DOLAR
Alış: 49.26
Satış: 49.46
EURO
Alış: 55.16
Satış: 55.38
GBP
Alış: 65.24
Satış: 65.72
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
14.10.2026
Yedi Yaşındaki Torunum, Dedesiyle Bir Daha Yalnız Kalmak İstemediğini Söyledi.
- “Hale, o adam Ayaz için gelmedi. Buraya gelmeden önce sana anlatmam gereken bir şey var.” Tam o anda dış kapının zili çaldı. Şükrü merdivenlere yöneldiğinde kolundan tuttum. Elli yıla yakın evliliğimizde ilk kez ondan değil, onun sakladıklarından korkuyordum. “Kapıyı ben açacağım,” dedim. Karşımda okul fotoğrafındaki adam duruyordu. Kırk yaşlarına yaklaşmıştı. Elinde yıpranmış bir dosya, yüzünde uzun zamandır uykusuz kalmış insanların taşıdığı o solgun ifade vardı. Bana bakarken gözleri doldu. “Ben Hale’yle görüşmek istiyorum.” “Benim,” diyebildim. Şükrü arkamdan seslendi. “Buraya gelmemen gerektiğini söylemiştim!” Adam başını çevirmedi bile. “Bana kırk yıl boyunca söylenenleri dinledim. Bir kez de gerçeği dinlemek istiyorum.” Bacaklarımdan güç çekildi. Kapıyı ardına kadar açtım. Adam içeri adım attığında bakışları koridor duvarındaki aile fotoğrafına kaydı. Kızım, Ayaz, Şükrü ve ben gülümsüyorduk. Fotoğraf geçen bayram çekilmişti. Şükrü herkese sarılmış, dünyanın en güvenilir dedesi gibi gülümsemişti. O gülümsemenin ardında neler sakladığını düşünmek midemi bulandırdı. “O küçük çocuk…” diye mırıldandı. “Fotoğraflarınızda gördüğümden daha çok benziyormuş bana.” “Okuluna neden gittin?” diye sordum sertçe. “Bazen torununuzu oradan aldığınızı öğrendim. Sizinle karşılaşmak istedim. Çocuğa yaklaşmadım. Orada beklemem yanlıştı, özür dilerim.” Bu cevabı içime sindiremedim ama en azından Ayaz’a zarar vermek istemediğini anladım. Onu salona aldım. Şükrü kapının yanında kalmış, kaçacak yer arar gibi çevresine bakıyordu. Adam dosyasından sararmış bir kâğıt çıkardı. “Beni büyüten kadın geçen kış öldü. Ölmeden önce bunu verdi. Doğduğum hastanenin adını, bir tarihi ve sizin adınızı yazmış.” Kâğıdı elime aldım. Tarih, yıllardır zihnimden silemediğim gündü. Hastane odasının floresan ışığı gözümün önüne geldi. Uyandığımda bebek ağlaması duyduğumu söylemiş, hemşirenin bunun başka bir odadan geldiğine inanmıştım. Sonraki yıllarda her bebek sesi işittiğimde o anı hatırlardım. Şimdi hatıram bile sorguya çekilmiş gibiydi. “Bana oğlumun öldüğünü söylediler,” dedim. “Bu ne demek oluyor?” Şükrü sandalyeye çöktü. “Oğlumuz ölmedi, Hale.”
- Sözleri duyduğum anda odamızın, duvarların, geçmişin yer değiştirdiğini sandım. Parmaklarım uyuştu. Karşımdaki adam gözlerini indirdi. Onun yüzüne yeniden bakmak, yıllardır bir mezarı bile olmayan bebeğimin yüzüne bakmak gibiydi. “Sen benim oğlum musun?” “Bunu ben de kesin bilmek istiyorum,” dedi. “Ama elimdeki belgeler öyle söylüyor.” Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonra adam cebinden küçücük, kenarları aşınmış bir bebek bilekliği çıkardı. Üzerinde benim soyadımın ilk harfleri ve doğum tarihi vardı. Onu avucuma bıraktığında oturmak zorunda kaldım. Yıllarca kendi hafızamdan bile şüphe etmiş, kaybım hakkında soru sormayı ayıp saymıştım. Şükrü başını ellerinin arasına aldı. Ona bağırmak istiyordum, fakat önce bütün cevapları duymalıydım. “Anlat,” dedim. “Hiçbir şeyi eksiltmeden.” Doğumdan sonra geçirdiğim ağır kanamayı hatırlattı. Günlerce yoğun bakımda kalmıştım. Bebeğimin erken doğduğunu biliyordum ama sesini bile duyamamıştım. Şükrü o günlerde küçük atölyesini ayakta tutmak için borçlanmış. Üstelik kefil olduğu bir akrabasının borcu da üzerine kalmış. “Doktor yaşama şansı olduğunu