim tabağıma bıraktı. Annem o an arkasını döndü, gözleri kan çanağı gibi olmuştu. İşte o günden sonra annem amcama başka baktı. Ağzı yine sertti ama kışın ona en sıcak yün çorapları örer, hastalandığında başucunda beklerdi. Babam hep, “Annenin dili zehir ama yüreği baldır,” derdi. Amcam da yanımızda durur, gözlerini kısıp sadece gülümserdi. Yıllar böyle geçti. Ben okudum, İstanbul’a gittim, bir mimar oldum. Şehrin o parıltılı, yalanlarla dolu hayatına karıştım. Evlendim. Murat ile o camdan saraylarda yaşamaya başladım. Ama ne zaman köye dönsem, amcam köyün girişinde beni bekliyor olurdu. Cebinde o yapış yapış olmuş, 5 kuruşluk Akide şekerlerinden biri mutlaka bulunurdu. “Leyla geldi! Leyla geldi!” diye bağırışını hala duyarım. Babamın o amansız hastalığı, karaciğer kanseri, bizi bir gecede yıktığında amcam hiç ağlamadı. Sadece babamın başucunda oturdu. Günlerce uykusuz kaldı, babamın terini sildi, ona su verdi. Babam öldüğünde, amcam sadece üç kez diz çöküp yere vurdu. “Ağabey…” dedi sadece. Başka bir kelime çıkmadı ağzından. Annem babamdan sonra bir yıl bile dayanamadı. Cenazeden sonra kocam Murat yanıma gelip, “Başın sağ olsun, dönelim mi artık?” dedi. Sesindeki o ‘hadi bitsin de gidelim’ tonu canımı yaktı. Kayınvalidemler köyün “tozuna toprağına” gelmemişlerdi bile. “Amcamı ne yapacağız?” diye sordum Murat’a. “İstanbul’da bir deliyle mi yaşayacağız Leyla? Bir huzurevine falan bakarız ya da köyde kalsın, para göndeririz,” dedi. Amcam bunu duymuş muydu? Bilmiyorum. Ama o sabah, o sessizce evden ayrılmıştı. Şimdi karşımda, ulu ahlatın altında o paslı kutuyla oturuyordu. “Budala değilim Leyla,” dedi tekrar. “Ağabeyim gitti, yengem gitti… Yusuf amcan artık yük olmaz.” Kutuyu bana uzattı. Kapağını açtığında gördüğüm şey, ne altın ne paraydı; benim yirmi yıl boyunca ona verdiğim şeker kağıtları, kırık oyuncaklarım ve babamın ona verdiği tek bir eski saat. Bir de, her ay gizlice biriktirdiği o buruşmuş liralar… Gözlerimden yaşlar süzülürken, asıl “budalanın” kim olduğunu anladım. Şehrin kalabalığında, gösterişli koltuklarda oturan bizler mi, yoksa sevgi uğruna kendini feda eden bu koca adam mı? O an kararımı verdim. Bu bir yıkılış değil, yeniden inşanın başlangıcıydı.
