Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

82 yaşındaki bir baba, oğlunun kendisini “doktor randevusuna” götürdüğüne inanmıştı » T.C. Haber T.C. Haber
Ana Sayfa 16.06.2026

82 yaşındaki bir baba, oğlunun kendisini “doktor randevusuna” götürdüğüne inanmıştı

2 / 2

—Amca, burada ne yapıyorsun böyle?

—Oğlumu bekliyorum — dedim — beni doktora getirdi.

Birbirlerine sessizce baktılar. Murat bana su uzattı. İlyas ceplerimi kontrol etti ve kimlik kartımı, ayrıca Emre’nin numarasının yazılı olduğu bir kâğıdı buldu. O kâğıdı Ayşe yazmıştı. “Yolunu şaşırırsan diye,” derdi.

İlyas numarayı aradı.

—Siz Emre Yılmaz mısınız? Babanızı çöplükte bulduk. Bizi size yönlendirdi.

Telefonun öbür ucundan oğlumun sesi geldi; kırık, öfkeli:

—Onu oraya ölmesi için bırakmadım. Ben artık bakamıyorum. Baş edemiyorum.

—Gel babanızı alın — dedi Murat telefonu elinden alarak — bu hayvana yapılmaz.

—O zaman polisi arayın — diye bağırdı Emre — Benim elim temiz.

Ve telefonu kapattı.

Bu sözler her şeyi değiştirdi.

Murat belediye polisini aradı. İlyas bana kuru fasulye ve ekmek vermeye çalıştı ama ellerim çok titriyordu; lokmaları ağzıma o koydu, sanki kendi dedesiymişim gibi.

Bir süre sonra polis geldi, ardından ambulans. Bana sorular sordular: tarih, yıl, başkan, nerede olduğum… Hiçbirini bilemedim.

Sadece bir cümleyi net söyledim:

—Bir çöplükteyim.

Herkes sustu.

Hastanede beni yıkadılar, serum taktılar, temiz bir hastane kıyafeti giydirdiler. Her şeyin bittiğini sandım.

Ama ertesi gün gazeteciler geldi. Önce biri, sonra üç, sonra kameralar… İlyas ve Murat’la çöplüğün önünde röportaj yaptılar.

O gece haberlerde fotoğrafım çıktı ve başlık tüm Türkiye’yi ayağa kaldırdı:

“Alzheimer hastası baba çöplüğe bırakıldı”

Ve gazeteciler Emre’yi evinin önünde bulduğunda, o hatayı yaptı… onu tamamen bitiren o cümleyi söyledi:

—Evet, onu oraya bıraktım — dedi kameralar karşısında ağlayarak — ama bunu evliliğimi kurtarmak için yaptım.

BÖLÜM 3

Türkiye’de insanlar çok şeye dayanır ama anne babasını aşağılayanları kolay affetmez. Haber kuru odun gibi bir anda alev aldı. Önce Safranbolu’da, sonra Karabük’te, ardından tüm ülkede yayıldı. Sosyal medyada üzerime toz bulaşmış mavi gömlekli fotoğraflarım dolaştı. Gençler TikTok’ta büyüklerini sarılıp “Biz Emre gibi değiliz” diyordu. Radyoda bir spiker canlı yayında ağladı.

—Mehmet Yılmaz’ı çöpe atan yoksulluk değildi — dedi — korkaktı.

Mahalle bakkalı İlyas’ın eşi Zeynep Hanım, tezgâhın üzerine boş bir reçel kavanozu koyup el yazısıyla bir not astı: “Mehmet amca bir daha kendini çöp gibi hissetmesin.” İnsanlar para bırakmaya başladı. Önce bozukluklar, sonra kâğıt paralar, sonra zarflar…

Murat, televizyonda konuşurken şunu dedi:
—Biz çöple geçiniyoruz ama kimsenin babasını çöpe attığını görmedik.

Bu söz her şeyi büyüttü. Emre’yi aramaya başladılar. Gazeteciler kapısında bekledi. Komşular camlardan bağırdı. Çalıştığı marangoz atölyesinde patronu onu odaya çağırdı:

—Emre, benim de babam var. Eşyalarını topla. Burada böyle bir şeyi kabul edemem.

Elif sosyal medyada kendini savunmaya çalıştı:
“Ben ondan babasını bırakmasını istemedim. Sadece yardım bulmasını istedim.”

Ama kimse inanmadı. O sabah söylediği “ya bugün bir şey yap ya da giderim” sözü mahallede farklı anlatılmaya başladı. Elif’e de yüklenildi. İş arkadaşları onunla konuşmayı kesti. Sokakta ona “çöplük gelini” dediler.

Ben ise çoğunu anlamıyordum. Hastane odasında uyanıyor, Ayşe’yi soruyordum. Hemşire Meryem omzumu okşuyordu.

—Dinlenin Mehmet amca. Burada kimse sizi bırakmaz.