söyledi,” diye konuştu. “Ama uzun süre hastanede kalacaktı. Ben çaresizdim.” “Çaresizlik başka, bir anneyi evladından koparmak başka!” Şükrü ağlamaya başladı. O ağladıkça öfkem büyüdü. “Hastanedeki bir görevli, çocuk sahibi olamayan bir aileden söz etti. Her şeyin ayarlanabileceğini söyledi. Karşılığında para verdiler. Borcu kapattım. Sana da bebeğimizin yaşamadığını söyledim.” Odanın içindeki sessizlik kulaklarımı uğuldattı. Bana yas tutturduğu günlerde aldığı parayla hayatımıza devam etmişti. “Beni ağlarken nasıl seyrettin?” diye sordum. “Her doğum gününde mutfağın ışığını yakıp sabaha kadar oturduğumu biliyordun. Mezarı olmayan bir çocuk için dua ettiğimi biliyordun.” “Bir gün söyleyecektim.” “Bir gün dediğin, kırk yılmış Şükrü. Hem o güne karar verme hakkını kim verdi sana?” Adam yerinden kalkıp pencereye yürüdü. Kendisini iki yetişkinin eski kavgasının ortasında bulmuştu; oysa kavganın asıl bedelini ödeyen kendisiydi. Kızımız doğduğunda neden her seferinde geçmişi konuşmayı reddettiğini şimdi anlıyordum. “Peki fotoğraf?” diye sordum. “Üç yaşındayken yanında neden duruyordun?” “Dayanamadım. Onu büyüten ailenin taşındığı yeri buldum. Uzaktan gördüm. Bir keresinde babası olduğumu söylemeden fotoğraf çektirdim.” Adam irkildi. “Demek o gün parktaki yabancı sendin.” Şükrü gözlerini kaldıramadı. “Beni hatırlıyor musun?” “Birini hatırlıyorum. Bana tahta bir kuş vermişti. Ama kim olduğunu bilmiyordum.” Şükrü hıçkırınca ilk kez acımadım ona. Çünkü onun pişmanlığı, benden çalınan kırk yılı geri getirmiyordu. Adam dosyasından ikinci kâğıdı çıkardı. Resmî kayıtlarda doğumla ilgili çelişkiler vardı: hastane sevk formu düzenlenmişti, fakat ölüm kaydı bulunamıyordu. Kendisine verilen evlat edinme belgeleri de başka tarihler taşıyordu. “İl sağlık müdürlüğüne başvurdum,” dedi. “Şükrü’ye gelen çağrı o soruşturmayla ilgili. Gerçek kimliğimi bulmadan artık yaşayamıyordum.” Birden bodrumdaki yeni ahşap kaplamayı hatırladım. Şükrü’ye dönüp sordum. “Duvarın arkasında ne var?” Yüzü bembeyaz oldu. “Eski hesaplar.” “Artık hiçbir sözüne inanmıyorum.” Üçümüz bodruma indik. Şükrü elini uzatıp kaplamayı sökmek istedi, fakat onu durdurdum. Çekmeceden tornavidayı kendim aldım. İlk tahtanın arkasından tozlu bir teneke kutu çıktı. İçinde para makbuzları, adresler ve bana gönderilmiş üç mektup vardı. Zarflardan birini açtım. Yıllar önce oğlumuzu büyüten kadın yazmıştı. Çocuğun sağlıklı olduğunu, bizimle ilgili sorular sormaya başladığını, en azından annesinin hayatta olup olmadığını bilmek istediğini söylüyordu. İkinci mektup birkaç yıl sonrasına aitti. Üçüncüsünde tek bir soru vardı: “Annesine neden hâlâ haber vermiyorsunuz?” “Beni bir kez değil, her mektubu sakladığında yeniden evladımsız bıraktın.” Adam mektuplardan birini masanın üzerinden aldı. Yazıyı görünce dudaklarını ısırdı. “Beni büyüten annem, beni dünyaya getiren kadının öldüğünü sanıyordu,” dedi. “Sonra hayatta olduğunu öğrenmiş. Bana söylemek istemiş ama önce Şükrü sizinle konuşsun diye beklemiş. Onun da kandırıldığını şimdi anlıyorum.” “Onu suçlama,” dedim. “Seni büyüten insanın sevgisini bu adamın yaptıklarıyla karıştırmayalım.” Adam başını salladı. Bana ilk kez öfkeyle değil, ihtiyatlı bir yakınlıkla baktı. Şükrü dizlerinin üzerine çöktü. “Seni kaybetmekten korktum.” “Beni çoktan kaybetmişsin,” dedim. O gece evden ayrılmasını istedim. Direnmedi. Kapıda ayakkabılarını giyerken, Ayaz’ın dedesinden neden korktuğunu nihayet anlamıştım. Çocuk onu suçüstü yakalamamıştı yalnızca; dedesinin yüzündeki yabancı