- Ulu ahlat ağacının gölgesinde, amcamın o nasırlı elleriyle uzattığı paslı teneke kutunun kapağını açtığımda, zamanın durduğunu hissettim. İçinden çıkanlar, biriktirilmiş zenginlikler değil, saf bir sevginin enkazıydı. Benim beş yaşındayken ona verdiğim kırık bir oyuncak araba, okulun ilk günü saçımda taşıdığım sönmüş bir kurdele, babamın ona bir zamanlar hediye ettiği ama hiç takmadığı, kurmalı, eski bir kol saati… Ve her ay ona verdiğimiz, harcamaya kıyamadığı, kenarları sararmış liralar. “Yük olmaz…” Bu kelime, o sıska bedeninden nasıl çıkmıştı? Amcam, o çocuksu aklıyla, benim Murat’la olan o camdan şatodaki huzursuzluğumu, kayınvalidemin o iğneleyici bakışlarını, bizim “görünmez” sandığımız o şehirli utancımızı sezmişti. Meğer o, hepimizden daha iyi görüyormuş dünyayı. Biz, İstanbul’un o uğultulu gürültüsünde ruhumuzu kaybederken, o, bozkırın sessizliğinde saf sevgiyi korumayı başarmıştı. “Amca,” dedim, sesim hıçkırıklara boğulurken. “Sen hiç yük olmadın. Biz… Biz sana yük olduk.” Onu o ağacın altından kaldırmak, o paslı kutuyu tekrar kucağına vermek ve o rutubetli odaya geri götürmek… Bu, sadece onu değil, kendimi de kurtarma operasyonuydu. Eve döndüğümüzde, odasında her şey aynıydı. Yatağın nizamı, havadaki o tanıdık toz kokusu. Sanki hiç gitmemiş, sadece bizden biraz uzaklaşıp bize kendimizi göstermişti. Murat, İstanbul’a dönmek için sabırsızlanıyordu. “Hadi Leyla, her şeyi hallettik, çocuklar bekliyor,” dediğinde, ona ilk defa yabancı birine bakar gibi baktım. O parıltılı cam saray, o lüks cip, o gösterişli davetler… Hepsi birer yalandı. Asıl gerçek, bu odada, o yorganın altında yatan adamın sessizliğindeydi. “Ben kalıyorum Murat,” dedim, sesim şaşırtıcı bir şekilde kararlıydı. “Amcamı bırakamam.” Murat’ın yüzündeki o şaşkınlık, yerini öfkeye bıraktı. “Ne saçmalıyorsun sen? İstanbul’daki hayatın, işin, çocukların ne olacak? Bir budala için mi her şeyi feda ediyorsun?” “Budala…” Bu kelimeyi son kez ondan duymuştum. “O budala değil Murat. O, bu dünyada kalan tek gerçek. Ve ben, o gerçeği koruyacağım.” Murat gitti. Arabasının motor sesi köyün sessizliğinde kaybolurken, içimdeki o büyük yükün de onunla birlikte gittiğini hissettim. İstanbul’daki evimizi, işimi, her şeyi geride bıraktım. Amcamla birlikte, o eski evi yeniden canlandırdık. Bahçedeki mor salkımları budadık, tavukların kümesini onardık, ocağın başında tekrar çay demledik. Amcam artık daha az konuşuyordu ama gözleri daha parlaktı. Yürürken hala adımlarını sayıyordu ama artık benimle birlikte yürüyordu. Cebindeki o 5 kuruşluk Akide şekerlerini, artık kendi torunlarıma, Elif’e ve Cem’e, köye geldiklerinde veriyordu. Yıllar sonra, bir sabah uyandığımda, amcamın odası yine boştu. Ama bu sefer, o paslı kutu yatağının üzerinde duruyordu. Ve kapağı açıktı. İçinden çıkan tek şey, benim ona yıllar önce verdiğim, üzerinde “Dünyanın En İyi Amcası” yazan o küçük, el yapımı madalyondu. Gittim, ulu ahlat ağacının altına baktım. Orada yoktu. Sonra, köyün mezarlığına, babamın ve annemizin yanına gittim. Orada, toprağın üzerinde sakin bir şekilde yatıyordu. Yüzünde, o tanıdık, o masum tebessüm vardı. Adalet, en sonunda yerini bulmuştu. O, hiç “kötü” olmamıştı. O, sadece bu dünyanın kaldıramayacağı kadar “iyi”ydi. Ve ben, onun o saf sevgisinin mirasçısı olarak, onun o sessiz hikayesini bozkırın rüzgarlarına anlatmaya devam edeceğim. Çünkü gerçek sevgi, hiçbir zaman yük olmaz. O, sadece taşınmayı bekleyen en ağır, en değerli hazinedir. O sabah uyandığımda, evin içindeki o tanıdık, ağır sessizlik bu sefer farklıydı. Amcamın odasına yöneldiğimde, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Kapıyı araladım. Yatak yine o kusursuz nizamıyla toplanmıştı. Çarşaflar, sanki üzerine hiç yatılmamış gibi pürüzsüz; oda, sanki hiç yaşanmamış gibi tertemizdi. Ama bu sefer, o paslı demir kutu yatağın tam ortasında duruyordu. Kapağı aralıktı. Hızla köyün arka yamacına, o her zaman sığındığı ulu ahlat ağacına doğru koştum. Nefes nefese kaldığımda, onu ağacın altında, gövdesine yaslanmış halde buldum. Gözleri kapalıydı. Yüzünde, hayatı boyunca taşıdığı o çocuksu, o kimseden bir şey beklemeyen masum tebessüm donup kalmıştı. Yusuf Amcam, bu dünyadaki sessiz nöbetini bitirmişti. Elinde, çocukken ona verdiğim ve o paslı kutuda yıllarca sakladığı o küçük, kırık oyuncak araba vardı. Sıkı sıkı tutuyordu; sanki bu dünyadan götürebileceği tek değerli şey oymuş gibi. Dizlerimin üzerine çöktüm. Bozkırın rüzgarı, ulu ahlatın yapraklarını hışırdatırken, aslında “budala” olanın biz olduğumuzu bir kez daha anladım. Biz, paranın, itibarın, şehirli kibirlerimizin peşinde ruhumuzu parça parça satarken; o, biriktirdiği şeker kağıtlarında ve kırık oyuncaklarda saf bir aşkı diri tutmuştu. Murat ve ailesi, cenazeye gelmediler. Onlar için bu, sadece “bir delinin ölümüydü”. Ama köyün tüm çocukları oradaydı. O “Budala Yusuf” diye taş atan elleriyle, bu sefer tabutuna omuz verdiler. Onu babamın ve annemin yanına defnettikten sonra eve döndüm. O paslı kutuyu elime aldım. En altta, buruşmuş bir kağıt parçasına rastladım. Üzerinde babamın yazısı vardı: “Yusuf, bu paralar senin değil, Leyla’nın çeyizi için. Sen sadece sakla, kimseye söyleme.” Amcam yirmi yıl boyunca, her gün aç yatma pahasına, babamın ona emanet ettiği o birkaç lirayı biriktirmiş, benim “şehirli” hayatımın sigortası yapmıştı. O, akıl hastası değildi; o, sadakatin ta kendisiydi. Hemen o gece kararımı verdim. Murat’a gönderdiğim boşanma dilekçesinin yanına, o paslı kutudan çıkan eski bir şeker kağıdını koydum. Altına tek bir cümle yazdım: “Senin dünyan bu kağıt kadar renkli ama içi o paslı kutu kadar boş.” İstanbul’daki o cam sarayı, o sahte unvanları elimi bile sürmeden terk ettim. Köydeki o kerpiç evi, Amca Yusuf’un anısına bir “Çocuk Kütüphanesi”ne dönüştürdüm. Bahçesindeki o ulu ahlat ağacının altına bir bank koydurdum. Üzerine de pirinç bir levha çaktırdım: “Burada, dünyanın en akıllı adamı dinlendi.” Şimdi her akşam o bankta oturup çayımı yudumlarken, rüzgarın adımlarını saydığını duyuyorum. Bir, iki, üç… Amcamın o yavaş, emin adımları. Artık hiçbir yere yetişmek zorunda değilim. Artık kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilim. Çünkü Yusuf Amcam bana en büyük dersi vermişti: İnsan, sadece kalbiyle görebilir; asıl görülmesi gerekeni gözler seçemez. Bozkır uyanırken, ben artık sadece “Đường Đường”üm. Kendi yolunu adımlarıyla değil, kalbiyle sayan o küçük kız. Ve bu sessizlik, hayatım boyunca duyduğum en anlamlı melodi.