Sosyal hizmet görevlisi elinde dosyayla geldi. Bana güvenli bir yer bulacaklarını söyledi. Ben Emre’yi sordum. Gözlerini kaçırdı:

—Oğlunuz savcılıkla meşgul.

Ne demek olduğunu anlamadım ama içimde bir şey biraz daha söndü.

Savcılık, “korunması gereken kişiyi terk” suçundan soruşturma başlattı. Murat ve İlyas’ın ifadeleri, Emre’nin telefonu kapatırken söylediği sözler, Alzheimer raporum… Dosya büyüdü. Bir basın toplantısında bir yetkili “cezasız kalmayacak” dedi. Herkes beni bir sembol yaptı. Oysa ben sadece Ayşe’nin yüzünü hatırlamaya çalışan bir yaşlıydım.

Üç hafta sonra bağışlarla Karabük’te “Güven Evi” adında bir huzurevine yerleştirildim. Büyük değildi ama temizdi. İçerisi çorba kokuyordu, avlusunda ortancalar vardı. Bakıcılar sabırlıydı. Aynı soruyu on kez sorsam kızmıyorlardı. Üzerime döktüğüm çayı yüzüme vurmuyorlardı.

Müdür Meryem Hanım gülümseyerek dedi ki:
—Burada bir köşeniz olacak Mehmet amca. Unutursanız, biz size hatırlatırız.

Odamda pencerede bir yatak vardı. Duvara Ayşe ile çekilmiş bir fotoğraf asıldı. Bazen bakıp diyordum:
—Ne güzel bir hanım.

—Eşiniz — diyordu Meryem.

—Nerede o?

—Sizi yukarıdan izliyor.

Günlerim sakinleşti. Türk sanat müziği çalıyor, bahçeye çıkarılıyor, pazar günleri tatlı veriliyordu. Bana “Deli Mehmet” diyenler bile vardı; çünkü hikâyelerimi bazen karıştırıyordum. Ama artık daha çok gülüyordum.

Fakat benim huzurum, oğlumun hayatına cehennem oldu.

Mahkeme salonu doluydu. Gazeteciler, komşular, meraklılar… Emre zayıflamış, sakallı gelmişti. Elif gelmedi; çoktan boşanma kâğıtlarını bırakmıştı.

Hakim dosyayı okudu. Savcı anlattı: nasıl beni kandırdığı, nasıl köy yolundan çöplüğe götürdüğü, nasıl 600 lira bırakıp terk ettiği…

Emre ağladı:
—Babamı 2 yıl baktım. Altını temizledim. Dövdüğü oldu. İşimi kaybettim. Evliliğim bitti. Dayanamadım.

Hakim uzun süre baktı:
—Zorluklarınızı anlıyorum. Ama bu, onu çöplüğe bırakmanızı açıklamaz.

Karar: 1 yıl denetimli serbestlik, yaşlı bakım merkezlerinde çalışma zorunluluğu ve Karabük’teki bakımım için aylık ödeme.

Çıkışta bir gazeteci sordu:
—Babanız sizi affeder mi?

Emre cevap veremedi:
—Sanırım en kötüsü… artık beni hatırlamaması.

Haklıydı.

İlk ay, bir zarfla geldi. Meryem aldı. Onu görmek istedi. Avluda oturuyordum, Meryem beni pencereye götürdü.

Emre cama vurdu:
—Baba…

Bakmadım. Bir kuşa bakıyordum.

—Yanına gelebilir miyim?

—Bugün olmaz.

—Ben oğluyum.

—Bunu o çöplüğe bırakmadan önce düşünecektiniz.

Her ay para getirdi. Ama para affı getirmedi. Çalıştı, yoruldu, dışlandı. Çocuklar onun için bir şarkı bile yaptı:
“Emre geçti yoldan, babasını sattı, vicdanı çöplükte kaldı.”

Elif başka şehre gitti. Ev boş kaldı. Emre geceleri benim eski odamda ağladı.

83 yaş günümde bana pasta getirdiler. Gülümsedim. Emre dışarıdaydı, demir parmaklıkların arkasında.

Meryem dedi ki:
—Gelmesin, gününüzü bozmasın.

—Sadece görmek istedi.

—Artık onu hatırlamıyorsunuz.

Bu söz Emre’nin içini yaktı.

Bir gün demir parmaklıklara tutundu:
—Baba, beni tanıyor musun?

Ben gülümsedim:
—İyi günler evladım. Birini mi arıyorsunuz?

Ve yürüdüm.

O an ona verilen ceza ne mahkeme kararıydı ne toplumdu. En ağır ceza buydu: hatırlanmamak.

Ve eğer bu hikâye acıtıyorsa, doğru yere acıtıyordur: yaşlı ebeveynlerini yük sanan evlatlara ve hayatını verip sonunda “çöp” muamelesi görmek istemeyen tüm insanlara.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

2 / 2
Tema Tasarım |