ifadeyi görmüş, sırrın ağırlığını küçücük kalbiyle sezmişti. Kızımı arayıp her şeyi anlattım. Önce inanmadı, sonra ağladı. Ayaz’ın yanında konuşmamamızı rica ettim. Torunumun o gece bir kez daha ağladığını söyledi. “Dedem bana kızdı diye kötü çocuk mu oldum?” diye sormuş. Telefonda sesim titredi. “Ona, hiçbir yanlış yapmadığını söyle,” dedim. “Bir yetişkinin sakladığı sır çocuğun sorumluluğu değildir. Yarın da bizzat söyleyeceğim.” Oğlum olduğunu söyleyen adamı da o gece göndermedim. Mutfakta sabaha kadar konuştuk. Büyüdüğü evi, sevdiği yemekleri, ona sevgiyle bakan insanları anlattı. Hayatı mutsuz geçmemişti. Bu, çektiğim acıyı azaltmadı ama onun çocukluğunun sevgisiz olmadığını bilmek içimi biraz rahatlattı. Ertesi gün birlikte hastaneye ve ilgili kurumlara başvurduk. Adli mercilere de elimizdeki belgeleri teslim ettik. Şükrü ifade vermeyi kabul etti. Laboratuvara gittiğimiz gün oğlumun yanında otururken sözcükler bulmakta zorlandım. Ona otuz dokuz yıllık fotoğraf albümlerimizi göstermek, kaybettiği bayramları bir bir anlatmak istedim. Sonra durdum. Çünkü benimle tanışması, kendi hayatından vazgeçmesi anlamına gelmemeliydi. “Beni büyüten evdeki fotoğrafları da getiririm bir gün,” dedi. “İstersen getir,” dedim. “Ben seni yalnızca kaybettiğim yılların içinden değil, olduğun insan olarak da tanımak istiyorum.” Birkaç hafta sonra yapılan DNA incelemesinin sonucu geldi. Kâğıtta yazan akrabalık oranını defalarca okudum. Karşımda oturan adam, yıllarca öldüğüne ağladığım oğlumdu. Sonucu öğrendiğimiz gün beni kucaklamak için acele etmedi. Ellerini masanın üzerinde birleştirmişti. “Size anne diyebilir miyim, bilmiyorum,” dedi. “Bugün demek zorunda değilsin. Ben seni tanımaya bir ömür geç kaldım. Bundan sonrasını aceleye getirmeyeceğim.” Aylar sonra Ayaz’la onu tanıştırdım. Önce çocuğa her şeyi yaşına uygun sözlerle anlattık. Önce kızımla tanıştı. İkisi karşılıklı otururken hangisinin daha tedirgin olduğunu anlayamadım. Kızım, ona çocukluğundan bahsetti; her bayram sofrada neden bir tabak fazla hazırladığımı şimdi anladığını söyledi. Adam gülümsedi. İkisi kardeş olduklarını hemen hissedemediler, ama yeniden görüşmek üzere sözleştiler. Ayaz dikkatle dinledi, sonra bana dönüp sordu: “Demek senin bir oğlun daha varmış?” “Varmış canım. Ben de yeni öğrendim.” Ayaz elindeki tahta kuşu masaya bıraktı. Bunu okulda kendi yapmıştı. “Bunu sana verebilir miyim?” diye sordu adama. Adam kuşu alırken gözleri doldu. Şükrü’nün yıllar önce bir parkta verdiği hediyeyi hatırlayıp hatırlamadığını soramadım. O an geçmişin garip bir şekilde kapımıza geri döndüğünü hissettim. Şükrü artık başka bir evde yaşıyor. Belgelerle ilgili süreç sürüyor. Yaptığını itiraf etmesi gerçeği değiştirmiyor. Ayaz onunla yalnız kalmıyor; görüşmek istediğinde annesi ya da ben yanında oluyoruz. Torunumun korkusunu küçümsememek, bu hikâyede doğru yaptığım ilk şeydi. Geçen pazar oğlumla bahçeye çiçek diktik. Ellerimiz aynı toprakla kirlendi. Bir ara cebinden iki küçük patik çıkardı. Biri yıllardır onu büyüten kadında saklıymış. Diğeri bodrumdaki dolaptan aldığım patikti. İkisini yan yana koyduk. Eğri ilmekler birbirini tamamlıyordu. “Biliyor musun,” dedi, “ben hep neden bir patiğimin tek kaldığını merak ederdim.” Elini tuttum. “Ben de diğerinin neden kaybolduğunu.” O gün bir anneyle oğul bütün kayıp yıllarını geri alamadı. Ama ilk kez birbirlerine gerçeği söyleyebilecekleri bir gelecek buldular. Bazı kapılar açıldığında bir aile dağılır; bazılarıysa ancak o kapılar açılınca yeniden kurulabilir.


