- Tam 15 yıl boyunca her yılbaşı kutlamasında ailem beni “unutmayı” bir alışkanlık haline getirdi. Bir kez değil, iki kez değil… Tam on beş yıl. Her yıl gerçeği aynı şekilde öğrenirdim: Gece yarısı Instagram’a yüklenen fotoğraflar, birbirine uyan rengârenk pijamalarıyla poz veren kuzenler, elde şarap kadehleriyle gülümseyen yengeler ve tavana kadar uzanan devasa çam ağacının yanında gururla duran anne babam. Fotoğrafın altına mutlaka şu not düşülürdü: “Tüm aile bir arada olmaktan daha güzel bir şey yok.” Tüm aile oradaydı. Bir tek ben hariç. Hesap soracak olsam annem Sevim Hanım iç çekip, “Ah kızım, senin işlerinin çok yoğun olduğunu düşündük,” derdi. Babam Vedat Bey, “Yılbaşını alınganlık yapıp tatsızlığa dönüştürme,” diye geçiştirirdi. Kız kardeşim Leyla ise “Zaten ortama hep tuhaf bir enerji getiriyorsun,” diyerek kestirip atardı. Zamanla sormayı da beklemeyi de bıraktım. Yılbaşı gecelerini tek başıma kiralık küçük dairelerde, nöbetçi kaldığım hastane koridorlarında ve bir defasında kaloriferi bozulan arabamda, kimseyi rahatsız etmemek için yol kenarında geçirdim.
- Beni hiç unutmayan tek bir kişi vardı: Fatma Babaannem. Her yılbaşı sabahı arar, “Sana en sevdiğin tatlıdan ayırdım yavrum,” derdi. Ekim ayında Fatma Babaannem vefat ettiğinde, ailem numaramı aniden hatırlayıverdi. Beni teselli etmek ya da acımı paylaşmak için değil; babaannemin Ayvalık Cunda’daki sahil evinin ne olacağını sormak için. Babaannemin sahil evi; ahşap veranda kaplamaları, lacivert panjurları ve doğrudan denize açılan bahçesiyle Cunda kıyısının en huzurlu köşesiydi. Akrabalarım her yaz orayı bedava bir tatil köyü gibi kullanır; yataklarda kumlar, halılarda leker bırakır ve bütün market masraflarını babaanneme ödetirlerdi. Oysa evin sökülen veranda tırabzanını tamir eden, babaannemi hastaneye götüren, yorgunluktan konuşamadığı anlarda başucunda bekleyen sadece bendim. Vasiyetname okunurken Perihan Yengem siyah dantelli elbisesiyle gözyaşı döküp, “Fatma annemiz bu evin hepimize kalmasını isterdi,” dedi. Avukat gözlüğünü düzeltti: “Fatma Hanım, mülkü tamamen ve tek mirasçı olarak torunu Nil’e bıraktı.” Hayatımda ilk kez 23 akrabamın tamamı varlığımdan haberdar olmuş gibiydi. Aralık ayı geldiğinde telefonuma mesajlar yağmaya başladı: “Cunda’daki evde yılbaşı harika olacak”, “Üst kattaki odaları havalandırın”, “Temizlikçiyi erkenden çağır”. Kimse benden izin istemedi. Sadece orada olma hakkını kendilerinde gördüler. 23 Aralık sabahı, henüz güneş doğmadan Cunda’ya vardım. Öğleye doğru, 15 yıldır beni hiçbir yere davet etmeyen akrabalarımı taşıyan dört lüks minibüs bahçe kapısından içeri süzüldü. Valizler, soğutucu çantalar, hediyeler ve çocuklarla dolup taşıyorlardı. Perihan Yengem araçtan ilk inen oldu. Neşeyle, “Nil! Kapıyı aç, dışarısı buz gibi!” dedi. Ben ise ahşap verandada, yanımda Jandarma Komutanı Hasan Bey ve elimde mühürlü bir zarfla bekliyordum. “Hayır,” dedim kararlı bir sesle. “Bu yıl içeri giremiyorsunuz.” Kuzenim Burak, valiz yığınının arkasından güldü: “Saçmalama Nil, dram yaratma. Bu bir aile geleneği!” Minibüslere, kırmızı yılbaşı kazaklarına ve sanki evin sahibi kendileriymiş gibi sahile doğru koşturan çocuklara baktım. “Gelenek,” dedim, “başkasına ait bir şeyi, kendi mülkün sanacak kadar uzun süre gasp etmenin adıdır.”Perihan Yengemın yüzündeki yapmacık gülümseme bir anda donakaldı. “Babaannen mezarında ters dönecek!” diye bağırdı. Yanımda duran Jandarma Komutanı Hasan Bey boğazını temizledi: “Aslında Fatma Hanım, vefat etmeden önce noterde resmi bir beyanname hazırlattı.” Ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Elimdeki mühürlü zarfı açtım ve babaannemin benim için bıraktığı mektubun kopyalarını çıkardım. “Aileme: Eğer bu yazıyı okuyorsanız, Nil sizi içeri almadığı içindir. Bilin ki o benim vasiyetimi çiğnemiyor, aksine son arzumu yerine getiriyor.” Annem Sevim Hanım makyajının altında kireç gibi bembeyaz bir yüzle öne çıktı: “Nil, biz senin anne babanız!” “Beni unuttuğunuz o 15 yılbaşı boyunca da anne babamdınız,” dedim gözlerinin içine bakarak. Babam Vedat Bey başını öne eğdi. Kız kardeşim Leyla kollarını kavuşturdu: “Bu sırf babaannem seni bizden daha çok sevdi diye yaptığın bir intikam!” “Hayır,” dedim sakince. “Bu bir intikam değil. Siz babaannemi değil, onun evini sevdiniz. Ben sadece onun anısını koruyorum.” Jandarma Komutanı, Perihan Yengeme resmi ihbarnameyi uzattı. Cunda’daki sahil evi, özel bir aile vakfına devredilmişti. Yazılı bir davetiye olmadan hiçbir aile üyesinin mülke adım atma hakkı yoktu. İzinsiz giriş yapılması halinde mülke tecavüzden işlem yapılacaktı. Burak alaycı bir şekilde mırıldandı: “Ailenin üzerine jandarma mı çağırdın yani?” “Hayır,” dedi Komutan Hasan Bey. “Jandarmayı Fatma Hanım çağırdı. Nil Hanım, lütfen dosyanın ikinci sayfasını da gösterin.” Elimdeki kâğıtları çevirdim. İkinci sayfa evle ilgili değil, bir hesap defteriydi. Babaannemin akraba ziyaretlerinden sonra kendi cebinden ödediği tamirat masrafları, akrabaların yemek istekleri yüzünden iptal etmek zorunda kaldığı doktor randevuları ve Perihan Yengemin “yardım” bahanesiyle babaannemin banka hesabından çektiği paraların dökümüydü. Her satırın yanında babaannemin kendi el yazısıyla aldığı notlar vardı. Annem fısıltıyla, “Bunları nereden buldun?” dedi. Ona baktım: “Her yaz hatırlayıp, her yılbaşı unuttuğunuz o yalnız kadının çekmecesinden.” Perihan Yenge deftere doğru uzanacak oldu ama Komutan Hasan Bey araya girdi: “O belgeler adli inceleme kapsamındadır, dokunamazsınız.” Tam o sırada babaannemin avukatı Tarık Bey aracıyla kapıya yanaştı. Araçtan inip her bir yetişkine resmi evrakları dağıttı: “Vakıf yönetimi, Fatma Hanım’ın hesaplarından usulsüz çekilen tüm meblağlar için yasal takip başlatmıştır. Aile üyelerinin mülkü kullanımı süresiz olarak yasaklanmıştır.” Burak küfretti, Perihan Yenge gözyaşlarına boğuldu, annem ise sürekli “Yılbaşı ruhu bu değil,” diye mırıldanıyordu. “Haklısın,” dedim. “Yılbaşı ruhu hiçbir zaman başkasının emeğini sömürmek değildi.” Babam en sonunda gözlerimin içine baktı: “Nil, lütfen… Gidecek hiçbir yerimiz yok.” Bu cümle bir an için içimi sızlattı. Ama sonra 15 yıl boyunca bana teklif dahi edilmeyen o boş sandalyeleri hatırladım. “İlçe merkezinde çok güzel oteller var,” dedim. Güneş batmadan önce hepsi evi terk etti. Ne büyük bir bağırış çağırış oldu ne de büyük bir arbede… Sadece valizlerini minibüslere geri yükleyen 23 insan ve utancın yapamadığını yapan sert Cunda rüzgârı vardı. O gece babaannemin şöminesinden yükselen çıtırtılar eşliğinde, onun mavi tabağına bir dilim tatlı koydum. Ağladım ama yalnız hissettiğim için değil; ev nihayet hak ettiği huzura kavuştuğu için. İlerleyen aylarda açılan davalarla tahsil edilen paralar, babaannemin en çok sevdiği çocuk kütüphanesi projesine aktarıldı. Sahil evinin kapılarını ise babaannemi gerçekten seven insanlara açtım: Onu son günlerinde yalnız bırakmayan hemşiresine, komşusuna ve her cuma sohbetine gelen emektar dostlarına. Ertesi yılbaşı ailem tebrik kartları gönderdi. Hiçbirini açmadım. 15 yıl boyunca beni unutmalarını bir “kaza” olarak nitelendirmişlerdi. Babaannem ise her şeyi hatırlamıştı. Kapıma geldiklerinde ise onlara tek bir hediye verdim: Hukuk evraklarına sarılmış yalın bir gerçek.

