- O öğleden sonra hayatımdaki her detay en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. İstanbul’un en seçkin terzisinin elinden çıkmış siyah takım elbisem üzerimdeydi. Ceketimin cebinde ise annemin, avukatlarımın ve ben hariç neredeyse herkesin onayladığı servet değerinde bir pırlanta yüzük duruyordu. Akşam saat yedide, Bodrum’daki aile malikanemizde Pelin ile nişanlandığımı tüm sosyeteye duyuracaktım. Bu bir aşk evliliği değil; iki büyük holdingi birleştirecek tamamen ticari bir anlaşmaydı. Kravatımı düzeltmek için lüks restoranın lavabosuna girdiğimde her şey bir anda değişti. Aynı lacivert kıyafetleri giymiş altı yaşlarında dört küçük erkek çocuğu yan yana mermer lavabolarda duruyordu. Tam havluya uzanırken çocuklardan biri ıslak saçlarını geriye doğru taradı. Diğer üçü de aynı anda tıpatıp aynı hareketi tekrarladı: Parmaklar alından tepeye doğru kaydı, baş hafifçe sallandı ve sol el ensedeki saçlara gitti.
- Nefesim kesildi. Bu hareket, benim baskı altında kaldığımda istemsizce yaptığım özgün bir davranıştı. Rahmetli babam her zaman, “Bir Faruk erkeğinin gergin olduğunu bu hareketten anlarsın” derdi. Çocuklardan biri aynadan beni fark edip başını yana eğdi. “Amca, neden bizi taklit ediyorsun?” diye sordu. Aynaya baktığımda beşimizin de çelik mavisi gözleri, keskin çene hatları ve sol yanağımızdaki o küçük gamzesi tıpatıp aynıydı. “Ben sizi taklit etmiyorum,” diyebildim zorlukla. “Siz kimsiz?” Gülümseyerek elini uzattı: “Ben Kerem. Bunlar da kardeşlerim Kaan, Kerim ve Kemal. Biz dördüzüz.” Annelerinin restoranın yemek salonunda çalıştığını ama bu gece kalacak güvenli bir yerleri olmadığı için müdürle tartıştığını öğrendim. Mutfak kapısına koştuğumda onu gördüm. Garson önlüğüyle duran kadın, altı yıl önce hayatımdan bir anda kaybolan ve her gece rüyalarıma giren tek aşık olduğum kadındı: Kumsal. Annem, Kumsal’ın altı yıl önce beni hiçbir şey söylemeden terk ettiğini iddia etmişti. Kumsal beni görünce büyük bir panikle çocukları toplayıp dışarı çıktı. Dışarıda dondurucu bir rüzgar vardı. İki eski eldiven ve zayıf montlarıyla çocuklar soğuktan titriyordu. Hemen cebimdeki rezidans dairemin elektronik kartını Kumsal’ın eline sıkıştırdım. “Hiçbir şey sorma, sadece çocukları sıcak bir yere götür,” dedim. Çocuklar arabaya binerken Kumsal bana nefret dolu bir bakış fırlattı: “Altı yıl sonra birdenbire ortaya çıkıp onların babası olduğuna karar veremezsin!” dedi. Saat tam dördü çeyrek geçe asistanımı aradım: “Bu akşamki nişan törenini derhal iptal et,” dedim. Annem yüzlerce davetliyi ağırlamak üzereydi ama hiçbir şey umurumda değildi. Daireme doğru yola çıktım. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde dördüzlerin içeride koşuşturduğunu, evimin soğuk duvarlarının bir anda çocuk sesleriyle dolduğunu gördüm. Onlara sıcak yemekler getirmştim. Çocuklar yemeğe daldığında, Kumsal ile tezgahın iki yanında yalnız kaldık. Onların yüzündeki hatlar, hareketleri, bakışları… Artık gerçeği duymam gerekiyordu. Kumsal’ın gözlerinin içine bakarak hayatımın en zor sorusunu sordum: “Kumsal, doğruyu söyle… Bu dört çocuk biyolojik olarak benim evlatlarım mı?”Kumsal’ın gözleri doldu. Derin bir nefes aldı ve tek bir kelime fısıldadı: “Evet.” Dünyam o an durdu. Altı koca yıl… Ve benim varlığından bile haberdar olunmadığım altı yaşında dört öz oğlum vardı: Kerem, Kaan, Kerim ve Kemal. “Neden bana hiç haber vermedin? Neden onları benden sakladın?” diye sordum. Kumsal’ın gözlerindeki hüzün yerini öfkeye bıraktı: “Bunu bana sen mi soruyorsun Karan? Beni Londra’ya gitmeden önce tamamen hayatından çıkaran sendin!” Büyük bir şok yaşadım. Ben Londra’daki bir haftalık iş gezisine gittiğimde Kumsal hamile olduğunu anlamış ve bana ulaşmaya çalışmıştı. Ama ben hiçbir mesaj almamıştım. Gerçeklerin peşine düşmek için daireden ayrıldım ve dışarı çıktım. Çok geçmeden annem Bediha Hanım, lüks aracıyla önümü kesti. Yüzlerce davetlinin önünde nişanı iptal ettiğim için gazap doluydu. “Seni yetiştirme tarzıma tamamen aykırı davranıyorsun Karan!” diye bağırdı. “Kumsal’ı gördüm,” dedim soğuk bir sesle. “Yanında altı yaşında dört erkek çocuğu vardı. Tıpkı bana benziyorlar.” Annemin yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi oluşmadı. Sadece duruşu sertleşti. İşte o an gerçeği kavradım. “Sen zaten biliyordun…” dedim dehşetle. Annem geri adım atmadı. “Evet, altı yıl önce hamile olduğunu biliyordum,” dedi sakince. “Benim malikaneme gelip seni sordu.” “Peki ona ne dedin?” diye gürledim. “Seni korumam gerekiyordu!” diye savundu kendini annem. “Geleceğini, ailemizin şirketlerini mahvetmesine izin veremezdim. Ona senin Londra’ya kalıcı olarak yerleştiğini, onu asla istemediğini ve hayatından çıkardığını söyledim. Bir miktar para teklif ettim ama gurur yapıp kabul etmedi ve gitti.” Yıllardır bir yalanın içinde yaşadığımı anladığım an oydu. Annem, öz çocuklarımın varlığını benden gizlemiş, sevdiğim kadını yalanlarla benden uzaklaştırmış ve beni sırf şirket ortaklığı uğruna Pelin ile evlenmeye zorlamıştı. “Beni hiç tanımamışsın anne,” dedim gözlerimden süzülen öfkeyle. “Bugün itibarıyla holdingdeki tüm görevlerimden istifa ediyorum. Pelin ile olan o sahte nişan da bitti.” Annemin çığlıklarını arkamda bırakarak rezidansıma geri döndüm. İçeri girdiğimde dördüzler koltukta birbirine sarılmış uyuyordu. Kumsal ise başlarında bekliyordu. Yanına gittim, elini tuttum ve “Artık hiçbir yalan bizi ayıramayacak. Bize çalınan altı yılımızı geri vereceğim,” dedim. O gece şirketlerin, servetin ve sahte unvanların hiçbir önemi kalmamıştı. Aynadaki dört küçük yüz, bana hayatın gerçek anlamını öğretmişti.

